Category: Masal ve İçerik

SÜMÜKLÜ BÖCEK POPU
SÜMÜKLÜ BÖCEK POPU

 

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal pireler berber iken, ben dayımın beşiğinde tıngır mıngır sallanır iken, çok uzak diyarlarda bir yerlerde Zeynep adında yaşlı bir yaşarmış. Bu Zeynep nineyi insanla pek sevmez imiş. Zeynep nine aslında iyi kalpli biri imiş fakat bir huyu varmış. Bu huyu da çevresindeki insanları rahatsız ediyormuş. Bizim bu Zeynep nine çok cimriymiş. Evine aldığı eşyaları ya da erzakları, çöp olmadıkları halinde hiç değiştirmez, ya da atmazmış. Hatta bir şey satın alacağı zaman kırk defa düşünür, gerçekten çok lazımsa alır, kendi bahçesinde yetiştirebileceği şeyleri ise asla pazardan ya da manavdan almazmış. Parasını bozduracak, parası eksilecek diye ödü patlarmış. E hal durum böyle olunca komşuları da Zeynep nineyle pek anlaşamazlarmış. Ama Zeynep ninenin kimseye bir zararı ya da kötülüğü olmazmış.

Günün birinde gökyüzü günlük güneşlik iken, birden kara kara bulutlar kaplamış her tarafı. Zeynep nine de bahçesinde soğan ekiyormuş. Kara kara bulutları gören Zeynep nine hemen soğan ekmeyi bitirmiş, evine girmiş. Bu sırada henüz farkında olmadığı küçük bir misafiri daha varmış. Bu küçük misafirin adı Popu imiş. Popu bir sümüklü böcekmiş. Popu Zeynep ninenin bahçesinde gizlice yaşarmış. Zeynep nine daha önce Popu’yu fark etmemiş. Yağmurun yağacağını anlayan popu hemen Zeynep ninenin evine girmiş ve bir tahta çanağın içine saklanmış.

Olan bitenden habersiz bir şekilde yemek hazırlıyormuş Zeynep nine. Yemeğini hazırlamış, sıra tabağa koymaya gelmiş. Masanın üzerinde duran tahta çanağı almak için uzanmış, bir ne görsün tabağın içinde ufacık bir böcek duruyormuş! Zeynep nine böceğin sümüklü böcek olduğunu anlamamış.

‘’ Zavallı yavrucak, ah zavallı yavrucak, vah zavallı yavrucak. Yağmurdan üşütmüş burunları akıyor ‘’ diye düşünmüş. Zeynep nine hemen Popu’yu tahta çanağının içinden almış. Tahta çanağı yıkamış. Popu’yu da sobasının yanına koymuş ısınsın diye. Sonra gidip hemen bahçesinden ot koparmış ve Popu’ya vermiş. Popu da afiyetle yemiş.

Günler geçmiş Zeynep nine hala Popu’yu yanından ayırmıyormuş. E bilirsiniz Zeynep ninenin huyunu. Asla bir şey atmazmış. Ama günler geçiyor, Popu dışarı çıkmak istiyor, arkadaşlarını özlüyormuş. Evde durmaktan bir hayli sıkılıyormuş. Zeynep nine Popu’nun sıkıldığını fark etmiş ve ne yapsam da bu yavruyu mutlu etsem diye düşünürken aklına bir fikir gelmiş ve doğruca ormana koşmuş. Ormandan bir sümüklü böcek bulmuş ve Popu’nun yanına getirmiş.  Popu yeni arkadaşıyla oynamaya başlamış. Ama günler geçmiş yine sıkılmaya başlamış. Bunu fark eden Zeynep nine yine ormana gitmiş yine böcek bulmuş getirmiş. Zeynep nine gele gide gele gide, böcek toplaya toplaya evindeki sümüklü böceklerin sayısı 20 tane olmuş. Zeynep nine en sonunda bu böcekleri dışarı çıkarmaya başlamış. Dışarıya çıktıkça bir de bakmış ki sümüklü böcekler kendi aralarında yarış yapmaya başlamışlar. Bunu gören Zeynep nine hemen komşularına haber vermiş. Zeynep nine her gün sümüklü böceklerini dışarı çıkarıyor, tüm köylü de gelip bu sümüklü böceklerin yarışlarını izliyormuş. Zamanla başka köylerden insanlarda gelmeye başlamış bu yarışı izlemeye. Sümüklü böcek Popu artık çok eğleniyor, hiç canı sıkılmıyormuş. Mutluluğu her halinden belli oluyormuş. Ayrıca çoğu yarışı da Popu kazanıyormuş. Popu artık sahibine iyice alışmaya başlamış. Zeynep nine de Popu ve arkadaşlarını hiç yanından ayırmamış. Köylülerin de Zeynep nineyi sevmeye başladıklarını gören Popu çok mutlu olmuş.

SİHİRLİ ŞAPKA
SİHİRLİ ŞAPKA

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellallığı pireler berber iken, ben anamın beşiği de tandır mıngır sallanır iken, buradan çok uzaklarda bir yerde kimsenin bilmediği bir şapka varmış. Bu şapka zamanla bir cadının şapkasıymış. Cadı bu şapkayı kullanarak görünmez olur, Görmek istediği yerlere gizlice girermiş. Ama bu şapkayı bir kere takan artık ölünceye kadar o şapkanın sahibi haline gelirmiş. Bir gün şapkanın sahibi cadı ölmüş. Şapka da sahipsiz bir şekilde cadının evinde duruyormuş. Günlerden bir gün o kadar çok yağmur yağmış, o kadar çok rüzgar çıkmış ki, cadının evinin pencereleri açılıvermiş. Evin içine rüzgar dolmuş. Ama bir rüzgar öyle sert esmiş ki, şapka olduğu masanın üstünden uçuvermiş, pencereden aşağıya düşüvermiş. Dışarıdaki yoldaki rüzgar da şapkayı almış ve sürüklemiş. Şapka birden kendini bir ormanda buluvermiş. Ormanın hemen yanında da bir köy varmış. Bu köyde son zamanlarda çok fazla hırsızlık olmaya başlamış. Köylünün yediği içtiği ne varsa çalıyormuş hırsızlar. Köylüler perişan haldelermiş.

