Etiket: eğitici çocuk masalları

BAL ARILARI İLE EŞEK ARILARI
BAL ARILARI İLE EŞEK ARILARI

 

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken,  pireler ise berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Bir kuş çıktı karşıma dedi ki gel benim yanıma. Dedim ki nereye gidiyorsun sen dedi ki masal anlatmaya… Masalı çok severim ben, dinler dinler uyurum ben. Tam ‘Beni de götür’ diyecektim ki kuş aldı beni kanadına, uçurdu periler diyarına… Periler diyarı ki bütün periler masallar anlatır sana… İşte o masallardan birini anlatacağım ben de sana…

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, çok uzak diyarların birinde, büyük bir orman varmış. Bu orman türlü türlü çiçeklerin, kocaman ve yemyeşil ağaçların, birbirinden güzel hayvanların barındığı güzeller güzeli kocaman bir ormanmış. Bu orman herkesin gezdiği, dolaştığı, dinlendiği, temiz hava aldığı ve huzur bulduğu bir alanmış.

Günlerden bir gün ormanın içerisinde sahipsiz bir petek bal bulunmuş. Ormanın içerisinde kimsenin sahip olmadığı bu bal peteği kiminmiş?

Yaban arıları toplanmış bal peteğinin yanına. “Bu balı biz yaptık,” demişler. Ancak o sırada peteğin etrafına toplanan bal arıları duruma karşı çıkmış. “Olur mu öyle şey? O bal peteği bizim!” Yaban arıları ‘biz yaptık’ demiş, bal arıları ‘hayır, biz yaptık’ diye itiraz etmiş. Arıların arasında çıkmış mı büyük bir tartışma!

Ormanın içerisinde yaşayan büyük bir bilgiç kirpi varmış. Ormanda çıkan tartışmalarda bu bilgiç kirpi girermiş araya, tarafları barıştırırmış. Kirpi iki tarafı da dinlemiş:

Kirpi: ‘Arı kardeşler, kavgayla çözemezsiniz siz bu işi. Ben sizin konularınızda bilgi sahibi değilim, siz en iyisi eşek arısına gidin’ demiş.

Eşek arısı arılar içerisinde en bilgili, en adil ve herkesin saygı ile sözünü dinlediği bir arıymış. Aynı zamanda adil bir yargıç gibi arılar arasında çıkan bütün tartışma ve problemlerde karar veren kişi imiş.  Bal arıları ile yaban arıları ‘o petek bizim’ ‘hayır o petek bizim’ diye diye eşek arısının evine doğru yol almışlar.

Eşek arısı öbek öbek uçan ve evine doğru gelen arıları görünce bir sorun olduğunu anlamış. Hemen evden dışarı çıkmış. O sırada arılar da eşek arısının yanına gelmiş zaten. Eşek arısı kalabalık olduklarını görünce hemen sormuş:

Eşek Arısı: ‘Hayrola arı kardeşler, sorun nedir?

Önce bal arıları sonra da yaban arıları sorunu sırayla anlatmışlar. Eşek arısı doğru bir karar verebilmek için ormandan tanıkları da çağırmış. Onlar da gördükleri kadar anlatmış.

Eşek arısı tanıklarını da dinledikten sonra oturmuş, uzun süre düşünmüş. Bu peteği hangi arıların yaptığını nasıl anlayacakmış?

Eşek arısı düşünmüş, taşınmış, doğru bir karar verebilmek için çok çabalamış. Sonunda aklına çok güzel bir fikir gelmiş. Hemen tüm arıları etrafına toplamış:

Eşek Arısı: ‘Arı kardeşler, bu işi çözmenin tek bir yolu var. Bence test yapalım ve her iki taraf kendi balını, peteğini yapsın. Bakalım bu peteğe en yakın peteği ve balı kim yapacak’ demiş.

Eşek arısının sözleri bittiği gibi yaban arıları paniklemişler.  Çünkü yaban arıları petek yapamazmış.  Bu çözüme hemen karşı çıkmışlar. Bu isyan üzerine gerçek anlaşılmış ve petek bal arılarına verilmiş.

Sevgili çocuklar; siz siz olun asla yalan söylemeyin! Yalancının mumu yatsıya kadar yanar diye bir laf vardır, bunu da bilin. Yalanınız er geç ortaya çıkar, siz de yalan söylediğiniz için çok ama çok üzülürsünüz.

Gökten üç elma düşmüş, üçü de dürüst çocukların olmuş.

AĞAÇLARI KORUYALIM
AĞAÇLARI KORUYALIM

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde kalbur saman içinde ben diyeyim yıllar sen de asırlar önce, büyük mü büyük güzel mi güzel bir orman varmış. Bu ormanın içerisinde türlü türlü yemişler, rengârenk çiçekler, birbirinden büyük ağaçlar varmış. Ormanın yakınındaki köyden gelen köylüler ağaçların bakımları yapar, ağaçlara su verir, kuruyan dalları temizler ve en sonunda ağaçlar yemiş vermeye başlayınca da yemişleri toplarlarmış. Köylüler o kadar severek o kadar itina ile bakıyorlarmış ki bu ağaçlara; ağaçlar da yemişlerin en güzelini ve en sulusunu bu köylüler için hazırlıyormuş.
Günlerden bir gün köylülerin çocukları oyun oynarken köyün sınırları dışarısına çıkmış. Çocuklar oynadıkları oyuna kendilerini o kadar çok kaptırmış ki; köyden uzaklaştıklarını ve ormanın içine girdiklerini anlamamışlar bile. Ancak ormanın içinde renkli ve büyük ağaçları gördüklerinde köyden uzaklaştıklarını ve ormana vardıklarını anlamışlar. İçlerinden biri;
-‘ Arkadaşlar bakar mısınız? Bu ağaçlarda ne kadar güzel meyveler var böyle. Hepsi de ne kadar lezzetli gözüküyorlar di mi?’
Çocuklar arkadaşlarının bu lafı üzerine meyveleri incelemeye başlamış. Aman da aman tüm meyveler ne kadar da güzel ne kadar da sulu sulu gözüküyorlarmış! İçlerinden biri dayanamamış;
-‘ E o zaman neden bekliyoruz, hadi koparıp yiyelim’ demiş.
Diğer arkadaşları birbirine bakmışlar. Bunun doğru olup olmadığını bilememişler. Ama köyden uzaklaştıkları ve karınlarının acıkmaya başladığı da bir gerçekmiş.
-‘Ne olacak sanki arkadaşlar, baksanız ya burada o kadar çok meyve var ki bizim kopardıklarımız fark edilmez bile’ demiş.
Çocukların hepsi karınları çok acıktığı için arkadaşının bu tavsiyesine ‘peki’ demiş ve başlamışlar bu güzel meyvelerden koparmaya. Meyveleri toplamaya başlayan çocuklar keşke meyveleri düzgün toplasalar… Çocuklar açlıktan hiç düşünmeden, ağaçların dallarını kırarak toplamışlar bütün meyveleri. Ağaçlar çocukların bu tutumları karşısında çok üzülmüş çünkü hepsinin dalları kırılmış ve canları yanmış. Çocuklar ağaçlara verdikleri zararın farkında olmadan bir güzel karınlarını doyurmuşlar ve oyunlarına devam etmişler.
Ertesi gün aynı grup yine gelmiş ormana. Dün yedikleri meyvelerin lezzeti hepsinin damaklarında kalmış. Ağaçlara yaklaşan çocuklar başlamışlar dalları kıra kıra meyveleri koparmaya. Ağaçlar yine üzülmüş, yine canları yanmaya başlamış. Ama çocuklar bu durumu bir türlü anlayamamış.
Tam da bu sırada dallara zarar vererek toplayan çocukları gören yaşlı bir adam hemen bağırmış;
-‘ Heyyy çocuklar! Siz ne yapıyorsunuz orada? Böyle meyve toplanır mı Allah aşkına!’ demiş.
Çocuklar yaşlı adamın sözleri üzerine ağaçlardan meyve koparmayı bırakmışlar. Ama nerede yanlış yaptıklarını anlayamamışlar. Sonuçta bu ağaçlardan köylüler de meyve koparmıyor mu diye düşünen çocuklar yaşlı adamın neden kızdığını anlayamamışlar. Ancak bu sırada çocukların yanına yaklaşan yaşlı adam onlara neyi yanlış yaptıklarını anlatmaya başlamış;
-‘Çocuklar, bu orman ve bu ormandaki ağaçlar köylülerin. Dolayısı ile bu meyvelerden istediğiniz kadar koparıp yiyebilirsiniz. Ancak siz meyveleri toplarken ağaçlara zarar veriyorsunuz. Bakın ağaçların dallarına… Hepsini kırmışsınız. Dalları kırılan ağaçlar bir daha meyve vermez ki! Siz böyle yaparsanız ne siz ne de biz bir daha bu ağaçlardan meyve yiyebiliriz. Bu ağaçları koruyun çocuklar tamam mı?’
Çocuklar yaşlı amcanın bu lafları üzerine çok utanmış. Meyve toplamak isterken ağaçlara ne kadar zarar verdiklerinin farkında değillermiş ancak yaşlı amca anlattığında ağaçlara ne kadar zarar verdiklerini anlamışlar. Çocuklar bunun üzerine ağaçlardan özür dilemişler ve yaşlı adama teşekkür etmişler. Bir daha da asla ağaçlara zarar vermemişler.

