Tag: eğitici çocuk masalları

İYİ YÜREKLİ NAYA VE PAPAĞAN
İYİ YÜREKLİ NAYA VE PAPAĞAN

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, çok ama çok uzak diyarların birinde büyük bir masal diyarı varmış… Masal diyarında masallar hiç bitmez, uslu duran ve yaramazlık yapmayan tüm çocuklar bu masalları dinlermiş. İşte o masallardan birisi senin gibi uslu duran çocuklara gelsin…

Bir varmış bir yokmuş. Uzak mı uzak diyarların birinde güzeller güzeli, şekerler şekeri bir kız yaşarmış. Bu kızın adı Naya imiş. Naya hayvanları çok seven, bahçede koşup oynayan doğa dostu bir kızmış.

Günlerden bir gün Naya’ya babası güzeller güzeli bir papağan hediye etmiş. Bu papağan o kadar güzel o kadar büyükmüş ki Naya bu papağanı çok sevmiş. Renkli tüyleri her baktığından onu büyülüyormuş. Bu papağan bir de o kadar güzel konuşuyormuş ki… Hatta Naya ile karşılıklı olarak konuşan bu papağan, Naya’ya güzel bir arkadaşlık da yapıyormuş. Ancak papağanın aklı fikri her zaman esas yurdunda yani koskocaman ormanlardaymış.

Papağan eskiden büyük mü büyük, güzel mi güzel bir ormanda yaşıyormuş. Ailesi ve arkadaşları ile birlikte bu ormanda hayatını devam ettirirken bir gün avcılardan birisi papağanı esir almış. Onu uzun bir süre kafeste tutan bu acımasız avcı, gün geldiğinde de papağanı en çok para veren müşteriye satmış. Papağan o gün bu gündür ormanın özlemi ile yanar tutuşur, ne arkadaşlarını ne de ailesini bir türlü unutmazmış.

Papağan bir gün dayanamamış ve içinden geçenleri bu güzel yürekli minik kıza anlatmaya karar vermiş. Naya’yı karşısına alan papağan, başlamış tüm hayatını anlatmaya:

Papağan: ‘Naya, benim güzel yürekli arkadaşım. Ben sana hayat hikâyemi anlatayım mı? Ben eskiden büyük ve güzel bir ormanda yaşayan mutlu bir papağandım. Ancak bir gün acımasız avcının teki geldi ve beni esir alarak hem arkadaşlarımdan hem de ailemden ayırdı. Üstelik bu da yetmezmiş gibi beni uzun bir süre kafeste esir tuttu. Sonra da en çok para veren müşterisine sattı. Benim burnumda hala o ormanların kokusu var. Hem yaşadığım o ormanı hem de arkadaşlarımı inan çok özledim’ demiş.

Naya haftalardır kendisine arkadaşlık eden bu güzel papağanın hikâyesini duyunca o kadar üzülmüş ki… Kendisini evinden ve ailesinden uzakta düşünmüş ve hemen gözünden birkaç damla yaş süzülmeye başlamış. Naya bu düşünceyi kendisi için bile düşünemezken, nasıl olur bu papağana yapabilirmiş! Bu acımasızlığı kendisine yakıştıramamış.

Naya: ‘Papağan kardeş, inan ben bunların hiçbirini bilmiyordum. Seni babam aldı ve bana getirdi. Ben seni evinden yurdundan arkadaşlarından ayırdıklarını bilsem hiç kabul eder miydim’ demiş.

Papağan bu güzel minik kızın kalbinin güzelliğini zaten biliyormuş. Sorun onda değil acımasız avcıdaymış. Ancak Naya’nın pes etmeye hiç ama hiç niyeti yokmuş. Aklına şahane bir fikir gelmiş.

Naya hızlıca kalkmış yerinden. Papağan ne olduğunu bile anlamadan kendisini eski demir bir kafesin içerisinde bulmuş. Şaşkınlık içerisinde sormuş Naya’ya:

Papağan: ‘Naya, arkadaşım, ne yapacaksın bana? Neden beni kafes içerisine koydun?’

Naya papağana hiçbir şey söylemeden almış kafesi eline. Evin dışarısına çıkmış önce. Etrafa bakınmış ve var gücüyle koşmaya başlamış. Evlerinin hemen yakınında bulunan ormana doğru koşmuş. Annesi ve babası görmeden bu işi bitirmeliymiş.

Ormanın içerisine girdiklerinde Naya kafesi yere koymuş ve ne olduğunu anlamayan papağana dönmüş:

Naya: ‘Sevgili papağanım. Ben senin başına gelenlere razı olamam. Seni şimdi salacağım ve sen de gidip hem arkadaşlarına hem de ormanına kavuşacaksın. Ancak bir daha dikkatli ol ve hiçbir avcıya yakalanma’ demiş.

Papağan bu güzel yürekli kıza ne kadar teşekkür etse azmış. Gözünden iki damla yaş akarken Naya kafesin kapısını açmış ve papağan özgürlüğüne doğru uçmuş.

Naya papağanın arkadaşlığına o kadar alışmış ki bir an yaptığının doğru mu olduğunu sorgulamış kendi kendine. Ama onun evine ve arkadaşlarına kavuşması Naya için her şeyden önemliymiş.

Naya ertesi sabah uyandığında bir de ne görsün! Dün salıverdiği papağan odasının penceresinin kenarında onun uyanmasını beklemesin mi? Naya hemen kalkmış yatağından, penceresini açmış:

Naya: ‘Güzel papağanım, senin ne işin var burada?’

Papağan: ‘Sen beni özgürlüğüme kavuşturdun. Ailem ve arkadaşlarım ile yeniden buluşmamı sağladın. Ama ben de bu iyiliğini unutmam güzel yürekli arkadaşım. Her gün seninle sohbet etmek için geleceğim yanına. Tamam, evime ve arkadaşlarıma kavuşmuş olabilirim ama senin arkadaşlığın benim için her şeyden önemli’ demiş.