Şapka aylar geçmiş, hala ormanda yeni sahibini bekliyormuş.

Bizim köyde de yaşayan bir genç çocuk varmış. Bu genç çocuk hangi işe girse ikinci gün onu kovarlarmış. Zavallı annesi oğluna çok üzülürmüş. Bu oğlanın da elinden hiç bir iş gelmezmiş. Tek bildiği ve en iyi yaptığı şey gezmekmiş. Koca gün gezse hiç sıkılmazmış. Annesi de bir işe girmediği için hem üzülür hem de oğluna kızarmış. İşte bu oğlanın adı Zeki imiş. İsmi her ne kadar Zeki olsa da kendisinin zeki olduğu söylenemezmiş.

Günlerden bir gün Zeki yine işten kovulmuş ve ormana doğru gezintiye çıkmış. Önüne gelen her şeyi bakmadan tekmeliyormuş. Bir şapka görmüş. Yine tekmelemiş. Ama o da ne ? Şapka yerinden oynamamış. Şaşırmış ve şapkaya doğru eğilmiş. Şapka birden konuşmaya başlamış. Zeki korkmuş ve şapkayı elinden fırlatmış. Bunun üzerine şapka ;

-‘’ Korkma benden. Sen benim yeni sahibimsin. Her kim beni eline alırsa o benim sahibim olur. Her kim beni kafasına takarsa görünmez olur. ‘’ Zeki çok şaşırmış. Orada bir ağacın altında oturup şapkayla uzun uzun konuşmuşlar. Zeki köyünde olanları anlatmış, iş bulamadığını anlatmış. Bunun üzerine şapka;

-‘’Seninle bir anlaşma yapalım. Sen beni geceleri tak. Ben seni görünmez yapayım. Sen de geceleri köyünde olan bitenleri izle. Hem belki bu sayede köyündeki hırsızları da yakalayabilirsin. Hem de bir işin olmuş olur.’’

Zeki bu fikre baştan sıcak bakmasa da sonradan kabul etmiş. Ve başlamışlar geceyi beklemeye. Gece olmuş. Zeki şapkayı başına taktığı anda bir de bakmış ki görünmez olmuş. Yani şapka doğru söylüyor, yalan atmıyormuş. Zeki başlamış köyün içinde dolaşmaya. Bir de ne görsün. Hırsızlar köydeki bakkalı soyuyorlarmış. Ne yapsam diye düşünürken yerde bir sopa görmüş. Hemen sopa almış ve hırsızlara vurmaya başlamış. Hırsızlar şaşkına dönmüşler. Bir sopa kendi kendine bunlara vuruyormuş. Zeki hırsızları yakalarından tutmuş ve hemen köyün bekçi polisine götürmüş. Tam götürürken de şapkayı çıkarmış, görünür olmuş. Bekçi elinde hırsızlarla Zeki’yi görünce çok şaşırmış. Nasıl bulduğunu sorduğunda Zeki sadece şapkaya bakarak gülmüş. Bekçi polis nasıl olduğunu anlamasa da kabul etmiş. Ve zekiye iş teklif etmiş. Zeki artık köyde yeni polis bekçisi yardımcısı olmuş. Köylüler artık zekiyi çok seviyorlarmış. Annesi de oğluyla gurur duyuyormuş. Zeki ve şapkası bu sırrı ölene kadar saklamışlar.

SARAYIN KÜÇÜK SIRRI: MİLA
SARAYIN KÜÇÜK SIRRI: MİLA

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellallığı pireler berber iken, ben anamın beşiği de tandır mıngır sallanır iken, buradan çok uzaklarda bir yerlerde bir saray varmış. Saray da ne saray ama! Bin bir ülkeye namı yayılmış, uzak diyarlardan, denizlerin ötesinden bile diğer krallar, kraliçeler, bu sarayı görmeye gelirlermiş. Saray da, sarayın çevresinde yaşayan tüm halk da çok memnunmuş. Sürekli birileri ziyarete geldiğinden dolayı, esnaf da köylüler de iş yapıyorlar, köylüsünün mutlu olduğunu gören kraliçe ve kral da mutlu oluyorlarmış.

Bu sarayın küçük bir sırrı varmış. Bu sır gerçekten küçük olan kral ve kraliçenin altı yaşında sevimli mi sevimli kızlar Mila imiş. Mila’nın özel bir yeteneği varmış. Mila’nın ellerinden sihir akıyormuş. Mila nereye dokunsa orası çiçekleniyor, güzelleşiyor, ya da altın oluyormuş. Mila bahçede oynadıkça, bahçede mis gibi kokan güller, çiçekler açıyormuş.

Gel zaman git zaman, Mila bir sabah bahçeye çıkmamış. Yatağında yatıyormuş. Sarayın hizmetçileri Mila’nın çıkmadığını fark edip hemen kral ve kraliçeye haber vermişler. Kral ve kraliçe hemen Mila’nın odasına koşmuşlar. Bir ne görsünler! Yavrucak, terler içinde orada yatıyormuş. Hemen hekim çağırmışlar. Hekim Mila’yı tedavi etmeye çalışmış lakin başaramamış. Kral hemen hekimi kovmuş yeni hekim çağırmış. O hekim de Mila’ya bir çare bulamamış. Gel zaman git zaman Mila hala yatağından kalkamıyormuş. Bahçeye inemeyen Mila güzel güzel yeni çiçekler de açtıramıyor, hiçbir yeri altın yapamıyor, durum böyle olunca insanlar eskisi gibi saraya gelmiyorlar, köylü halkı kimseye satış yapamıyor, insanlar aç kalıyormuş. Saray günden güne karanlığa bürünmeye başlamış. Kızının bir türlü düzelmediğini, köylülerin perişan halde olduğunu gören kral hemen bir ferman yayınlamış.