UÇMAK İSTEYEN ÖMER
UÇMAK İSTEYEN ÖMER

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Dereden geldim, tepeden geldim, koştum koştum ama bir arpa boyu yol gittim. Oturdum bir ağaç altına, daldı gözlerim uykuya. Uykumda bir peri, hem de güzeller güzeli. Oturdu yanıma, başladı anlatmaya… Ne mi anlattı? O da masalımızda…

Bir varmış bir yokmuş… Eski zamanların birinde, küçük bir köyde yaşayan zeki mi zeki, çalışkan mı çalışkan bir çocuk varmış. Bu çocuğun adı da Ömer’miş. Ömer hem çok çalışkan hem de çok meraklıymış. Aklına takılan her şeyi öğretmenlerine sorar, araştırır durur ama sonunda muhakkak bulurmuş.

Ömer’in küçük yaşından itibaren kuşlara karşı özel gör ilgisi varmış. Ne zaman boş kalsa kendisini bahçeye atar, kuşların nasıl uçtuğunu izler dururmuş. Hatta çoğu zaman gözlem yapmak için köyün bile dışına çıkar, kendisine bir tepe bulup onun üzerine çıkarak kuşları daha yakından izlermiş. Ömer’in annesi ve babası çocuklarının kuşlara karşı neden bu kadar ilgili olduğu merak eder dururmuş. Ömer ise her seferinde kuşların nasıl uçabildiğini bir gün keşfedeceğini söyleyerek anne ve babasını şaşırtmış.

Ömer’in kuşlarla bu kadar yakından ilgilenmesinin tek bir nedeni varmış aslında… Ömer de tıpkı kuşlar gibi gökyüzünde süzüle süzüle uçmak istiyormuş. Dünyanın dört bir yanını dolaşmak ve dünyayı yukarıdan izlemek en büyük hayaliymiş. Bu hayalinden kimselere bahsetmeyen Ömer, kuşları izlerken bir gün kendisinin de uçacağı günleri hayal edip duruyormuş. Günler geçmiş, Ömer büyümüş ama hayalleri hiç değişmemiş.

Günlerden bir gün Ömer’in öğretmeninin erkek kardeşi olan Selim Bey Ömer’lerin okuluna gelmiş. Herkes Selim Bey’in pilot olduğu konuşurken normalde arkadaşlarının sohbetlerine pek dahil olmayan Ömer hemen yerinden sıçrayarak:

Ömer: ‘Selim Bey pilot muymuş?’

Arkadaşları: ‘Evet, hem de uzun zamandır pilotluk yapıyormuş’ demiş.

Ömer heyecanla sınıftan çıkmış ve hemen Selim Bey’i bulmak için öğretmenler odasına gitmiş. Selim Bey, ablası ve diğer öğretmenler ile birlikte oturuyor, sohbet ediyormuş. Öğretmeni Ömer’in geldiğini görünce ona dönmüş:

Öğretmen: ‘Ömer, gel bakalım, bir şey mi diyeceksin?’

Ömer: ‘Sohbetinizi böldüğüm için özür dilerim ama ben Selim Bey ile konuşmak istiyorum’ demiş.

Selim Bey kendisine meraklı gözlerle bakan çocuğa dönerek:

Selim Bey: ‘Sevgili Ömer, ne konuşacaksın bakalım benimle?’

Ömer heyecanla girmiş söze:

Ömer: ‘Şey, ben sizin pilot olduğunuzu duydum. Ben de küçüklüğümden beri uçmak isteyen, kuşlara bakıp uçma hayalleri kuran biriyim. Sizinle tanışmak istiyorum’ demiş.

Selim Bey Ömer’e yanındaki koltuğa oturması için kafasıyla işaret vermiş. Ömer ve Selim Bey neredeyse üç saate yakın sohbet etmişler. Ömer aklındaki tüm soruları sormuş, Selim Bey de cevaplamış.

Ömer artık hayali için ne yapması gerektiğini çok iyi biliyormuş. Bütün okul hayatı boyunca düzenli, sorumluluk sahibi ve çalışkan bir çocuk olmaya devam etmiş. Yıllar geçmiş, Ömer büyümüş ve üniversite sınavına girmiş. Sınav sonuçları açıklandığında, Ömer hayali için gerekli olan ilk adımı atmanın sevinci içerisindeymiş. İstediği üniversite ve istediği bölümü kazanmış.

Ömer çok çalışmaya devam ederek başarılı bir pilot adayı olarak mezun olmuş.. İlk uçağı uçurduğunda yaşadığı mutluluk ise tarifsizmiş.

Yıllardan sonra Ömer ülkenin en başarılı pilotlarından birisi olarak gösterilmiş. Tıpkı eğitim hayatında olduğu gibi iş hayatında da çok çalışkan ve azimli biriymiş. Bu özellikleri ile Ömer artık ülkenin en iyi pilotları arasında yer almış.