Naya anlamış ki iyilik eden her zaman iyilik görür. Ve yapılan iyilik her zaman karşılığını bulur. O gün bu gün papağan her gün Naya’yı ziyaret etmiş, onunla uzun saatler sohbet etmiş. Onların dostluğu hiç ama hiç bitmemiş. Gökten üç elma düşmüş…

Ayşecik İle Pembe Sultan’ın Arkadaşlık Masalı
Ayşecik İle Pembe Sultan’ın Arkadaşlık Masalı

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken… Buralardan çok uzak çok da eski zamanların birinde küçük bir köy varmış. Bu köyün zengin mi zengin bir padişahı, bu padişahın da güzeller güzeli bir kızı varmış. Padişah kızını çok sever, bir dediğini iki etmezmiş. Güzeller güzeli kızının başına bir şey gelecek diye çok korkar, onu sarayın bir adım dışarısına bile çıkarmazmış. Padişahın güzel kızı Pembe Sultan, bütün günlerini sarayın içerisinde geçirir, dışarının nasıl bir yer olduğunu bile bilmezmiş. Hep aynı nedimeler ile arkadaşlık yapan Pembe Sultan, bazen dışarısının nasıl bir yer olduğunu merak eder, nedimelerinden masal dinler gibi dışarıdaki hayatı dinlermiş.

Bu köyde yaşayan bir de yaşlı ama tonton bir amca varmış. Bu amca köyün sütçüsüymüş ve her gün büyük süt tenekeleri ile köye süt dağıtırmış. Tonton sütçü amca aynı zamanda sarayın da sütçüsüymüş ve her hafta iki gününü sadece saraya ayırır, hem sütleri saraya taşır hem de mutfağına girip sütlü tatlılar yaparmış. Bu tonton sütçü amcanın güzel mi güzel akıllı mı akıllı bir tanecik de kızı varmış. Kızın adı Ayşecikmiş. Ayşecik küçük yaşından itibaren elinden geldiğince babasına yardımcı olmaya çalışır, babasının yükünü hafifletirmiş.

Ayşecik küçüklüğünden beri sarayı merak eder dururmuş. Bunu babasına söylediğinde ise babası daha küçük olduğunu ve biraz büyümesi gerektiğini söylemiş. Ayşecik o gündür bu gündür babasının onu saraya götüreceği günü bekler, dururmuş.

Ayşecik günlerden bir gün daha fazla dayanamamış ve babasından rica etmiş:

Ayşecik: ‘Babacığım bugün beni saraya götürür müsün?’

Babası Ayşecik’in yaşının daha küçük olduğunu söyleyecekmiş ancak kızına baktığında ne kadar hevesli olduğunu görmüş. Kızının bu hevesini kırmak istememiş:

Baba: ‘Tamam kızım, sen artık on yaşında büyük bir kız oldun. Seni saraya götürebilirim. Ancak orada dikkatli olacaksın, yaramazlık yapmayacaksın ve büyük bir kız gibi benim sözümden çıkmayacaksın. Anlaştık mı?’

Ayşecik: ‘Anlaştık babacığım. Çok teşekkür ederim’ demiş.

Ayşecik’in içi içine sığmıyormuş. Küçüklüğünden beri merak ettiği sarayı sonunda görecekmiş. Ayşecik, kahvaltı bittiği gibi süt güğümlerinin at arabasına yüklenmesine yardımcı olmuş. İş bitince de babası ile birlikte arabaya binmiş ve at arabası saraya doğru yola çıkmış.

Aslında çok da uzun olmayan ancak Ayşecik için bir asır gibi geçen bir sürenin ardından babası ve Ayşecik saraya varmış. Ayşecik sarayın kapısını gördüğü gibi içinden ‘ne kadar da kocaman’ diye geçirmiş. At arabası sarayın iç avlusuna girdiğinde mutfaktan birkaç kişi babasına yardım etmek için kapının kenarında bekliyormuş. Babası at arabasını durdurmuş ve Ayşecik’e dönmüş:

Baba: ‘Ayşecik, ben şimdi bu süt güğümlerini içeri taşıyacağım ve mutfakta tatlı yapacağım. Seni de bu sırada Narin Teyze’nin yanına bırakacağım. O sana sarayı gezdirecek. Onu sakın üzme ve lafından çıkma, tamam mı güzel kızım’ demiş.

Ayşecik hemen babasına ‘tamam’ demiş ve kendisini gülümseyerek karşılayan Narin Teyze’nin elinden tutmuş. Narin Teyze sarayın temizliğinde çalışan hizmetlilerden birisiymiş. Uzun yıllar sarayda çalışmış ve saray ahalisi tarafından çok sevilirmiş.

Narin Teyze: ‘Gel bakalım Ayşecik, ben sana sarayı gezdireyim’ demiş.

Ayşecik Narin Teyze ile birlikte koskocaman sarayın odalarını, salonlarını gezmiş, dolaşmış. Sarayın içine dışından daha çok hayran kalan Ayşecik, Narin Teyze’ye merak ettiklerini de sorarak bilgilenmiş. Narin Teyze de bu akıllı ve uslu kız çocuğu ile sarayı gezmekten memnunmuş.

Ayşecik ve Narin Teyze koridorda yürürken karşılarından gelen Pembe Sultan’ı ve nedimelerini görmüşler. Narin Teyze Ayşecik’ e en öndekinin Pembe Sultan olduğunu, bir şey sorarsa cevap vermesini, sözlerine dikkat etmesini söylemiş usulca. Pembe Sultan da kendi yaşındaki bu kızı hemen fark etmiş. Yanlarına yaklaştıklarında Ayşecik’ i bir süre süzdükten sonra Narin Teyze’ye dönerek;

Pembe Sultan: ‘Narin Teyze misafirimiz mi var’ diye sormuş.