-‘’ Kim ola ki, kralın kızını iyileştire, işte o zaman zengin olur, sarayın kapıları onun için sonsuza dek açılır.’’

Kral bu ilanı her yere astırmış. Yalandan dolandan insanlar hekim kılığına girip kızı tedavi edeceklerini söyleyip kralı kandırmaya çalışmışlar. Lakin aylar yıllar geçmiş. Kimse hala bir tedavi bulamamış.

Bir gün ormanda ufak bir çocuk geziniyormuş. Çocuğun babası otlar toplar bunlardan merhem yapar, yaralarına sürer iyileşirmiş. Ormanda gezerken bu ilanı görmüş. İlanı okuyunca daha önce kendisinin de başına aynı şey geldiğini hatırlarmış. Bir koşu babasına ilanı götürmüş. İlanı gören babası kızın uyku hastalığına yakalandığını ve buna tek iyi gelecek şeyin, dağların öbür ucunda yetişen bir kahve ağacının çekirdeği olduğunu söylemiş. Çocuk babasına gidip kızı tedavi etmesi için yalvarmış. Babası çocuğu kırmamış ve birlikte o ağaca gitmişler. Günler sonra sarayın önüne gitmişler. Babası;

-‘’ Size ilaç getirdim. Kızın şifası bendedir. ‘’ demiş. Ama hizmetlilerden kimse inanmamış. Çünkü herkes kralın parasını almak için geliyormuş. Adam eklemiş.

-‘’ Kızın hastalığı uyku hastalığı, devası da şu an elimde duran şişededir. Daha önce kendi oğlum da aynı hastalığa kapıldı. Ona da bundan içirdim uyanıverdi.’’ Diyince bir hizmetli adama inanmış ve içeri almış.

Kral ve kraliçenin yanında, kız ilacı içirmiş. Ve kız ertesi sabah uyanıvermiş. Kral adama ‘’Dile benden ne dilersen. Artık burada benimle eşit sayılırsın. ‘’ demiş. Adam da

-‘’ Hiçbir şey istemem. Kızınız iyi olsun tek dileğim o dur.’’ Demiş.

Ama kral adamı bırakmamış. Sarayın yeni hekimi yapmış. Hekimin oğlu ve kralın kızı büyüdüklerinde birbirlerine aşık olmuşlar ve evlenmişler. Saray da eski ihtişamına geri dönmüş.

 

HERŞEYE KIZAN ADAM
HERŞEYE KIZAN ADAM

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellallığı pireler berber iken, ben anamın beşiği de tandır mıngır sallanır iken, vakti zamanında bir adam varmış. Bu adamı çevresindeki insanlar hiç sevmezmiş. Çünkü adam herkese kızar, hiçbir şeyden memnun olmazmış. Çocuklar top oynasa kızar, komşusu gürültü yapsa kızar, mahalleden korna çalarak bir araba geçse kızar, hatta çöpleri almak için gelen çöp kamyonu neden ses çıkarıyor diye bile kızarmış.

Bu adamın oturduğu sokağın ucunda, caddenin hemen karşısında bir tabela yapan ressam varmış. Bir gün bu ressam, bir merdivenin en üstünde oturmuş, tabela boyuyormuş. Hem şarkı söylüyor, hem de boyasını yapıyormuş. O kadar neşeli iş yapıyormuş ki, tüm esnaf ondan özenip, kendi işlerini şarkı türkü söyleye söyleye yapmaya başlamışlar. Yani anlayacağınız tüm mahalle mutlu mesut yaşıyormuş, bizim adam hariç. İşte tam ressam tabelayı boyarken elinden fırçasını düşürdü. Aşağıya doğru eğildiğinde bir de ne görsün. Aşağıdan ona doğru bizim kızgın adam, sinirli sinirli bakıyordu. Başladı bizimki bağırmaya.

-‘ Yahu ! Ressam bey, ressam bey! Bütün bu kaldırımlar, bu yollar senin malın mı ? Herkesin başına bana yaptığın gibi renkli renkli boyalar ve fırçalar yağdırır mısın böyle ? ‘’

Ressam cevap verdi:

-‘ Çok özür dilerim, kusura bakma. Çalışırken o kadar keyif alıyorum ki, kimseyi gözüm görmüyor.’

Bunun üzerine bizim kızgın Adam iyice sinirlendi.

-‘ Herkesin derdi var. Herkes para kazanmak, ailesini geçindirmek için çırpınırken, sen utanmıyor musun böyle şarkı söylemeye yol ortasında ?’’ diye bağırdı ve gitti.

Adam gittikten sonra ressamı bir hüzün kapladı. İşini yapıyor, tam şarkı söyleyecekken adamın dedikleri aklına geliyor, işine odaklanamıyordu. Bu böyle bir ay boyunca devam etti.

Günlerden bir gün artık ressam işini yapamaz olmuştu. O kızan adamı bulup onunla konuşmak istiyordu. Tesadüf o dur ki elinde ekmek poşetiyle bizim kızgın adam sallana sallana aşağıdan geliyordu. Ressam hemen adamı durdurttu. Adam yine bir şeylere kızmıştı, yüzünden okunuyordu.

Ressam:

-‘ Hayrola, ağabey? Yine niye kızdın? Yoksa bana mı kızdın?’’ diye sordu.

Bizim kızgın adam da cevap verdi.

-‘ Git işine be adam! Zaten derdim başımdan aşkın. Bi de tüm dertlerim yetmezmiş gibi yarım saat ekmek sırası bekledim.’

Adamın kızgınlığını gören ressam:

-‘ Buyur otur ağabey, buyur sana bir çay ısmarlayayım, hem biraz sakinlersin.’’

Adam kızgın da olsa kabul etmiş. Ressam sormuş:

-‘ Seni bu kadar kızdıran şey ne? Bir derdin varsa anlat bana.’’