Ömer her uçuşunda uçağı ile birlikte gökyüzünde süzülürken kuşlara bakıp gülümsüyormuş. Kuşlar sayesinde keşfettiği uçma hevesi şimdi hayatında en mutlu olduğu işi yapmasına sebep olmuş. Ömer, havada iken özgürlüğünün tadını çıkarıyor; uçuşunun olmadığı günlerde de küçük kasabalara giderek okulları ziyaret ediyormuş. Burada pilot olmak isteyen çocuklara yardımcı oluyormuş. Tıpkı zamanında Selim Bey’in ona yaptığı gibi…

E çocuklar ne demişler; çalışan her zaman kazanır. İşleyen demir hep ışıldar.

 

DİŞİ KURDUN DERDİ
DİŞİ KURDUN DERDİ

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, Develer tellal pireler berber iken, ben anamın beşiğinde tıngır mıngır sallanır iken, uzaklarda bir yerlerde kocaman bir orman varmış. Bu orman öyle büyük bir ormanmış ki, bazı yerlerine bırakın insanın girmesini daha hayvanlar bile girememiş, öyle büyük ve karanlık bir ormanmış. Bu ormanda genellikle vahşi hayvanlar yaşarmış. Çünkü vahşi hayvanların en sevdiği yerler bu orman gibi büyük, karanlık, bol ağaçlı, insanların girmediği yerlermiş. Bir sürü hayvan yaşarmış bu ormanda. Kurtlar, ayılar, aslanlar, kaplanlar, yılanlar, ve bir sürü hayvan kimse birbirine zarar vermeden bu ormanda dururmuş. Bu ormanda bir de dişi kurt yaşarmış. Bu dişi kurdun dört tane yavrusu varmış. Bu yavrularına gözü gibi bakıyormuş. Onları eğitiyor, zıplamayı öğretiyormuş. Ama daha fazla doğurmak istiyormuş. Çünkü ne kadar çok çocuk doğurursa o kadar güçlü olacağını düşünüyormuş.

Günler geçmiş, aylar geçmiş. Kurt hala yeni yavrular doğuramamış. Kurt iyice kızmaya, kendi yavrularıyla da ilgilenmemeye başlamış.

Yine bir gün bu vahşi ormanda, maymunlar zıplıyormuş, filler sürürleriyle birlikte geziyorlar, geyikler birbirlerine hikayeler anlatıyor, çakallar ağaçların altında piknik yapıyorlar, kuşlar cıvıl cıvıl ötüyor, çiçekler mutlu mutlu açıyor, arılar vızır vızır vızırdıyormuş. Yani her şey gayet normal gidiyormuş ormanda. Bizim dişi kurt da yavrularını alıp nehir kenarına inmiş. Nehir kenarında oturmuş. Yavruları da bir köşede kendi başlarına oynuyorlarmış. Kurt onlara bakıp iç çekmiş. Nehirin ötesinde su içen dişi aslanın dikkatini çekmiş bu kurdun iç çekişi. Merak etmiş ve kurdun yanına gitmiş.

-‘ Hayrola kurt kardeş ? Neden dertli dertli iç çekiyorsun ? Sesini karşıdan işittim ve yanına geldim. Bir problemin varsa sana yardım etmek isterim. ‘’ demiş dişi aslan.

Dişi aslanın geldiğini gören kurt baştan pek umursamamış. Benim kendi derdim bana yeter, bir de başkasıyla uğraşamam diye düşünmüş. Ama dişi aslanın söylediklerini duyunca bu düşüncelerinden çok utanmış. Dişi aslana doğru dönmüş.

-‘ Hiç sorma aslan kardeş. Derdim çok büyük. Dermanını bulamam, sende bulamazsın. ‘’ demiş.

Bunun üzerine dişi aslan iyice merak etmiş. Arkasına doğru bakmış. Kurdun dört yavrusu da gayet mutlu bir şekilde oyun oynuyorlarmış. Her şey normal gözüküyormuş.

-‘ Derdini anlatsan belki dermanını da buluruz, ne dersin ? ‘’ demiş.

Bunun üzerine bizim dişi kurt başlamış anlatmaya.

-‘ Benim dört tane evladım var. Ama bu dört evladım bana yetmiyor. Daha çok güçlenmek istiyorum. Ama bu dört evlatla nasıl güçleneceğim ki? Doğurmak istiyorum doğuramıyorum. Benim derdim budur. Var mı sende dermanı ? ‘’ diye sormuş.

Bunun üzerine dişi aslan kocaman bir kahkaha atmış.

-‘ İlahi kurt kardeş. Hiç güleceğim yoktu. Bu mu senin derdin ? Ne olmuş dört tane evladın varsa ? Bak bana. Benim bir tane oğlum var. Onu öyle bir yetiştirdim ki. O kadar güçlü yaptım ki, bak şimdi bu ormanın kralı oldu benim oğlum. Önemli olan kaç çocuğunun olduğu değil, onları ne kadar güçlü yetiştirdiğinde. Eğer doğru bir şekilde yetiştirirsen onlar çok güçlü olur. Onlar güçlü olursa sen de güçlü olursun. ‘’ demiş ve izin isteyip ormanın içine doğru yol almış.

Aslan gittikten sonra kurt düşünmüş. Aslanın dediklerinin aslında ne kadar doğru olduğunu fark etmiş. Önemli olan kaç çocuğunun olduğu değil, onları nasıl yetiştirdiğiymiş. Ve aslanın tavsiyelerine uymaya karar vermiş.

İYİ YÜREKLİ NAYA VE PAPAĞAN
İYİ YÜREKLİ NAYA VE PAPAĞAN

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, çok ama çok uzak diyarların birinde büyük bir masal diyarı varmış… Masal diyarında masallar hiç bitmez, uslu duran ve yaramazlık yapmayan tüm çocuklar bu masalları dinlermiş. İşte o masallardan birisi senin gibi uslu duran çocuklara gelsin…

Bir varmış bir yokmuş. Uzak mı uzak diyarların birinde güzeller güzeli, şekerler şekeri bir kız yaşarmış. Bu kızın adı Naya imiş. Naya hayvanları çok seven, bahçede koşup oynayan doğa dostu bir kızmış.

Günlerden bir gün Naya’ya babası güzeller güzeli bir papağan hediye etmiş. Bu papağan o kadar güzel o kadar büyükmüş ki Naya bu papağanı çok sevmiş. Renkli tüyleri her baktığından onu büyülüyormuş. Bu papağan bir de o kadar güzel konuşuyormuş ki… Hatta Naya ile karşılıklı olarak konuşan bu papağan, Naya’ya güzel bir arkadaşlık da yapıyormuş. Ancak papağanın aklı fikri her zaman esas yurdunda yani koskocaman ormanlardaymış.