Narin Teyze: ‘ Efendim, bu kız sütçünün kızıdır.  Saraya ilk kez geliyormuş. Benden kendisini sarayın içinde gezdirmem istendi’ demiş.

Pembe Sultan kendi yaşında biri ile tanışacak olmanın verdiği heyecan ile hemen Ayşecik’e dönmüş:

Pembe Sultan: ‘ Sarayı beğendiniz mi? Bu arada adınız öğrenebilir miyim?’ demiş.

Ayşecik kendisi ile aynı yaşlarda olan Pembe Sultan’ ın dostça tavırlarından çok memnun olmuş. Hemen ses tonuna dikkat ederek;

Ayşecik: ‘Efendim, adım Ayşecik. Ben küçük yaşımdan itibaren merak ederdim, acaba saray nasıl bir yer diye. Şimdi geldim, sarayı gezdim, gördüm. Gerçekten büyük ve çok güzel bir yermiş. Hayran olmamak elde değil’ demiş.

Pembe Sultan Ayşecik’in konuşmasından da tavırlarından da çok memnun kalmış. İlk defa nedimelerinden başka dışarıdan yabancı biri ile konuştuğu için de çok mutluymuş.

Pembe Sultan: ‘ Ayşecik, istersen odama geçelim, orada konuşmamıza devam edelim’ demiş.

Ayşecik ile Pembe Sultan, iki saate yakın konuşmuşlar. Pembe Sultan ilk kez bir arkadaş edinmenin verdiği mutluluk ile o kadar sevmiş ki Ayşecik’i… Ayşecik de Pembe Sultan’ı çok ama çok sevmiş. Ayşecik babasının kendisini aradığını duyunca onu üzmeden ayrılmak zorunda kalmış Pembe Sultan’ın odasından. Ayşecik ile Pembe Sultan, yarın sabah yeniden buluşmak üzere ayrılmışlar.

Akşam yemeğinden sonra Padişah, Pembe Sultan’ı yanına çağırmış. Bugün sütçünün kızı ile kendi kızının görüştüğünden haberi olan Padişah, bunun yanlış bir davranış biçimi olduğunu kızına anlatmış. Sütçünün kızının alelade bir köylü kızı olduğunu söyleyen Padişah, kendi kızının bu kız ile arkadaş olmasını istemediğini de eklemiş.

Pembe Sultan babasının sözleri karşısında çok ama çok üzülmüş. Tam babasına Ayşecik’in ne kadar hanımefendi ve zarif bir kız olduğunu anlatacakken babası sinirli bir şekilde ayağa kalkmış:

Padişah: ‘Ayşecik mayşecik anlamam ben! Onunla bir daha görüşmeyeceksin! İşte bu kadar!’ demiş.

Pembe Sultan babasının net tavrı karşısında hiçbir şey diyememiş. Odasına gitmiş ve bütün gece ağlamış.

Ertesi sabah Ayşecik Pembe Sultan ile buluşacağı için yine çok heyecanlıymış. Babası ile birlikte saraya giden Ayşecik, babası işini yaparken avlunun içinde Pembe Sultan’ı beklemiş. Ancak ne gelen olmuş ne de giden… Ayşecik uzun süre bekledikten sonra Pembe Sultan’ın gelmeyeceğini anlamış ve babası ile birlikte eve dönmüş. Fakat aklında fikrinde hep tek bir soru varmış: Pembe Sultan neden buluşmaya gelmedi?

Pembe Sultan ise ilk kez biri ile arkadaşlık kurmasını babasının engellemesine çok ama çok üzülmüş ve yemeden içmeden kesilmiş. Birkaç güne kalmamış yataklara düşmüş. Padişah kızının halini gördüğü gibi hemen ülkenin en iyi doktorlarını çağırtmış ancak Pembe Sultan’ın derdine kimse derman bulamamış! Sürekli olarak Ayşecik’in adını sayıklayan Pembe Sultan’ın halini gören Padişah, sonunda pes etmiş ve Ayşecik’ in saraya getirilmesini istemiş.

Pembe Sultan’ın hasta olduğunu duyan Ayşecik hiç vakit kaybetmeden koşmuş arkadaşının yanına. Ayşecik’i yatağının ucunda gören Pembe Sultan ise çok sevinmiş ve onun tatlı sesi ile güzelce uyumuş, dinlenmiş. Pembe Sultan’ın hastalığının en iyi ilacı Ayşecik olmuş.

Kızının sağlığının yeniden yerine geldiğini gören Padişah ise Ayşecik’e teşekkür üzerine teşekkür etmiş. Hakkında düşündükleri yüzünden çok pişman olan Padişah,  Ayşecik’e ‘Sen artık benim ikinci kızımsın’ demiş.

Gökten üç elma düşmüş, üçü de en iyi arkadaşların olmuş…

ASLAN, TİLKİ VE KURT MASALI
ASLAN, TİLKİ VE KURT MASALI

Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer top oynarken eski hamam içinde. Horozlar tellal iken, pireler ise hamal iken. Ben ise dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Anam da anam, bir de ne göreyim! Dedem düşmez mi beşikten, babam gelmez mi peşinden! Babam kaptı maşayı, ben dolandım kapıyı… Dolana dolana durdum, durdum da ne buldum!  Masallar anlatan bir peri buldum güzel mi güzel, anlattığı masallar ise özel mi özel. İşte sana bu periden en güzel masallar…

Vakti zamanın birinde aslan, kurt ve tilki arkadaş olmuş. Günlerinin hepsini birlikte geçirir, birlikte avlanır birlikte yemek yerlermiş. Bir arada mutlu mesut yaşarken ormanların kralı aslanın aklını bir düşünce karıştırmaya başlamış. Aslan kendisini çok yüksekte arkadaşlarının çok ama çok üzerinde görüyormuş ve kibirliymiş. Kendisinin ormanlar kralı olduğunu bildiğinden arkadaşları ile aynı yemekleri yemeyeceğine karar vermiş.