Adam başlamış anlatmaya. İki ay önce işten çıktığını, hala bir iş bulamadığını, evde yaşlı bir annesi olduğunu, ona bakması, eve para getirmesi gerektiğini, ama hala iş bulmak için uğraştığını anlatmış da anlatmış.

Ressam da uzun zamandır yanına bir yardımcı arıyormuş. Adamın bu derdini duyunca hemen sormuş.

-‘ Ağabey, iznin olursa ve kabul edersen buyur gel benimle çalış. Bana da işten kaçmayacak bir eleman lazımdı. Bence bu iş için en doğru insan sensin.’ Demiş.

Adam tereddüt etmeden kabul etmiş ve ertesi sabah işe başlamış. Bizim ressam yine şarkılar söylemeye devam etmeye başlamış. Birkaç kere ressama kızmış ama birkaç gün sonra bir de bakmışlar ki bizim kızgın abiden eser kalmamış, o da neşeli bir şekilde hem işini yapıyor hem de şarkısını söylüyormuş. Yıllar boyunca ressamla birlikte çalışmışlar ve çok iyi dost olmuşlar.

MİNİK ESER’İN MİNİK İNEĞİ
MİNİK ESER’İN MİNİK İNEĞİ

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal pireler berber iken, ben dayımın beşiğinde tıngır mıngır sallanır iken, çok uzak diyarlarda bir yerlerde minicik bir oğlan çocuğu yaşarmış. Bu oğlan çocuğunun adı ise Eser imiş. Eser, annesi, babası, babaannesi ve dedesi ile hep birlikte ufak bir kasabada yaşıyormuş. Eser’in ailesinin çiftlikleri, tarlaları, atları, inekleri, tavukları ve daha bir çok hayvanları varmış. Eser her gün erkenden kalkar, dedesi ile birlikte atlara yem verir, tavuklara yem verip yumurtalarını toplar, dedesinin inekleri sağmasını izlermiş.

Bir gün çiftlikteki ineklerden birinin birden sesi gelmeye başlamış. Eser hemen oraya doğru koşmuş. Bir de bakmış ki hamile olan inek yere yatmış. Bunu gören Eser hemen koşup babasına ve dedesine haber vermiş. Babası ve dedesi hemen ineğin yanına gitmişler. Bir de bakmışlar ki zavallı inek doğurmak üzereymiş. Hemen veterinere haber vermişler. Veteriner hemen gelmiş. Birkaç saat sonra veteriner ineğin doğurduğunu söylemiş. Eser çok heyecanlanmış hemen gidip bakmak istemiş ama dedesi izin vermemiş. ‘’ Biraz dinlensin yarın görürsün. ‘’ demiş. Eser çok üzülmüş ama tamam demiş.

Akşam olmuş. Annesi Eser’i yemek yemek için eve çağırmış. Eser yemek yemiyormuş. Yeni doğan ineği o kadar çok merak ediyormuş ki, yemek yiyesi bile gelmiyormuş. Bunu gören annesi sormuş.

‘’ Eser oğlum neyin var? Neden yemek yemiyorsun? ‘’

Eser de cevap vermiş. ‘’Yeni doğan ineği görmek istiyorum annecim. Dedem izin vermedi. Ama o kadar çok merak ediyorum ki canım yemek istemiyor.’’

Bunu duyan annesi oğluna üzülmüş. ‘’ Hadi gel birlikte gidelim. Ama şu an gece oldu. Göremeyebilirsin. ‘’

Eser sevinerek annesinin boynuna atlamış. Birlikte ineğin yanına gitmişler. Çok karanlık olduğu için, ışık da yetmediği için, uzaktan azcık görebilmiş. Ama bu merakını bir türlü dindirememiş.

Gece yatağa yattığında tek düşünebildiği bir an önce sabah olması ve minik ineğin yanına gidebilmesiymiş. Böyle düşünürken uyuyuvermiş.

Sabah olduğunda evde ilk önce Eser uyanmış. Heyecanla anne babasının uyanmasını beklemiş. Evde herkes uyandıktan sonra, hep beraber kahvaltı etmişler. Eser heyecandan yerinde duramıyormuş. Yemeğini bitirdiği gibi dedesine koşmuş.

‘’ Dedeciğim! Bugün bana minik ineği göstereceğine söz vermiştin. Haydi kalk gidelim! Lütfen, lütfen !’’

Eser’in heyecanını gören dedesi gülmüş ve tamam demiş. El ele tutuşup minik ineğin yanına gitmişler. İneği tam olarak gören Eser çok mutlu olmuş. İnek o kadar tatlı, sarı bir inekmiş ki. Eser hemen yanına gitmiş.

Küçük inek Eser’in kendisine geldiğini görünce korkmuş. İneğin korktuğunu gören Eser

‘’ Korkma küçük tatlı inek. Ben senin arkadaşınım. ‘’

Dedesi hemen Eser’e seslenmiş.

‘’ Bu tatlı ineğin adını sen koymak ister misin Eser ? ‘’

Eser çok sevinmiş ve hemen bir isim düşünmeye başlamış. En sonunda

‘’ Buldum! Onun adı artık Sarıkız olsun.’’

Eser her gün sabah erkenden kalkıp, Sarıkız’ın yanına gitmiş. Minik Sarıkız da artık iyice büyümeye başlamış. Sarıkız artık Eser’i tanıyormuş ve Eser’den hiç korkmuyormuş. Eser sabahları Sarıkız’ı bahçede dolaşmak için salıyor, onunla birlikte duruyor ve dolaşıyorlarmış. Eser’in en sevdiği hayvan dostu artık Sarıkız imiş. Eser Sarıkız’ın kendinden artık korkmadığını görmüş ve anlamış ki eğer hayvanlara sevgi ile yaklaşırsa hayvanlar da ondan korkmaz onu severlermiş. Eser ve Sarıkız çok iyi anlaşarak hep birlikte büyümüşler.