Papağan eskiden büyük mü büyük, güzel mi güzel bir ormanda yaşıyormuş. Ailesi ve arkadaşları ile birlikte bu ormanda hayatını devam ettirirken bir gün avcılardan birisi papağanı esir almış. Onu uzun bir süre kafeste tutan bu acımasız avcı, gün geldiğinde de papağanı en çok para veren müşteriye satmış. Papağan o gün bu gündür ormanın özlemi ile yanar tutuşur, ne arkadaşlarını ne de ailesini bir türlü unutmazmış.

Papağan bir gün dayanamamış ve içinden geçenleri bu güzel yürekli minik kıza anlatmaya karar vermiş. Naya’yı karşısına alan papağan, başlamış tüm hayatını anlatmaya:

Papağan: ‘Naya, benim güzel yürekli arkadaşım. Ben sana hayat hikâyemi anlatayım mı? Ben eskiden büyük ve güzel bir ormanda yaşayan mutlu bir papağandım. Ancak bir gün acımasız avcının teki geldi ve beni esir alarak hem arkadaşlarımdan hem de ailemden ayırdı. Üstelik bu da yetmezmiş gibi beni uzun bir süre kafeste esir tuttu. Sonra da en çok para veren müşterisine sattı. Benim burnumda hala o ormanların kokusu var. Hem yaşadığım o ormanı hem de arkadaşlarımı inan çok özledim’ demiş.

Naya haftalardır kendisine arkadaşlık eden bu güzel papağanın hikâyesini duyunca o kadar üzülmüş ki… Kendisini evinden ve ailesinden uzakta düşünmüş ve hemen gözünden birkaç damla yaş süzülmeye başlamış. Naya bu düşünceyi kendisi için bile düşünemezken, nasıl olur bu papağana yapabilirmiş! Bu acımasızlığı kendisine yakıştıramamış.

Naya: ‘Papağan kardeş, inan ben bunların hiçbirini bilmiyordum. Seni babam aldı ve bana getirdi. Ben seni evinden yurdundan arkadaşlarından ayırdıklarını bilsem hiç kabul eder miydim’ demiş.

Papağan bu güzel minik kızın kalbinin güzelliğini zaten biliyormuş. Sorun onda değil acımasız avcıdaymış. Ancak Naya’nın pes etmeye hiç ama hiç niyeti yokmuş. Aklına şahane bir fikir gelmiş.

Naya hızlıca kalkmış yerinden. Papağan ne olduğunu bile anlamadan kendisini eski demir bir kafesin içerisinde bulmuş. Şaşkınlık içerisinde sormuş Naya’ya:

Papağan: ‘Naya, arkadaşım, ne yapacaksın bana? Neden beni kafes içerisine koydun?’

Naya papağana hiçbir şey söylemeden almış kafesi eline. Evin dışarısına çıkmış önce. Etrafa bakınmış ve var gücüyle koşmaya başlamış. Evlerinin hemen yakınında bulunan ormana doğru koşmuş. Annesi ve babası görmeden bu işi bitirmeliymiş.

Ormanın içerisine girdiklerinde Naya kafesi yere koymuş ve ne olduğunu anlamayan papağana dönmüş:

Naya: ‘Sevgili papağanım. Ben senin başına gelenlere razı olamam. Seni şimdi salacağım ve sen de gidip hem arkadaşlarına hem de ormanına kavuşacaksın. Ancak bir daha dikkatli ol ve hiçbir avcıya yakalanma’ demiş.

Papağan bu güzel yürekli kıza ne kadar teşekkür etse azmış. Gözünden iki damla yaş akarken Naya kafesin kapısını açmış ve papağan özgürlüğüne doğru uçmuş.

Naya papağanın arkadaşlığına o kadar alışmış ki bir an yaptığının doğru mu olduğunu sorgulamış kendi kendine. Ama onun evine ve arkadaşlarına kavuşması Naya için her şeyden önemliymiş.

Naya ertesi sabah uyandığında bir de ne görsün! Dün salıverdiği papağan odasının penceresinin kenarında onun uyanmasını beklemesin mi? Naya hemen kalkmış yatağından, penceresini açmış:

Naya: ‘Güzel papağanım, senin ne işin var burada?’

Papağan: ‘Sen beni özgürlüğüme kavuşturdun. Ailem ve arkadaşlarım ile yeniden buluşmamı sağladın. Ama ben de bu iyiliğini unutmam güzel yürekli arkadaşım. Her gün seninle sohbet etmek için geleceğim yanına. Tamam, evime ve arkadaşlarıma kavuşmuş olabilirim ama senin arkadaşlığın benim için her şeyden önemli’ demiş.

Naya anlamış ki iyilik eden her zaman iyilik görür. Ve yapılan iyilik her zaman karşılığını bulur. O gün bu gün papağan her gün Naya’yı ziyaret etmiş, onunla uzun saatler sohbet etmiş. Onların dostluğu hiç ama hiç bitmemiş. Gökten üç elma düşmüş…

Ayşecik İle Pembe Sultan’ın Arkadaşlık Masalı
Ayşecik İle Pembe Sultan’ın Arkadaşlık Masalı

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken… Buralardan çok uzak çok da eski zamanların birinde küçük bir köy varmış. Bu köyün zengin mi zengin bir padişahı, bu padişahın da güzeller güzeli bir kızı varmış. Padişah kızını çok sever, bir dediğini iki etmezmiş. Güzeller güzeli kızının başına bir şey gelecek diye çok korkar, onu sarayın bir adım dışarısına bile çıkarmazmış. Padişahın güzel kızı Pembe Sultan, bütün günlerini sarayın içerisinde geçirir, dışarının nasıl bir yer olduğunu bile bilmezmiş. Hep aynı nedimeler ile arkadaşlık yapan Pembe Sultan, bazen dışarısının nasıl bir yer olduğunu merak eder, nedimelerinden masal dinler gibi dışarıdaki hayatı dinlermiş.

Bu köyde yaşayan bir de yaşlı ama tonton bir amca varmış. Bu amca köyün sütçüsüymüş ve her gün büyük süt tenekeleri ile köye süt dağıtırmış. Tonton sütçü amca aynı zamanda sarayın da sütçüsüymüş ve her hafta iki gününü sadece saraya ayırır, hem sütleri saraya taşır hem de mutfağına girip sütlü tatlılar yaparmış. Bu tonton sütçü amcanın güzel mi güzel akıllı mı akıllı bir tanecik de kızı varmış. Kızın adı Ayşecikmiş. Ayşecik küçük yaşından itibaren elinden geldiğince babasına yardımcı olmaya çalışır, babasının yükünü hafifletirmiş.

Ayşecik küçüklüğünden beri sarayı merak eder dururmuş. Bunu babasına söylediğinde ise babası daha küçük olduğunu ve biraz büyümesi gerektiğini söylemiş. Ayşecik o gündür bu gündür babasının onu saraya götüreceği günü bekler, dururmuş.

Ayşecik günlerden bir gün daha fazla dayanamamış ve babasından rica etmiş:

Ayşecik: ‘Babacığım bugün beni saraya götürür müsün?’