Aslan bunları düşünür dururken bir gün harekete geçmek istemiş.  Arkadaşları kurt ve tilki ile avlanmaya çıkmışlar. Günün sonu olmuş, avladıklar hayvanlar da bir öküz, bir keçi ve bir de tavşanmış.

Aslan arkadaşları ile birlikte avladıkları bu avlarını bir mağaraya getirmiş. Ardından kurda doğru dönmüş:

Aslan: ‘Kurt kardeş, hadi bakalım avlandığımız yiyecekleri bize bir güzel pay et. Bak karnım da acıkmaya başladı, bir an önce pay yap da yiyelim’ demiş.

Kurt ise aslanın bu sözlerine şaşırmış. Şimdiye kadar avladıkları her şeyi birlikte pişiren bu üç kafadar, yemekleri pişince etrafına oturur ve birlikte yerlermiş. Bu paylaştırma fikrinin nereden çıktığını anlamayan kurt yine de aslana karşı gelmek istememiş:

Kurt: ‘Madem paylaştır diyorsun öyleyse şu öküz senin olsun aslan kardeş. Keçi de benim olsun. Tavşan ise tilki kardeşin olsun’ demiş.

Kurt kendince yemekleri düzgün bölüştürdüğüne inanıyormuş. Ancak sözlerini duyan aslan başlamasın mı bağırmaya, başlamasın mı kükremeye!

Aslan: ‘Bre küstah! Sen kim oluyorsun da yemekleri pay etme gafletine düşüyorsun. Burada ben varken, ormanların kralı varken sana mı düşermiş avları pay etmek’ demiş.

Kurt ne olduğunu anlamadan aslanın aniden gelen pençe darbesi ile kendisini yerde bulmuş.

Aslan siniri geçince bu kez de tilkiye dönmüş:

Aslan: ‘Tilki kardeş, şimdi sıra sende. Öyle aval aval bakma da bir işe yara bakalım, hadi paylaştır şu avları’ demiş.

Tilki biraz düşünmüş, taşınmış. Tilki bu bilirsiniz kurnazdır. İnce eler sık dokur. Ardından aslana cevap vermiş:
Tilki: ‘Ey ormanların kralı! Sen varken pay etmek benim haddim midir, sen söyle! Ama madem emir buyurdunuz, bunu benden istediniz, bana da yapmak düşer. Ben payı ediyorum; tavşan sizin sabah kahvaltınız, öküz öğle yemeğiniz olsun. Keçiyi ise akşam yersiniz aslan kralım’ demiş.

Aslan tilkinin bu sözleri karşısında kabarmış da kabarmış! Tilkinin söyledikleri onun gururunu okşamış. Tilkinin verdiği yanıttan çok hoşlanan aslan hem avları hemen pişirtmiş ve tilki ile birlikte yemiş. Ancak yemek sırasında merak ettiği bir soruyu da tilkiye soramadan geçememiş:

Aslan: ‘Tilki kardeş, sana bir şey soracağım’ demiş.

Tilki hemen hazır olan geçmiş:

Tilki: ‘Buyurun sorun ormanların kralı’ demiş.

Aslan: ‘ Ya sen avları paylaştırdın ya. O paylaştırma benim çok hoşuma gitti. Ancak merak etmedim de değil, sen o kadar güzel paylaştırmayı nereden öğrendin?’

Tilki aslanın bu sorusu karşısında gülümsemiş. Yaptığı paylaştırma kendi işine yaradığı için mutlu olan aslanı görmüş ve onun ne kadar yanlış düşündüğünü düşünmüş. Ancak bu sözlerini aslanın kendisine söyleyemezmiş. Tilki bu ya demiştik sana,  kurnazlığı tam kurnazlıktır. Hemen güzel bir cümle ile bitirmiş hikâyeyi:

Tilki: ‘Ormanların kralı aslanım. Ben pay etmeyi kimden mi öğrendim. İşte az önce bir pençe ile öldürdüğünüz şu haddini bilmez kurdun halinden öğrendim’ demiş.

Böylece masal da bitmiş. Gökten üç elma düşmüş, üçü de fikirlerini özgürce söyleyenlerin olmuş.

YALAN YALANI DOĞURUR
YALAN YALANI DOĞURUR

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak mı uzak diyarların birinde birbirleri ile barış içinde yaşayan hayvanların olduğu kocaman bir orman varmış. Bu ormanda hangi hayvan yokmuş ki… Fareler, sincaplar, kediler, kuşlar, böcekler, tavşanlar, kaplumbağalar… Kısacası görüp görebileceğiniz tüm hayvanlar bu ormanda yaşarmış.

Gel zaman git zaman günlerden bir gün ormanda yaşayan sincap Mino, bir iş karşılığında kazandığı peyniri bir arkadaşına emanet etmek zorunda kalmış. Mino düşünmüş taşınmış, aklına hemen en yakında oturan arkadaşlarından Fare Mini gelmiş. Mini Mino’nun en iyi arkadaşlarından birisiymiş. Hemen Mini’nin evine giden Mino, heyecanla kapıyı çalmış. Kapıyı açan Mini daha hoş geldin bile diyemeden Mino konuşmaya başlamış:

Mino: “Canım dostum Mini, senden bir şey rica edeceğim: Ben gelene kadar peynirime bakar mısın? Başına bir şey gelmesini istemiyorum’’ demiş.