ET BENLİ ALİ’NİN MACERASI
ET BENLİ ALİ’NİN MACERASI

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, Develer tellal pireler berber iken, ben anamın beşiğinde tıngır mıngır sallanır iken, uzaklarda bir yerlerde bir köy varmış. Bu köyde Ali adında bir çocuk yaşarmış. Ali genç bir çocukmuş. Ali’nin köyü çok güzelmiş. Annesi babası da çok zenginmiş. Herkes Ali’yi çok severmiş.

Yine de Ali’nin yüzü hiç gülmüyormuş. Hu genç delikanlı hep mahzun mahzun dolaşır dururmuş. Aslında her şeyi yerli yerindeymiş. Uzun mu uzun boy, güzel mi güzel gözler, kuvvetli mi kuvvetli kollar, zengin mi zengin bahçeler, akıllı mı akıllı bir kafa. Hepsi Ali’de mevcutmuş. Ama bu genç delikanlının kafasına taktığı bir şey varmış. O şey de burnunun üstünde duran kocaman et beniymiş. Ali bu et benini hiç mi hiç sevmezmiş. Sadece ben olsa gene iyi. Bu benin üstünde kocaman kocaman kıllar da varmış. Bu yüzden herkes onunla benli diye alay edermiş.

Ali köyden bir kızı çok ama çok seviyormuş. Ama kız, ne zaman Ali’yi görse gülmekten kırılıyormuş. Ali’ye baktıkça gülüyormuş. Bu yüzden Ali kızdan köşe bucak kaçıyormuş. Kızın kendisine gülmesini istemiyormuş. Bu yüzden Ali kimseyle arkadaşlık etmiyor, sadece ormanın bekçisi Ahmet amcayla dolaşıyormuş. Çünkü Ahmet amcanın da Ali’nin ki gibi kocaman bir beni varmış. Ali de kendini Ahmet amcaya yakın hissediyormuş, çünkü ikisinde de ben varmış.

Bir gece Ali tarlalarından birinden geziniyormuş. Gökyüzünde ay parıl parıl parlıyormuş. Ali bir elma ağacının kenarına oturmuş. Karşıya doğru bakarken bir de ne görsün ! Toprağın altından türlü türlü cüceler çıkıyormuş. Teker teker, bir mantarın, bir taşın, bir yaprağın üzerine oturmaya başlamışlar bu cüceler. Ali şaşırmış. ‘’ Ne yapacaklar acaba ? ‘’ diye düşünmeye başlamış.

Cüceler kendi aralarında birbirlerine türlü türlü tuhaf tuhaf hikayeler anlatıyorlarmış. Bir hikayeye kulak astığında Ali kendini gülmemek için zor tutmasına rağmen, kocaman bir kahkaha patlatmış. Bu kahkahayı duyan cüceler hep birlikte Ali’ye doğru dönmüşler. Ali birden şaşırmış ve korkmuş.

-‘ Bizi gözetlemeye utanmıyor musun? Madem sen bize güldün, sen de bizi güldür.’diye sormuş içlerinden bir cüce.

Bunun üzerine Ali ayağa kalkmış ve şarkı söyleyip dans etmeye başlamış. Cüceler Ali’nin dansını çok komik bulmuşlar, hepsi gülmeye başlamış.

Sabah olmuş. Ne Ali gitmek istiyor, ne de cüceler gitmek istiyormuş. Cücelerin başı;

-‘ Akşam burada tekrar buluşmak için sözleşelim. Ama senden sözünü tutacağına dair bir rehin almak istiyorum. Gelmezsen diye bizde kalabilecek bir şey almalıyım. O burnundaki et benini bize ver. Eğer gelmezsen o bizde kalmış olsun. ‘’Demiş. Buna Ali çok sevinmiş. Cüce eliyle dokunduğu gibi et beni kopuvermiş. Ali hemen eve koşmuş ve aynaya bakmış. Et beni nihayet yokmuş.

Ali hemen sevdiği kızın yanına koşmuş. Kız Ali’yi görünce şok olmuş. Ali her şeyi anlatmış. Bunun üzerine kız cüceleri görmek istediğini söylemiş. Gece olunca Ali kızı da alıp cücelerin yanına gitmiş. Ali’nin geldiğini gören cüceler çok sevinmişler. Tam et benini Ali’ye geri takacakken Ali;

-‘ Ne olur onu bana geri takma. Bekçi Ahmet’te bir tane var. Gidip ona tak. Onda iki tane olsun.’’ Demiş gülmüş. Zaten cüceler bekçiyi sevmiyormuş. Cüce bekçinin uykusunda ona et benini takıvermiş. Artık Ali de et beni yokmuş. Bekçi ise ne olduğundan habersiz mışıl mışıl uyumaya devam etmiş.

 

DİŞİ KURDUN DERDİ
DİŞİ KURDUN DERDİ

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, Develer tellal pireler berber iken, ben anamın beşiğinde tıngır mıngır sallanır iken, uzaklarda bir yerlerde kocaman bir orman varmış. Bu orman öyle büyük bir ormanmış ki, bazı yerlerine bırakın insanın girmesini daha hayvanlar bile girememiş, öyle büyük ve karanlık bir ormanmış. Bu ormanda genellikle vahşi hayvanlar yaşarmış. Çünkü vahşi hayvanların en sevdiği yerler bu orman gibi büyük, karanlık, bol ağaçlı, insanların girmediği yerlermiş. Bir sürü hayvan yaşarmış bu ormanda. Kurtlar, ayılar, aslanlar, kaplanlar, yılanlar, ve bir sürü hayvan kimse birbirine zarar vermeden bu ormanda dururmuş. Bu ormanda bir de dişi kurt yaşarmış. Bu dişi kurdun dört tane yavrusu varmış. Bu yavrularına gözü gibi bakıyormuş. Onları eğitiyor, zıplamayı öğretiyormuş. Ama daha fazla doğurmak istiyormuş. Çünkü ne kadar çok çocuk doğurursa o kadar güçlü olacağını düşünüyormuş.