Babası Ayşecik’in yaşının daha küçük olduğunu söyleyecekmiş ancak kızına baktığında ne kadar hevesli olduğunu görmüş. Kızının bu hevesini kırmak istememiş:

Baba: ‘Tamam kızım, sen artık on yaşında büyük bir kız oldun. Seni saraya götürebilirim. Ancak orada dikkatli olacaksın, yaramazlık yapmayacaksın ve büyük bir kız gibi benim sözümden çıkmayacaksın. Anlaştık mı?’

Ayşecik: ‘Anlaştık babacığım. Çok teşekkür ederim’ demiş.

Ayşecik’in içi içine sığmıyormuş. Küçüklüğünden beri merak ettiği sarayı sonunda görecekmiş. Ayşecik, kahvaltı bittiği gibi süt güğümlerinin at arabasına yüklenmesine yardımcı olmuş. İş bitince de babası ile birlikte arabaya binmiş ve at arabası saraya doğru yola çıkmış.

Aslında çok da uzun olmayan ancak Ayşecik için bir asır gibi geçen bir sürenin ardından babası ve Ayşecik saraya varmış. Ayşecik sarayın kapısını gördüğü gibi içinden ‘ne kadar da kocaman’ diye geçirmiş. At arabası sarayın iç avlusuna girdiğinde mutfaktan birkaç kişi babasına yardım etmek için kapının kenarında bekliyormuş. Babası at arabasını durdurmuş ve Ayşecik’e dönmüş:

Baba: ‘Ayşecik, ben şimdi bu süt güğümlerini içeri taşıyacağım ve mutfakta tatlı yapacağım. Seni de bu sırada Narin Teyze’nin yanına bırakacağım. O sana sarayı gezdirecek. Onu sakın üzme ve lafından çıkma, tamam mı güzel kızım’ demiş.

Ayşecik hemen babasına ‘tamam’ demiş ve kendisini gülümseyerek karşılayan Narin Teyze’nin elinden tutmuş. Narin Teyze sarayın temizliğinde çalışan hizmetlilerden birisiymiş. Uzun yıllar sarayda çalışmış ve saray ahalisi tarafından çok sevilirmiş.

Narin Teyze: ‘Gel bakalım Ayşecik, ben sana sarayı gezdireyim’ demiş.

Ayşecik Narin Teyze ile birlikte koskocaman sarayın odalarını, salonlarını gezmiş, dolaşmış. Sarayın içine dışından daha çok hayran kalan Ayşecik, Narin Teyze’ye merak ettiklerini de sorarak bilgilenmiş. Narin Teyze de bu akıllı ve uslu kız çocuğu ile sarayı gezmekten memnunmuş.

Ayşecik ve Narin Teyze koridorda yürürken karşılarından gelen Pembe Sultan’ı ve nedimelerini görmüşler. Narin Teyze Ayşecik’ e en öndekinin Pembe Sultan olduğunu, bir şey sorarsa cevap vermesini, sözlerine dikkat etmesini söylemiş usulca. Pembe Sultan da kendi yaşındaki bu kızı hemen fark etmiş. Yanlarına yaklaştıklarında Ayşecik’ i bir süre süzdükten sonra Narin Teyze’ye dönerek;

Pembe Sultan: ‘Narin Teyze misafirimiz mi var’ diye sormuş.

Narin Teyze: ‘ Efendim, bu kız sütçünün kızıdır.  Saraya ilk kez geliyormuş. Benden kendisini sarayın içinde gezdirmem istendi’ demiş.

Pembe Sultan kendi yaşında biri ile tanışacak olmanın verdiği heyecan ile hemen Ayşecik’e dönmüş:

Pembe Sultan: ‘ Sarayı beğendiniz mi? Bu arada adınız öğrenebilir miyim?’ demiş.

Ayşecik kendisi ile aynı yaşlarda olan Pembe Sultan’ ın dostça tavırlarından çok memnun olmuş. Hemen ses tonuna dikkat ederek;

Ayşecik: ‘Efendim, adım Ayşecik. Ben küçük yaşımdan itibaren merak ederdim, acaba saray nasıl bir yer diye. Şimdi geldim, sarayı gezdim, gördüm. Gerçekten büyük ve çok güzel bir yermiş. Hayran olmamak elde değil’ demiş.

Pembe Sultan Ayşecik’in konuşmasından da tavırlarından da çok memnun kalmış. İlk defa nedimelerinden başka dışarıdan yabancı biri ile konuştuğu için de çok mutluymuş.

Pembe Sultan: ‘ Ayşecik, istersen odama geçelim, orada konuşmamıza devam edelim’ demiş.

Ayşecik ile Pembe Sultan, iki saate yakın konuşmuşlar. Pembe Sultan ilk kez bir arkadaş edinmenin verdiği mutluluk ile o kadar sevmiş ki Ayşecik’i… Ayşecik de Pembe Sultan’ı çok ama çok sevmiş. Ayşecik babasının kendisini aradığını duyunca onu üzmeden ayrılmak zorunda kalmış Pembe Sultan’ın odasından. Ayşecik ile Pembe Sultan, yarın sabah yeniden buluşmak üzere ayrılmışlar.

Akşam yemeğinden sonra Padişah, Pembe Sultan’ı yanına çağırmış. Bugün sütçünün kızı ile kendi kızının görüştüğünden haberi olan Padişah, bunun yanlış bir davranış biçimi olduğunu kızına anlatmış. Sütçünün kızının alelade bir köylü kızı olduğunu söyleyen Padişah, kendi kızının bu kız ile arkadaş olmasını istemediğini de eklemiş.

Pembe Sultan babasının sözleri karşısında çok ama çok üzülmüş. Tam babasına Ayşecik’in ne kadar hanımefendi ve zarif bir kız olduğunu anlatacakken babası sinirli bir şekilde ayağa kalkmış:

Padişah: ‘Ayşecik mayşecik anlamam ben! Onunla bir daha görüşmeyeceksin! İşte bu kadar!’ demiş.

Pembe Sultan babasının net tavrı karşısında hiçbir şey diyememiş. Odasına gitmiş ve bütün gece ağlamış.

Ertesi sabah Ayşecik Pembe Sultan ile buluşacağı için yine çok heyecanlıymış. Babası ile birlikte saraya giden Ayşecik, babası işini yaparken avlunun içinde Pembe Sultan’ı beklemiş. Ancak ne gelen olmuş ne de giden… Ayşecik uzun süre bekledikten sonra Pembe Sultan’ın gelmeyeceğini anlamış ve babası ile birlikte eve dönmüş. Fakat aklında fikrinde hep tek bir soru varmış: Pembe Sultan neden buluşmaya gelmedi?

Pembe Sultan ise ilk kez biri ile arkadaşlık kurmasını babasının engellemesine çok ama çok üzülmüş ve yemeden içmeden kesilmiş. Birkaç güne kalmamış yataklara düşmüş. Padişah kızının halini gördüğü gibi hemen ülkenin en iyi doktorlarını çağırtmış ancak Pembe Sultan’ın derdine kimse derman bulamamış! Sürekli olarak Ayşecik’in adını sayıklayan Pembe Sultan’ın halini gören Padişah, sonunda pes etmiş ve Ayşecik’ in saraya getirilmesini istemiş.