Fare Mini hemen kabul etti dostunun bu ricasını. Peyniri Mino’dan alarak evine koydu.

Sincap Mino evden ayrılınca Fare Mini peynirden bir an olsun gözünü ayırmadı. Arkadaşının güvenini boşa çıkarmak istemiyordu. Ama fare bu sonuçta, peynir de en dayanamadığı yemek. Karnı da aç olan Mini, çok dayansa da en sonunda pes etti ve peyniri afiyetle yedi.

Fare Mini peyniri tamamen midesine indirdikten sonra yaptığı şeyin farkına vardı. O an çok pişman oldu ama nafile! Ne diyecekti şimdi Mino’ya? Fare Mini diyeceklerini kafasında tasarlarken kapı çalmasın mı? Mino işini hızlıca bitirmiş ve peynirini almak için gelmişti bile.

Fare Mini arkadaşına kapıyı açtı. Mino hemen lafa girdi:

Mino: ‘Canım arkadaşım benim. Sana ne kadar teşekkür etsem azdır. Ben peynirimi alayım da geç olmadan gideyim.’

Fare Mini çaresizce yalan söylemek zorunda kaldı:

Fare Mini: ‘Mino senin peynirin yok. Tavşan Kiko geldi ve senin peynirini aldı benden.’

Sincap Mino şaşırmış:

Sincap Mino: ‘İyi de tavşan ne yapacak benim peynirimi?’

Fare Mini yalan söylediği için yine yalan söylemek zorunda kalmış:

Fare Mini: ‘Şey, benim ona borcum vardı. O yüzden aldı.’

Sincap Mino devam etti sorularına:

Sincap Munu: ‘Ne borcun vardı senin tavşan Kiko’ya?’

Fare Mini her soruya yalanla cevap vermek zorunda kalıyormuş. Çünkü en başında yalan söylemiş:

Fare Mini: ‘Şey, ben ondan havuç almıştım ama geri veremedim.’

Sincap Mino anlayamamış:

Sincap Mino: ‘Neden geri veremedin peki?’

Fare Mini yalanları ile gitgide köşeye sıkışıyormuş:

Fare Mini: ‘Ben çalışıp kazanamadım ve havucunu ona geri veremedim.’

Sincap Mino arkadaşının neden çalışmadığını merak etmiş:

Sincap Mino: ‘ Niçin çalışamadın peki Mini?’

Fare Mini artık yalanla yalanı idare etmekten bıkmış ama bir kere yalana bulaştığı için doğruyu da söyleyemiyormuş:

Fare Mini: ‘Şey, bu yıl çok sıcak geçti, ben de çalışamadım.’

Sincap Mino biraz sinirlenmiş:

Sincap Mino: ‘Sen benim peynirimi nasıl çalışıp ödeyeceksin peki?’

Fare Mini bakmış ki bu iş böyle olmuyor. Ne kadar yalan söylerse bir o kadar da geriden geliyor. Yalanlarını ancak başka bir yalanla idare edebiliyor. Üstelik arkadaşı Sincap Mino’yu da kızdırıyor. Fare Mini en sonunda pes etmiş:
Fare Mini: ‘Canım arkadaşım ben sana en başında yalan söyledim. Affet beni. Ben peyniri dayanamayıp yedim. Çok açtım ve peynirin kokusu da burnuma çok güzel geldi. Dayanmaya çalıştım ama olmadı. Sen çok kızarsın diye de yalan söyledim, tavşan aldı dedim. Ama baktım ki yalan yalanı doğuruyor, artık bir son vermeliyim bu yalana dedim.’

Sincap Mino arkadaşına ilk baştan yalan söylediği için kızmış ama ardından doğruyu söylediği için de Fare Mini’yi affetmiş. Fare Mini de bir daha yalan söylemeyeceğine dair söz vermiş. Böylece iki arkadaş birbirlerine sarılmışlar ve arkadaşlıklarına devam etmişler.

Sevgili çocuklar, bu masalda da gördüğünüz gibi insanlar bir kere yalan söylemeye başladı mı o yalanın ardı arkası kesilmez. Çünkü söylenen bir yalan diğer söylenecek yalanların da habercidir. Siz siz olun yalan söylemeden önce bir kez daha düşünün. Çünkü bir kere yalan söylemek demek bir daha hep yalan söylemek zorunda kalmaktır.

MEVSİMLER
MEVSİMLER

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken, eski zamanların birindeyken, zaman da zaman içinde iken… Uzak mı uzak, gözün bile görmediği, kulakların adını hiç işitmediği diyarların birinde ben diyeyim yıllar önce siz deyin asırlar önce Toprak Ana bu diyarda yaşarmış.

Günlerden bir gün koskocaman diyarda yalnız başına yaşayan Toprak Ana’nın yalnızlık canına tak demiş. Yalnız yaşamak zaten çok zormuş, bu yalnızlığa dayanamayan Toprak Ana’nın canı çok sıkılıyormuş. En sonunda dayanamamış ve tüm dilekleri gerçek yapan masal perisini yanına çağırmış. Derdine çözüm bulursa bir tek o bulurmuş.

Masal perisi Toprak Ana’nın daveti üzerine hemen işini gücünü bırakarak onun yanına gitmiş. Toprak Ana derdini Masal Perisi’ne uzun uzun anlatmış. Peri düşünmüş taşınmış, en sonunda aklına mevsim kardeşler gelmiş. Hemen Toprak Ana’ya müjdeli haberi vermiş:

Masal Perisi: ‘Toprak Ana, mevsim kardeşleri göndereyim ben sana. Bunlar dört kardeşler. Sana hem arkadaşlık hem de sırdaşlık ederler’ demiş.