Günler geçmiş, aylar geçmiş. Kurt hala yeni yavrular doğuramamış. Kurt iyice kızmaya, kendi yavrularıyla da ilgilenmemeye başlamış.

Yine bir gün bu vahşi ormanda, maymunlar zıplıyormuş, filler sürürleriyle birlikte geziyorlar, geyikler birbirlerine hikayeler anlatıyor, çakallar ağaçların altında piknik yapıyorlar, kuşlar cıvıl cıvıl ötüyor, çiçekler mutlu mutlu açıyor, arılar vızır vızır vızırdıyormuş. Yani her şey gayet normal gidiyormuş ormanda. Bizim dişi kurt da yavrularını alıp nehir kenarına inmiş. Nehir kenarında oturmuş. Yavruları da bir köşede kendi başlarına oynuyorlarmış. Kurt onlara bakıp iç çekmiş. Nehirin ötesinde su içen dişi aslanın dikkatini çekmiş bu kurdun iç çekişi. Merak etmiş ve kurdun yanına gitmiş.

-‘ Hayrola kurt kardeş ? Neden dertli dertli iç çekiyorsun ? Sesini karşıdan işittim ve yanına geldim. Bir problemin varsa sana yardım etmek isterim. ‘’ demiş dişi aslan.

Dişi aslanın geldiğini gören kurt baştan pek umursamamış. Benim kendi derdim bana yeter, bir de başkasıyla uğraşamam diye düşünmüş. Ama dişi aslanın söylediklerini duyunca bu düşüncelerinden çok utanmış. Dişi aslana doğru dönmüş.

-‘ Hiç sorma aslan kardeş. Derdim çok büyük. Dermanını bulamam, sende bulamazsın. ‘’ demiş.

Bunun üzerine dişi aslan iyice merak etmiş. Arkasına doğru bakmış. Kurdun dört yavrusu da gayet mutlu bir şekilde oyun oynuyorlarmış. Her şey normal gözüküyormuş.

-‘ Derdini anlatsan belki dermanını da buluruz, ne dersin ? ‘’ demiş.

Bunun üzerine bizim dişi kurt başlamış anlatmaya.

-‘ Benim dört tane evladım var. Ama bu dört evladım bana yetmiyor. Daha çok güçlenmek istiyorum. Ama bu dört evlatla nasıl güçleneceğim ki? Doğurmak istiyorum doğuramıyorum. Benim derdim budur. Var mı sende dermanı ? ‘’ diye sormuş.

Bunun üzerine dişi aslan kocaman bir kahkaha atmış.

-‘ İlahi kurt kardeş. Hiç güleceğim yoktu. Bu mu senin derdin ? Ne olmuş dört tane evladın varsa ? Bak bana. Benim bir tane oğlum var. Onu öyle bir yetiştirdim ki. O kadar güçlü yaptım ki, bak şimdi bu ormanın kralı oldu benim oğlum. Önemli olan kaç çocuğunun olduğu değil, onları ne kadar güçlü yetiştirdiğinde. Eğer doğru bir şekilde yetiştirirsen onlar çok güçlü olur. Onlar güçlü olursa sen de güçlü olursun. ‘’ demiş ve izin isteyip ormanın içine doğru yol almış.

Aslan gittikten sonra kurt düşünmüş. Aslanın dediklerinin aslında ne kadar doğru olduğunu fark etmiş. Önemli olan kaç çocuğunun olduğu değil, onları nasıl yetiştirdiğiymiş. Ve aslanın tavsiyelerine uymaya karar vermiş.

DERTLİ BEY
DERTLİ BEY

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğinde tıngır mıngır sallanır iken, bende çok uzaklarda bir yerlerde bir köy varmış. Bu köyde çok dertli bir Adam yaşarmış. Neden mi dertliymiş diyecekseniz. Gelin anlatayım.

Bu dertli beyimizin adı Ali imiş. Ali’nin çok bereketli toprakları, tarlaları, sürülerce koyunları, bir kocaman ahır inekleri varmış. Ali bunlarla geçimini sağlarmış. Hem de ne sağlamak! Vakti zamanında köyün en zenginlerindenmiş. Ne oldu da Ali böyle dertlendi dediğinizi duyar gibiyim. Ali’ye olanlar olmuş.

Alilerin köyünün toprakları çok bereketliymiş. Her sene köylüler yağmur duası yaparlar, ve dualarının karşılığını almışlardır ki, her sene de çok güzel yağmur yağarmış. Topraklar kuraklık nedir bilmez, başka köylere göre 2 katı meyve sebze verirmiş. Gel gelelim geçen kıştan sonra, toprağın bereketi kaçmış. Birden topraklar kuraklaşmaya, üstünde ot bile bitmemeye başlamış. E hal böyleyken, Ali’nin topraklarında da hiçbir meyve büyümez, hiçbir sebze büyümez olmuş. Tarlalarına ne ekse hemencik kuruyorlarmış. Böyle olunca hayvanları da aç kalmış ve birer birer zayıf düşmüşler. Gün geçtikçe hayvanlar açlıktan ölmeye başlamışlar. Lakin gel gelelim aylar geçiyor topraklarda hala ot bitmiyormuş. Ali’nin karısı da açlıktan vefat etmiş. Ali evde bir başına kalakalmış. Hayvanları ölmüş, karısı ölmüş, Ali yaşıyormuş. Ben bu acıyla nasıl yaşarım. Bu kadar derde nasıl katlanacağım ben diye düşünürken birden aklına bir fikir gelmiş. Dünya’nın en dertsiz insanını bulacak , onun yanında çalışmak için yalvaracakmış. Böyle hayal kurup düşmüş yollara. Yollar gitmiş, yollar giderken günler geçmiş aylar geçmiş. Kimi görse, en az onun kadar dertliymiş gördüğü bulduğu insanlar. Daha da gitmiş. Dereleri tepeleri aşmış. Bir gün yürürken kocaman bir ev görmüş.Daha önce hiç o kadar süslü ve büyük bir ev görmemiş. Bahçesinden içeri girdiğinde bir de bakmış ki tüm bahçede meyve ağaçları, tarlalar, tarlalarda sebzeler, hepsi de çok sağlıklı duruyorlarmış. Ali bu duruma çok şaşırmış. Kendi köyü kurakken bu köyde bütün yemişler kocamanmış. Kapıyı çalıp, evin sahibini görmek istediğini söylemiş. Uşak kapıyı açıvermiş. Kapı kocaman bir salona açılmış. Salonun sonunda da kocaman bir masanın öbür ucunda bir adam oturuyormuş. Ali usulca seslenmiş.