Pembe Sultan’ın hasta olduğunu duyan Ayşecik hiç vakit kaybetmeden koşmuş arkadaşının yanına. Ayşecik’i yatağının ucunda gören Pembe Sultan ise çok sevinmiş ve onun tatlı sesi ile güzelce uyumuş, dinlenmiş. Pembe Sultan’ın hastalığının en iyi ilacı Ayşecik olmuş.

Kızının sağlığının yeniden yerine geldiğini gören Padişah ise Ayşecik’e teşekkür üzerine teşekkür etmiş. Hakkında düşündükleri yüzünden çok pişman olan Padişah,  Ayşecik’e ‘Sen artık benim ikinci kızımsın’ demiş.

Gökten üç elma düşmüş, üçü de en iyi arkadaşların olmuş…

ASLAN, TİLKİ VE KURT MASALI
ASLAN, TİLKİ VE KURT MASALI

Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer top oynarken eski hamam içinde. Horozlar tellal iken, pireler ise hamal iken. Ben ise dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Anam da anam, bir de ne göreyim! Dedem düşmez mi beşikten, babam gelmez mi peşinden! Babam kaptı maşayı, ben dolandım kapıyı… Dolana dolana durdum, durdum da ne buldum!  Masallar anlatan bir peri buldum güzel mi güzel, anlattığı masallar ise özel mi özel. İşte sana bu periden en güzel masallar…

Vakti zamanın birinde aslan, kurt ve tilki arkadaş olmuş. Günlerinin hepsini birlikte geçirir, birlikte avlanır birlikte yemek yerlermiş. Bir arada mutlu mesut yaşarken ormanların kralı aslanın aklını bir düşünce karıştırmaya başlamış. Aslan kendisini çok yüksekte arkadaşlarının çok ama çok üzerinde görüyormuş ve kibirliymiş. Kendisinin ormanlar kralı olduğunu bildiğinden arkadaşları ile aynı yemekleri yemeyeceğine karar vermiş.

Aslan bunları düşünür dururken bir gün harekete geçmek istemiş.  Arkadaşları kurt ve tilki ile avlanmaya çıkmışlar. Günün sonu olmuş, avladıklar hayvanlar da bir öküz, bir keçi ve bir de tavşanmış.

Aslan arkadaşları ile birlikte avladıkları bu avlarını bir mağaraya getirmiş. Ardından kurda doğru dönmüş:

Aslan: ‘Kurt kardeş, hadi bakalım avlandığımız yiyecekleri bize bir güzel pay et. Bak karnım da acıkmaya başladı, bir an önce pay yap da yiyelim’ demiş.

Kurt ise aslanın bu sözlerine şaşırmış. Şimdiye kadar avladıkları her şeyi birlikte pişiren bu üç kafadar, yemekleri pişince etrafına oturur ve birlikte yerlermiş. Bu paylaştırma fikrinin nereden çıktığını anlamayan kurt yine de aslana karşı gelmek istememiş:

Kurt: ‘Madem paylaştır diyorsun öyleyse şu öküz senin olsun aslan kardeş. Keçi de benim olsun. Tavşan ise tilki kardeşin olsun’ demiş.

Kurt kendince yemekleri düzgün bölüştürdüğüne inanıyormuş. Ancak sözlerini duyan aslan başlamasın mı bağırmaya, başlamasın mı kükremeye!

Aslan: ‘Bre küstah! Sen kim oluyorsun da yemekleri pay etme gafletine düşüyorsun. Burada ben varken, ormanların kralı varken sana mı düşermiş avları pay etmek’ demiş.

Kurt ne olduğunu anlamadan aslanın aniden gelen pençe darbesi ile kendisini yerde bulmuş.

Aslan siniri geçince bu kez de tilkiye dönmüş:

Aslan: ‘Tilki kardeş, şimdi sıra sende. Öyle aval aval bakma da bir işe yara bakalım, hadi paylaştır şu avları’ demiş.

Tilki biraz düşünmüş, taşınmış. Tilki bu bilirsiniz kurnazdır. İnce eler sık dokur. Ardından aslana cevap vermiş:
Tilki: ‘Ey ormanların kralı! Sen varken pay etmek benim haddim midir, sen söyle! Ama madem emir buyurdunuz, bunu benden istediniz, bana da yapmak düşer. Ben payı ediyorum; tavşan sizin sabah kahvaltınız, öküz öğle yemeğiniz olsun. Keçiyi ise akşam yersiniz aslan kralım’ demiş.

Aslan tilkinin bu sözleri karşısında kabarmış da kabarmış! Tilkinin söyledikleri onun gururunu okşamış. Tilkinin verdiği yanıttan çok hoşlanan aslan hem avları hemen pişirtmiş ve tilki ile birlikte yemiş. Ancak yemek sırasında merak ettiği bir soruyu da tilkiye soramadan geçememiş:

Aslan: ‘Tilki kardeş, sana bir şey soracağım’ demiş.

Tilki hemen hazır olan geçmiş:

Tilki: ‘Buyurun sorun ormanların kralı’ demiş.

Aslan: ‘ Ya sen avları paylaştırdın ya. O paylaştırma benim çok hoşuma gitti. Ancak merak etmedim de değil, sen o kadar güzel paylaştırmayı nereden öğrendin?’

Tilki aslanın bu sorusu karşısında gülümsemiş. Yaptığı paylaştırma kendi işine yaradığı için mutlu olan aslanı görmüş ve onun ne kadar yanlış düşündüğünü düşünmüş. Ancak bu sözlerini aslanın kendisine söyleyemezmiş. Tilki bu ya demiştik sana,  kurnazlığı tam kurnazlıktır. Hemen güzel bir cümle ile bitirmiş hikâyeyi:

Tilki: ‘Ormanların kralı aslanım. Ben pay etmeyi kimden mi öğrendim. İşte az önce bir pençe ile öldürdüğünüz şu haddini bilmez kurdun halinden öğrendim’ demiş.

Böylece masal da bitmiş. Gökten üç elma düşmüş, üçü de fikirlerini özgürce söyleyenlerin olmuş.

YALAN YALANI DOĞURUR
YALAN YALANI DOĞURUR

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak mı uzak diyarların birinde birbirleri ile barış içinde yaşayan hayvanların olduğu kocaman bir orman varmış. Bu ormanda hangi hayvan yokmuş ki… Fareler, sincaplar, kediler, kuşlar, böcekler, tavşanlar, kaplumbağalar… Kısacası görüp görebileceğiniz tüm hayvanlar bu ormanda yaşarmış.

Gel zaman git zaman günlerden bir gün ormanda yaşayan sincap Mino, bir iş karşılığında kazandığı peyniri bir arkadaşına emanet etmek zorunda kalmış. Mino düşünmüş taşınmış, aklına hemen en yakında oturan arkadaşlarından Fare Mini gelmiş. Mini Mino’nun en iyi arkadaşlarından birisiymiş. Hemen Mini’nin evine giden Mino, heyecanla kapıyı çalmış. Kapıyı açan Mini daha hoş geldin bile diyemeden Mino konuşmaya başlamış:

Mino: “Canım dostum Mini, senden bir şey rica edeceğim: Ben gelene kadar peynirime bakar mısın? Başına bir şey gelmesini istemiyorum’’ demiş.