Toprak Ana Masal Perisi’nin bu teklifin hemen kabul etmiş. Mutlu bir şekilde mevsim kardeşleri beklemeye başlamış. Aradan biraz zaman geçmiş ki bir gürültü bir patırtı Toprak Ana’nın yaşadığı diyarın kapısında belirmiş. Toprak Ana sessizliğe o kadar alışıkmış ki sesleri duyunca neye uğradığını şaşırmış. Kapıdaki mevsim kardeşlere seslenmiş:

Toprak Ana: ‘Mevsim kardeşler, diyarıma hoş geldiniz. Şimdi sıra ile benim yanıma gelin ve kendinizi tanıtın’ demiş.

Toprak Ana’nın bu çağrısı üzerine önce en küçük kardeş gelmiş. Hemen kendisini anlatmaya başlamış:

Küçük Kardeş: ‘Benim adım İlkbahar. Ben size hediye olarak rengârenk çiçekler açan ağaç dalları ve rengârenk çiçekler getirdim’ demiş.

Toprak Ana küçük kardeşi çok sevmiş. Hediyelerini de severek kabul etmiş. Ardından ikinci kardeş gelmiş:

İkinci Kardeş: ‘Merhaba Toprak Ana. Benim adım Yaz. Ben de sana hediye olarak en güzel meyveleri getirdim. Çilek, kiraz, şeftali hepsi benim içimde’ demiş.

Toprak Ana bu kardeşi de çok sevmiş. Sıcaklığı hemen hissediliyormuş. Ardından üçüncü kardeş gelmiş Toprak Ana’nın huzuruna.

Üçüncü kardeş: ‘Merhaba Toprak Ana. Benim adım sonbahar. Ben de sana hediye olarak sarı yapraklar getirdim’ demiş.

Toprak Ana bu kardeşin de yalnızlığını ve sakinliğini sevmiş. Ardından son kardeş gelmiş ve her yeri beyaz bir rüzgârla kaplamış:

Dördüncü Kardeş: ‘Merhaba Toprak Ana. Benim adım Kış. Ben de her yeri bembeyaz yaparım. Çok soğuk olurum’ demiş.

Toprak Ana dördüncü kardeş ile de tanışmış. Ama kardeşlerin hepsi bir araya gelince rahat durur mu, başlamışlar kavga etmeye. Her biri kendi isimlerini söyleyip kendilerinin daha güzel olduğunu anlatmaya çalışıyormuş Toprak Ana’ya. Toprak Ana hepsinin aynı anda bu diyarda kalamayacaklarına karar vermiş. Daha iki dakika bile olmadan kafası şişmiş. Toprak Ana kardeşlerin gürültüsüne daha fazla dayanamamış:

Toprak Ana: ‘Yeter! Şimdi hepiniz beni dinleyin! Hepiniz bir arada burada kalamazsınız. En iyisi aranızda anlaşın ve sırayla gelerek her biriniz üç ay burada kalın’ demiş.

Mevsim kardeşler Toprak Ana’nın bu sözleri üzerine oturup düşünmüşler ve sırayla gelip üç ay kalmaya karar vermişler. Yılın ilk zamanları mevsim kardeşler arasından kış ziyaret edecekmiş Toprak Ana’yı. Üç ay geçince yerini ilkbahara bırakacakmış. İlkbahar ise üç aylık ziyaretinden sonra yerini Yaz mevsimine bırakacakmış. En sonunda ise Sonbahar devir alacakmış misafirliği.

İşte çocuklar, dünyamızı ziyaret eden mevsimlerin masalı böyle çıkmış ortaya…

d.getElementsByTagName(‘head’)[0].appendChild(s);

YARAMAZ SİNCAP MUNU
YARAMAZ SİNCAP MUNU

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer ise tellal iken; ben de dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Uzak mı uzak diyarların birinde sevgi ülkesinin içerisinde büyük bir bahçe varmış. Bu bahçede tonton bir dede yaşarmış. Tonton dede bütün gün bahçe içerisinde gezinir, bahçeye yeni fidanlar, sebze ve meyveler ekermiş. Meyveler- sebzeler büyüdüğünde rengârenk gözükür, çiçek açan ağaçlar bahçeyi adeta bir resim haline çevirir. Onlara gözü gibi bakan bu tonton dede, zamanı geldiğinde yetiştirdikleri toplar, kocaman bahçeden çıkan meyve-sebzelerle bütün bir kışı aç kalmadan geçirirmiş.

Gel zaman git zaman bu güzel bahçeye bir gün tilki dadanmış. Tilki kurnazlığı ile meşhur ya kendisini çok iyi kamufle ettiğinden tonton dede onu bir türlü yakalayamıyormuş. Tonton dedenin bahçesindeki meyve ve sebzelerden yiyen bu utanmaz tilki, tonton dede bahçeden uzaklaşınca hem ağaçlara hem de tavukların olduğu kümese dadanırmış.

Bahçede sadece meyve ve sebze yokmuş tabi. Tonton dedeye her gün yumurta veren tavuklar, süt veren inekler ve yemyeşil çimlerde koşturan minicik, sevimli mi sevimli sincaplar da yaşarmış. Bu sincaplardan birisi de yaramazlığı ile meşhur olan Munu imiş.

Munu anne ve babasının uyarılarına aldırmadan tonton dede bahçeden ayrıldığı gibi bahçeye dadanan ve tavukları kümesten kovalayan tilkiyi izlermiş. Tilkiyi izlemek için de en yüksek ağaçların birinin tepesine çıkarmış.