-‘ Merhaba! Ben yabancı bir köyden geliyorum. Dünya’nın en dertsiz adamını arıyordum. Ve buldum. Sizin bahçeniz çok güzel. Bir sürü yemiş var. Oysa bizim köyümüzde ağaçlarda yaprak bile kalmadı. Bütün hayvanlarımız öldü. Çoğu köylü açlıktan öldü. Bende evimden çıktım geldim. Dünyanın en dertsiz insanın yanında çalışacağıma yemin verdim. Ne olur izin verin sizin yanınızda çalışayım.’’

Bunu duyan adam cevap vermiş.

-‘Ey oğul! Sen sanır mısın ki ben dertsizim? 6 oğlum vardı. Kuraklıktan, açlıktan hepsi öldü. Bütün yemişlerim çürüdü, bütün hayvanlarım öldü. Aynı senin gibi perişan haldeydim. Bir gün umudum tükendiğinde yanımda ufacık bir orman perisi beliriverdi. Bana elindeki tohumları verip, bunları ekmemi söyledi. Bende ektim. Böyle güzel bir bahçeye sahipsem hepsi umudumun tükendiği zaman beliren o peri sayesindedir. Şimdi sana tavsiyem şudur ki; köyüne dön ve sabret. Sabreden derviş muradına erermiş. Sen bekle, inanırsan peri gelir seni de bulur.’’

Adamın dediklerini dinleyip dönmüş Ali. Aylar sonra uyandığında yatağının ucunda bir avuç tohum bulmuş. İşte o zaman anlamış ki eğer gerçekten sabrederse zamanla istedikleri kabul olurmuş.

CADI İLE AVCI MASALI
CADI İLE AVCI MASALI

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellallığı pireler berber iken, ben anamın beşiği de tandır mıngır sallanır iken, buradan çok uzaklarda bir yerlerde bir cadı yaşarmış. Bu cadı o kadar güçlü bir cadıymış ki sinirlendiği birşeyi hemencecik taşa dönüştürebiliyormuş. Bu yüzden kimse onunla arkadaşlık edemiyormuş. Aslında bu cadı iyi bir cadıymış ama birisi onu sinirlendirdiğin de istemeden de olsa onlara baktığı an karşısındaki insan taşa dönüşüyormuş. Gel zaman git zaman günler ayları aylar yılları kovalamış. Cadı genelde şatosunda duruyormuş. Ara sıra ormana hava almak çıkar, kuşları sever, çiçekleri kokluyormuş. Ama bir avcının bir hayvanı öldürdüğünü gördüğünde çok sinirlenir, avcıya baktığı an avcı taşa dönermiş. Yine böyle bir gün ormanda dolaşırken bir avcı görmüş. Avcı bir tavşanı vurmuş. Cadı o kadar üzülmüş, o kadar sinirlenmiş ki birden ağlamaya başlamış. Cadının ağlama sesini duyan avcı arkasına dönmüş. Avcı bir de ne görsün! Bu zamana kadar gördüğü en güzel kızmış cadı. Yemyeşil iri iri gözleri, bukle bukle siyah saçları, bembeyaz teni, incecik beli, upuzun boyu varmış. Avcı cadıyı gördüğü an aşık olmuş. Ama cadı ağlıyormuş ve oldukça öfkeli gözüküyormuş. Avcı cadıya yaklaşmaya başlamış. Bu sırada cadı da avcıya bakıyormuş. Bu zamana kadar gördüğü en uzun boylu, en güzel yüzlü erkekmiş. Sapsarı saçları, masmavi gözleri varmış avcının. Cadı da avcıya aşık olmuş. Ama şu an ona çok sinirliymiş. Eğer avcının gözlerine bakarsa avcı taşa dönecekmiş. Avcının kendine doğru geldiğini görmüş hemen başını eğmiş. Hala çok sinirli ve üzgünmüş. Cadı kafasını erdiğinde, bir el birden çenesini okşamış. Cadı avcının olduğunu biliyor fakat avcıya bakamıyormuş. Birden avcı canının kafasını kaldırmış ve gözümde gelmişler. Cadı ” eyvah. Şimdi taşa döneceksin. ” demiş. Ama birden bire ikisinin gözlerinin ortasında bir ışık belirlenmiş. Cadının taşlaşma büyüsü avcıya etki etmiyormuş. Cadı çok sevinse de birden aklına bir soru gelmiş. Acaba bu avcı da büyücü olabilir miymiş ?  Cadının suratındaki değişiklikleri gören avcı sormuş. Benim hakkımda merak ettiğin bir şeyler mi var leydim? Demiş. Cadı da cevap vermiş.

– ‘ Evet. Ben birisine çok kızdığımda o kişinin gözlerine bakarsam o kişi taşlaşıyor. Sen neden taşlaşmadın çok şaşırdım.’

Avcı da bu duruma şaşırmış. Birlikte konuşa konuşa, kendilerini anlata anlata cadının şatosuna doğru gitmişler. Cadının şatosuna geldiklerinde cadı avcıyı içeriye davet etmiş. Avcı da kabul etmiş. Dışarıdan bakıldığında şato çok korkutucu gözüküyormuş. İçeriye girdiklerinde avcı çok şaşırmış. Şatonun içi o kadar güzel, o kadar renkliymiş ki. Renk renk çiçekler, altınlar, gümüşler varmış. Avcı sormuş:

-‘ Dışarıdan çok ürkütücü görünüyorken içi nasıl da böyle olabilir ?’’