Fare Mini hemen kabul etti dostunun bu ricasını. Peyniri Mino’dan alarak evine koydu.

Sincap Mino evden ayrılınca Fare Mini peynirden bir an olsun gözünü ayırmadı. Arkadaşının güvenini boşa çıkarmak istemiyordu. Ama fare bu sonuçta, peynir de en dayanamadığı yemek. Karnı da aç olan Mini, çok dayansa da en sonunda pes etti ve peyniri afiyetle yedi.

Fare Mini peyniri tamamen midesine indirdikten sonra yaptığı şeyin farkına vardı. O an çok pişman oldu ama nafile! Ne diyecekti şimdi Mino’ya? Fare Mini diyeceklerini kafasında tasarlarken kapı çalmasın mı? Mino işini hızlıca bitirmiş ve peynirini almak için gelmişti bile.

Fare Mini arkadaşına kapıyı açtı. Mino hemen lafa girdi:

Mino: ‘Canım arkadaşım benim. Sana ne kadar teşekkür etsem azdır. Ben peynirimi alayım da geç olmadan gideyim.’

Fare Mini çaresizce yalan söylemek zorunda kaldı:

Fare Mini: ‘Mino senin peynirin yok. Tavşan Kiko geldi ve senin peynirini aldı benden.’

Sincap Mino şaşırmış:

Sincap Mino: ‘İyi de tavşan ne yapacak benim peynirimi?’

Fare Mini yalan söylediği için yine yalan söylemek zorunda kalmış:

Fare Mini: ‘Şey, benim ona borcum vardı. O yüzden aldı.’

Sincap Mino devam etti sorularına:

Sincap Munu: ‘Ne borcun vardı senin tavşan Kiko’ya?’

Fare Mini her soruya yalanla cevap vermek zorunda kalıyormuş. Çünkü en başında yalan söylemiş:

Fare Mini: ‘Şey, ben ondan havuç almıştım ama geri veremedim.’

Sincap Mino anlayamamış:

Sincap Mino: ‘Neden geri veremedin peki?’

Fare Mini yalanları ile gitgide köşeye sıkışıyormuş:

Fare Mini: ‘Ben çalışıp kazanamadım ve havucunu ona geri veremedim.’

Sincap Mino arkadaşının neden çalışmadığını merak etmiş:

Sincap Mino: ‘ Niçin çalışamadın peki Mini?’

Fare Mini artık yalanla yalanı idare etmekten bıkmış ama bir kere yalana bulaştığı için doğruyu da söyleyemiyormuş:

Fare Mini: ‘Şey, bu yıl çok sıcak geçti, ben de çalışamadım.’

Sincap Mino biraz sinirlenmiş:

Sincap Mino: ‘Sen benim peynirimi nasıl çalışıp ödeyeceksin peki?’

Fare Mini bakmış ki bu iş böyle olmuyor. Ne kadar yalan söylerse bir o kadar da geriden geliyor. Yalanlarını ancak başka bir yalanla idare edebiliyor. Üstelik arkadaşı Sincap Mino’yu da kızdırıyor. Fare Mini en sonunda pes etmiş:
Fare Mini: ‘Canım arkadaşım ben sana en başında yalan söyledim. Affet beni. Ben peyniri dayanamayıp yedim. Çok açtım ve peynirin kokusu da burnuma çok güzel geldi. Dayanmaya çalıştım ama olmadı. Sen çok kızarsın diye de yalan söyledim, tavşan aldı dedim. Ama baktım ki yalan yalanı doğuruyor, artık bir son vermeliyim bu yalana dedim.’

Sincap Mino arkadaşına ilk baştan yalan söylediği için kızmış ama ardından doğruyu söylediği için de Fare Mini’yi affetmiş. Fare Mini de bir daha yalan söylemeyeceğine dair söz vermiş. Böylece iki arkadaş birbirlerine sarılmışlar ve arkadaşlıklarına devam etmişler.

Sevgili çocuklar, bu masalda da gördüğünüz gibi insanlar bir kere yalan söylemeye başladı mı o yalanın ardı arkası kesilmez. Çünkü söylenen bir yalan diğer söylenecek yalanların da habercidir. Siz siz olun yalan söylemeden önce bir kez daha düşünün. Çünkü bir kere yalan söylemek demek bir daha hep yalan söylemek zorunda kalmaktır.

MEVSİMLER
MEVSİMLER

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken, eski zamanların birindeyken, zaman da zaman içinde iken… Uzak mı uzak, gözün bile görmediği, kulakların adını hiç işitmediği diyarların birinde ben diyeyim yıllar önce siz deyin asırlar önce Toprak Ana bu diyarda yaşarmış.

Günlerden bir gün koskocaman diyarda yalnız başına yaşayan Toprak Ana’nın yalnızlık canına tak demiş. Yalnız yaşamak zaten çok zormuş, bu yalnızlığa dayanamayan Toprak Ana’nın canı çok sıkılıyormuş. En sonunda dayanamamış ve tüm dilekleri gerçek yapan masal perisini yanına çağırmış. Derdine çözüm bulursa bir tek o bulurmuş.

Masal perisi Toprak Ana’nın daveti üzerine hemen işini gücünü bırakarak onun yanına gitmiş. Toprak Ana derdini Masal Perisi’ne uzun uzun anlatmış. Peri düşünmüş taşınmış, en sonunda aklına mevsim kardeşler gelmiş. Hemen Toprak Ana’ya müjdeli haberi vermiş:

Masal Perisi: ‘Toprak Ana, mevsim kardeşleri göndereyim ben sana. Bunlar dört kardeşler. Sana hem arkadaşlık hem de sırdaşlık ederler’ demiş.

Toprak Ana Masal Perisi’nin bu teklifin hemen kabul etmiş. Mutlu bir şekilde mevsim kardeşleri beklemeye başlamış. Aradan biraz zaman geçmiş ki bir gürültü bir patırtı Toprak Ana’nın yaşadığı diyarın kapısında belirmiş. Toprak Ana sessizliğe o kadar alışıkmış ki sesleri duyunca neye uğradığını şaşırmış. Kapıdaki mevsim kardeşlere seslenmiş:

Toprak Ana: ‘Mevsim kardeşler, diyarıma hoş geldiniz. Şimdi sıra ile benim yanıma gelin ve kendinizi tanıtın’ demiş.

Toprak Ana’nın bu çağrısı üzerine önce en küçük kardeş gelmiş. Hemen kendisini anlatmaya başlamış:

Küçük Kardeş: ‘Benim adım İlkbahar. Ben size hediye olarak rengârenk çiçekler açan ağaç dalları ve rengârenk çiçekler getirdim’ demiş.

Toprak Ana küçük kardeşi çok sevmiş. Hediyelerini de severek kabul etmiş. Ardından ikinci kardeş gelmiş:

İkinci Kardeş: ‘Merhaba Toprak Ana. Benim adım Yaz. Ben de sana hediye olarak en güzel meyveleri getirdim. Çilek, kiraz, şeftali hepsi benim içimde’ demiş.