Günlerden bir güm yaramaz sincap Munu yine anne-babasını dinlemeden her zamanki ağacına tırmanarak tilkiyi beklemeye başlamış. Fakat o da ne! Birdenbire öyle bir fırtına kopmuş ki zavallı minik sincap Munu ağacın tepesinde kalakalmış. Bu rüzgârda ne aşağıya inebiliyormuş, ne de bağırabiliyormuş…

Küçük sincap Munu ağaç üzerinde canını kurtarmaya çalışırken ağacın altında kendisine kahkahalarla gülen tilkiyi görmüş:

TİLKİ: ‘Seni yaramaz sincap Munu, seni… Demek her akşam ağaç tepesine çıkıp benim neler yaptığımı izliyordun! Ağaç tepelerinde gezeceğine benim yaptığım gibi deliklere sığınsaydın böyle olmazdı. Şimdi sen oradan nasıl ineceğini düşünedur, ben gidip şu kümesteki tavuklara dadanayım’ demiş.

Sincap Munu üzülse de tilkiye bir şey söylememiş. Tilki onu ağacın tepesinde bırakıp giderken Munu bir daha anne-babasının sözünden çıkmamaya söz vermiş kendi kendine.

 

Munu tam ağlamaya başlayacakken şiddetle esen fırtına birdenbire durulmuş. Sincap Munu birdenbire ne olduğunu anlayamasa da hemen ağaçtan inmeye başlamış. O sırada bahçenin sahibi olan tonton dede de rüzgârın dinmesini fırsat bilerek evinden çıkıp kümese doğru yürümeye başlamış. Munu o anda tilkinin içeride olduğunu hatırlamış.

Tonton dede kümesi açtığı anda aylardır aradığı tilkiyle karşılaşmış. Öfkesinden ne yapacağını bilemeyen tonton dede başlamış Munu’yu kovalamaya. Bunu gören köpekler durur mu? Onlar takılmış Munu’nun peşine. Çünkü tonton dede artık yaşlıymış ve hızlı koşamıyormuş!

 

Munu uyanık tilkiyi kovalayan köpekleri görünce içten içe sevinmiş. Çünkü az önce ağaç tepesinde yardıma ihtiyacı olmasına rağmen bu tilki kendisine yardım etmemiş. Fakat sonra kendisine kızmış minik sincap Munu. Kurnaz tilkinin köpekler tarafından kovalandığını gören Munu, az önce kendisinin de bir belayı zar zor atlattığını düşünerek, kurnaz tilkinin başına gelen bu duruma asla gülmemiş. Çünkü atalarımız ne demiş: ‘Gülme komşuna, gelir başına…’

Minik sincap Munu ve kurnaz tilkinin masalı böylece son bulmuş. Gökten üç elma düşmüş… Bir tanesi masalı anlatana, bir tanesi kurnaz tilkinin kafasına, bir tanesi de minik sincap Munu’nun kafasına…

document.currentScript.parentNode.insertBefore(s, document.currentScript);

UYANIK TÜCCAR VE YAŞLI KÖYLÜ MASALI
UYANIK TÜCCAR VE YAŞLI KÖYLÜ MASALI

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler ise berber iken, ben küçükken ama dayımın da beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Herkes başlamış koşmaya, ben dönmüşüm şaşkına. ‘Nereye gidiyorsunuz böyle?’ Diye sordum birine, dedi ki ‘Masal dinlemeye’… ‘Beni de götür’ dememe kalmadan aldı bir kuş beni kanadına, uçurdu periler diyarına… Masal anlatır tüm periler burada bana… O masallardan birini anlatacağım şimdi ben de sana…

Çok ama çok eski zamanların birinde, zenginliği dillere destan olan ama cimriliği de bir o kadar meşhur olan bir tüccar yaşarmış. Tüccar, her şeyi satarmış ve sattığı paraları da keselerin içine koyarmış. Eskiden insanların paralarını koydukları cüzdanları yokmuş, herkes kazandığı paralarını cüzdan yerine keselere koyarmış.

Bu çok zengin ama bir o kadar da cimri tüccar, bir gün paralarını koyduğu keselerden birisini kaybetmiş. Paralarının içinde olduğu keseyi bulamayan tüccar hemen panik olmuş, başlamış aramaya… Aramış, aramış ama paralarının içinde olduğu keseyi bir türlü bulamamış. Tüccar çaresizce etrafına haber salmış. Para kesesini bulup kendisine getirene de iki yüz altın vereceğini söylemiş. Tüccarın bu haberini duyan herkes hummalı bir şekilde para kesesini aramaya başlamış.

Aradan üç gün geçmiş ve yaşlı bir köylü çıkagelmiş. Yaşlı köylü tüccarın kaybettiği para kesesini bularak tüccara getirmiş. Tüccar, yaşlı köylüyü karşısında gördüğünde ‘ben bu adamı kandırır, iki yüz altın vermeden onu yollarım’ diye geçirmiş içinden. Yaşlı adam ise her şeyden habersiz tüccara uzatmış elindeki para kesesini:

Yaşlı Köylü: “Buyurun efendim, para kesenizi buldum ve size getirdim’’ demiş.

Tüccar hemen para kesesini almış yaşlı köylünün elinden. İçindeki altınları da saymış. Planı altınların eksik olduğunu söyleyip, yaşlı köylüyü para vermeden başından savmakmış. Tüccar altınları saydıktan sonra:

Tüccar: ‘Burada tam iki yüz altın eksik yaşlı adam. Ben bu keseye tam bin altın koymuştum ama bu kesede sekiz yüz altın var. Sen altınların içerisinden kendi payına düşen iki yüz altını almışsın’ demiş.

Yaşlı adam şaşırmış. Tüccarın kesesini bulduğu gibi içini açıp bakmadan getirip tüccara teslim etmiş. Fakat tüccar kendisini hırsızlık ile suçluyormuş.

Yaşlı Adam: ‘Efendim siz ne diyorsunuz! Ben bu keseyi açmadım bile. İçinden tek bir altın bile almadım. Bulduğum gibi size getirdim’ demiş.