Cadı cevap vermiş.

‘ Ben aslında kötü biri değilim. Ama insanları istemeden taşlaştırdığımdan dolayı, kimsenin yanıma yaklaşmasını istemiyorum. Onları taşlaştırdığımda çok üzülüyorum.’’

Cadının evinde bir ayna varmış. Ayna her şeyi doğru söylermiş. Cadı olan biteni aynaya anlatmış. Ayna da cevap vermiş.

-‘ Sevgili leydim. İşte bu gerçek aşktır. Gerçek aşk engel tanımaz.’ Demiş.

Cadı ve avcı bir aya kalmaz evlenmişler. Yüzüklerini taktıkları anda şatonun dışı da içi gibi neşeli gözükmüş. Biraz zaman geçtikten sonra bir de bakmışlar ki cadı artık sinirlendiği insanları taşlaştırmamaya başlamış. İşte bunlar hep gerçek aşkın sayesinde olmuş. Bir ömür boyu mutlu yaşamışlar.

AĞLAYAN FARE
AĞLAYAN FARE

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, Develer tellal pireler berber iken, ben anamın beşiğinde tıngır mıngır sallanır iken, uzaklarda bir yerlerde büyülü bir orman varmış. Bu ormanda ağaçlar, bitkiler, çiçekler, böcekler, hatta hayvanlar bile büyülü imiş. Ormanda her derde deva şifalı bitkiler, otlar, ağaçlar bulunurmuş. Hepsi kendi aralarında mutlu mesut yaşarlarmış. Kimse kimseye karışmaz, hepsi birbiriyle iyi geçinirmiş.

Günlerden bir gün, öğleden sonra vakitlerinde, ormanın kenarından bir ağlama sesi gelmiş. Bizim birde ormanımızda çok meraklı bir baykuşumuz varmış. Bu baykuş her şeyi öğrenmek ister, her şeyi duymak, her şeyi görmek istermiş. İşte bu ağlama sesini duyan bizim baykuş durur mu ? Hemen sesin geldiği yöne doğru uçmuş. Amanın! Bir de ne görsün ? Bir fare büyülü ormanın az ilerisinde bir köşede içini çeke çeke ağlıyormuş. Baykuş dayanamamış gitmiş sormuş. Fare başlatmış anlatmaya, hem anlatıyor hem de ağlıyormuş.

-‘Benim canımdan çok sevdiğim bir küçük oğlum var. Biz her gün birlikte gezer, yiyecek bir şeyler bulup evimize döneriz. Bazen bulamadığımızda köylülerin bahçelerine gider, orada ararız. Yine bugün köylülere gittik. Ben başka bahçeye oğlum ise başka bir bahçeye gitti. Herkes yiyeceğini bulduktan sonra büyük ağacın orada bekleyecekti. Ben gittim fakat oğlum gelmedi. Merak ettim oğlumun gittiği bahçeye gittim. Bir de ne göreyim! Oğlum yerde yatıyor. Yediği şey zehirliymiş. Nefes alıyor, ama yerinden kalkmıyor. Ne olur yardım et baykuş kardeş. Oğlumun derdine bir deva bul.’ demiş ve yine ağlamaya başlamış.

Büyülü ormanda da Kraliçe Baykuş varmış. Bu kraliçe baykuşun tedavi etmediği hayvan, bitki, ağaç, böcek kalmazmış. Bizim baykuşun aklına kraliçe baykuş gelmiş.

-‘ Büyülü ormanda Kraliçe Baykuş yaşar. O her şeyi iyileştirir. Gel seni onun yanına götüreyim.’’ Demiş baykuş. Fareyi yanına almış ve kraliçe baykuşa gitmişler. Fare derdini ağlaya ağlaya bir bir anlatmış. Farenin çok ağladığını gören Kraliçe Baykuş çok üzülmüş.

-‘Üzülme fare hanım. Senin derdinin devası bendedir. Bana bir ağacın yaprağı lazım. Ama öyle bir ağaç bul ki, üzerinde ne çiçek ne böcek, hiçbir canlı ölmemiş olsun. O ağcı bulup ondan yaprak getirdiğinde oğlun iyileşecek. ‘’ demiş.

Bunu duyan anne fare hemen büyülü ormandaki ağaçlara koşmuş. İlk gördüğü ağaca sormuş.

-‘ Ey ulu ağaç. Üzerinde bir canlı ölmüş müdür? ‘’

Ağaç:

-‘Bir böcek ölmüştür.’’

Bir başka ağaca sormuş.

-‘Bir kuş ölmüştür.’’

Fare böyle böyle bir sürü ağaca sormuş. Hepsinin üstünde bir şeyler ölmüş. Fare tam umudunu kaybedecekken, karşısına parıl parıl parlayan pembe bir ağaç çıkmış. Ağaç o kadar güzelmiş ki, fare gözlerine inanamamış. Hemen gidip ağaca sormuş.

-‘Ağaç kardeş! Üzerinde hiçbir şey ölmüş müdür? ‘’

Ağaç gülerek cevap vermiş.

-‘Ben büyülü ormanın ağacıyım. Ama benim özelliğim farklı, her ne kadar güzel gözüksem de kimse bana dokunamaz. O yüzden Hayır, üzerimde hiçbir şey ölmemiştir.’’

Bunu duyan fare olanları anlatmış. Ağaç da memnuniyetle bir yaprağını koparıp fareye vermiş. Fare hemen kraliçe baykuşun yanına gitmiş. Kraliçe baykuş hemen bir ilaç hazırlamış anne fareye vermiş. Fare çok teşekkür edip yoluna koyulmuş. Hemen bahçeye varıp oğluna ilacı içirmiş. Oğlu hemencecik iyileşivermiş. O günden sonra da anne oğul nereye giderlerse hep beraber gitmişler. Annesi oğlunun yanından hiç ayrılmamış. Bizim meraklı baykuş da hep onlarla gezmiş. Bir daha hiç ayrılmamış.