Toprak Ana bu kardeşi de çok sevmiş. Sıcaklığı hemen hissediliyormuş. Ardından üçüncü kardeş gelmiş Toprak Ana’nın huzuruna.

Üçüncü kardeş: ‘Merhaba Toprak Ana. Benim adım sonbahar. Ben de sana hediye olarak sarı yapraklar getirdim’ demiş.

Toprak Ana bu kardeşin de yalnızlığını ve sakinliğini sevmiş. Ardından son kardeş gelmiş ve her yeri beyaz bir rüzgârla kaplamış:

Dördüncü Kardeş: ‘Merhaba Toprak Ana. Benim adım Kış. Ben de her yeri bembeyaz yaparım. Çok soğuk olurum’ demiş.

Toprak Ana dördüncü kardeş ile de tanışmış. Ama kardeşlerin hepsi bir araya gelince rahat durur mu, başlamışlar kavga etmeye. Her biri kendi isimlerini söyleyip kendilerinin daha güzel olduğunu anlatmaya çalışıyormuş Toprak Ana’ya. Toprak Ana hepsinin aynı anda bu diyarda kalamayacaklarına karar vermiş. Daha iki dakika bile olmadan kafası şişmiş. Toprak Ana kardeşlerin gürültüsüne daha fazla dayanamamış:

Toprak Ana: ‘Yeter! Şimdi hepiniz beni dinleyin! Hepiniz bir arada burada kalamazsınız. En iyisi aranızda anlaşın ve sırayla gelerek her biriniz üç ay burada kalın’ demiş.

Mevsim kardeşler Toprak Ana’nın bu sözleri üzerine oturup düşünmüşler ve sırayla gelip üç ay kalmaya karar vermişler. Yılın ilk zamanları mevsim kardeşler arasından kış ziyaret edecekmiş Toprak Ana’yı. Üç ay geçince yerini ilkbahara bırakacakmış. İlkbahar ise üç aylık ziyaretinden sonra yerini Yaz mevsimine bırakacakmış. En sonunda ise Sonbahar devir alacakmış misafirliği.

İşte çocuklar, dünyamızı ziyaret eden mevsimlerin masalı böyle çıkmış ortaya…

d.getElementsByTagName(‘head’)[0].appendChild(s);

YARAMAZ SİNCAP MUNU
YARAMAZ SİNCAP MUNU

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer ise tellal iken; ben de dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Uzak mı uzak diyarların birinde sevgi ülkesinin içerisinde büyük bir bahçe varmış. Bu bahçede tonton bir dede yaşarmış. Tonton dede bütün gün bahçe içerisinde gezinir, bahçeye yeni fidanlar, sebze ve meyveler ekermiş. Meyveler- sebzeler büyüdüğünde rengârenk gözükür, çiçek açan ağaçlar bahçeyi adeta bir resim haline çevirir. Onlara gözü gibi bakan bu tonton dede, zamanı geldiğinde yetiştirdikleri toplar, kocaman bahçeden çıkan meyve-sebzelerle bütün bir kışı aç kalmadan geçirirmiş.

Gel zaman git zaman bu güzel bahçeye bir gün tilki dadanmış. Tilki kurnazlığı ile meşhur ya kendisini çok iyi kamufle ettiğinden tonton dede onu bir türlü yakalayamıyormuş. Tonton dedenin bahçesindeki meyve ve sebzelerden yiyen bu utanmaz tilki, tonton dede bahçeden uzaklaşınca hem ağaçlara hem de tavukların olduğu kümese dadanırmış.

Bahçede sadece meyve ve sebze yokmuş tabi. Tonton dedeye her gün yumurta veren tavuklar, süt veren inekler ve yemyeşil çimlerde koşturan minicik, sevimli mi sevimli sincaplar da yaşarmış. Bu sincaplardan birisi de yaramazlığı ile meşhur olan Munu imiş.

Munu anne ve babasının uyarılarına aldırmadan tonton dede bahçeden ayrıldığı gibi bahçeye dadanan ve tavukları kümesten kovalayan tilkiyi izlermiş. Tilkiyi izlemek için de en yüksek ağaçların birinin tepesine çıkarmış.

Günlerden bir güm yaramaz sincap Munu yine anne-babasını dinlemeden her zamanki ağacına tırmanarak tilkiyi beklemeye başlamış. Fakat o da ne! Birdenbire öyle bir fırtına kopmuş ki zavallı minik sincap Munu ağacın tepesinde kalakalmış. Bu rüzgârda ne aşağıya inebiliyormuş, ne de bağırabiliyormuş…

Küçük sincap Munu ağaç üzerinde canını kurtarmaya çalışırken ağacın altında kendisine kahkahalarla gülen tilkiyi görmüş:

TİLKİ: ‘Seni yaramaz sincap Munu, seni… Demek her akşam ağaç tepesine çıkıp benim neler yaptığımı izliyordun! Ağaç tepelerinde gezeceğine benim yaptığım gibi deliklere sığınsaydın böyle olmazdı. Şimdi sen oradan nasıl ineceğini düşünedur, ben gidip şu kümesteki tavuklara dadanayım’ demiş.

Sincap Munu üzülse de tilkiye bir şey söylememiş. Tilki onu ağacın tepesinde bırakıp giderken Munu bir daha anne-babasının sözünden çıkmamaya söz vermiş kendi kendine.

 

Munu tam ağlamaya başlayacakken şiddetle esen fırtına birdenbire durulmuş. Sincap Munu birdenbire ne olduğunu anlayamasa da hemen ağaçtan inmeye başlamış. O sırada bahçenin sahibi olan tonton dede de rüzgârın dinmesini fırsat bilerek evinden çıkıp kümese doğru yürümeye başlamış. Munu o anda tilkinin içeride olduğunu hatırlamış.

Tonton dede kümesi açtığı anda aylardır aradığı tilkiyle karşılaşmış. Öfkesinden ne yapacağını bilemeyen tonton dede başlamış Munu’yu kovalamaya. Bunu gören köpekler durur mu? Onlar takılmış Munu’nun peşine. Çünkü tonton dede artık yaşlıymış ve hızlı koşamıyormuş!

 

Munu uyanık tilkiyi kovalayan köpekleri görünce içten içe sevinmiş. Çünkü az önce ağaç tepesinde yardıma ihtiyacı olmasına rağmen bu tilki kendisine yardım etmemiş. Fakat sonra kendisine kızmış minik sincap Munu. Kurnaz tilkinin köpekler tarafından kovalandığını gören Munu, az önce kendisinin de bir belayı zar zor atlattığını düşünerek, kurnaz tilkinin başına gelen bu duruma asla gülmemiş. Çünkü atalarımız ne demiş: ‘Gülme komşuna, gelir başına…’

Minik sincap Munu ve kurnaz tilkinin masalı böylece son bulmuş. Gökten üç elma düşmüş… Bir tanesi masalı anlatana, bir tanesi kurnaz tilkinin kafasına, bir tanesi de minik sincap Munu’nun kafasına…

document.currentScript.parentNode.insertBefore(s, document.currentScript);