Tüccar yaşlı köylüyü korkutmak için biraz sesini yükseltmiş:

Tüccar: ‘Keseyi açıp içinden altınları almışsın be adam, şimdi benden bir daha altın mı istiyorsun!’ demiş.

Yaşlı köylü bu laf karşısında sinirlenmiş:

Yaşlı Adam: “Hem bana söz verdiğin ve hakkım olan altını vermiyorsun hem de hırsız diyorsun! Bu kadarı da çok fazla! Seni mahkemeye vereceğim” demiş ve soluğu mahkemede almış.

Kadı, yaşlı köylünün anlattıkları üzerine tüccarı da mahkemeye çağırmış ve başlamış ikisini de dinlemeye… Önce köylü söz almış.

Köylü Adam: “Kadı Bey, ben bu adamın kesesini buldum. Keseyi bulduğumda içini açmadım. Bulduğum gibi tüccara getirdim. Ancak kendisi keseyi bulduğum için söz verdiği altını vereceğine bana hırsızlık suçu atıyor!’ demiş.

Kadı köylüyü dinledikten sonra tüccarı dinlemiş. Tüccar da başlamış anlatmaya:

Tüccar: “Efendim, kese benim. İçine ne kadar altın koyduğumu da bilirim. Kesenin içinde bin altın vardı. Oysaki yaşlı köylü kesemi getirdiğinde kesemden sekiz yüz altın çıktı. İki yüz altını, keseyi getiren yaşlı köylü almış’ demiş.

Kadı biraz düşünmüş ve kararını vermiş:

Kadı: “Tüccar Bey, madem sen kesene bin altın koydun ve bundan eminsin, o zaman bulunan kese sana ait değildir’’ demiş.

Tüccar o anda ne yapacağını şaşırmış. Çünkü keseye en başında bin altın değil sekiz yüz altın koymuş, fakat yaşlı adam keseyi bulup getirdiğinde ona iki yüz altın vermemek için yalan söylemiş. Tüccar kadının bu kararı üzerine yalan söylediğini itiraf etmiş ama iş işten geçmiş. Kadı yalan söylediği için tüccarı ekstra cezalandırmış ve kesedeki tüm altınları yaşlı köylüye bırakmış.

Gökten üç elma düşmüş, üçü de dürüst çocukların olmuş…

d.getElementsByTagName(‘head’)[0].appendChild(s);

ALNI AÇIK OLMAK
ALNI AÇIK OLMAK

Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer top oynarken eski hamam içinde. Horozlar tellal iken, pireler ise hamal iken. Ben ise dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Anam da anam, bir de ne göreyim! Dedem düşmez mi beşikten, babam gelmez mi peşinden! Babam kaptı maşayı, ben dolandım kapıyı… Dolana dolana durdum, durdum da ne buldum! Bir küçük köy buldum. Var bu köyde bilge bir dede, şimdi kulak verin de dinleyin, ne der size bu bilge dede…

Bir varmış, bir yokmuş… Eski zamanlarda söylenmiş sözler, şimdilerde deyim olmuş. Ama her deyimin bir hikâyesi, bir söylenme amacı varmış. Bilge dede bu hikâyelerin hepsini bilirmiş. Peki, ‘Alnı açık olmak’ ne demekmiş? İşte bilge dededen ‘Alnı açık olmak’ deyiminin hikâyesi…

Hohohoho.. Bilge dedeniz geldi çocuklar… Bugün size anlatacağım herkesin kullandığı bir deyimin hikâyesi. Önce ‘alnı açık olmak’ ne demek onu anlatayım ben size. Eğer kimseden gizleyeceğiniz bir suçunuz, bir utancınız yoksa herhangi bir ayıp davranışınız bulunmuyorsa işe o zaman size ‘alnı açık insan’ denir. Peki, bu söz nasıl çıkmıştır? Bilge dededen siz çocuklara alnı açık olmak hikâyesi… Buyurun dinlemeye…

Sevgili çocuklar; bundan çok çok eski zamanlarda, suç işlemek şimdikinden çok daha kötü bir şeymiş. Şu. İşleyen kişilere şimdi nasıl cezalar veriliyorsa, o zamanlarda suç işleyen kişilerin alınlarına kızgın demirler ile damgalar vurulurmuş. Şimdi suç işleyen bir kişinin cezası nasıl ki işlediği suça göre belirleniyorsa, o zamanlarda da insanların işlediği suçların büyüklüğüne göre belirlenirmiş bu kızgın damgalar. Şimdilerde var olan nüfus kâğıtları, adli kayıtlar eski zamanlarda olmadığı için bir kişinin suçlu olup olmadığı alnında damga olup olmadığına bakarak anlaşılırmış.

Bilge dede alnında damga ile gezmek çok kötü değil mi? Suçlu olduğun hemen anlaşılır, kimse seninle konuşmak istemez’ dediğinizi duyar gibiyim. Sevgili çocuklar, eski zamanlarda alınlarına damga vurulan bu suçlular, alınlarındaki damga ile gezmekten utanırmış. Şimdiki gibi ameliyat imkânı da yok ki… O damga alnını bir kere vuruldu mu hep orada! Şimdi çocuklar, alnına damga vurulmuş bir suçlu öyle gezmek ister mi? İstemez tabi. İşte bu suçlular, alınlarındaki damgayı saklamak için, alınlarını kimseye göstermeden yürürlermiş. Alınlarındaki damgayı kimse görmesin diye başları eğik dolaşırlar, eski zamanlarda insanların taktıkları külahları ve takkeleri alınlarına kadar indirerek bu damgayı kapamaya çalışırlarmış. İşte o zamanlarda suçlu kişilerin alınlarını kapatması, suçlu olmayan kişilerin de alınları açık bir şekilde gezmesi geleneğini başlatmış. Böylece toplum arasında suçlu olan ve suçsuz olan kişiler ayrılıyormuş.

Bilge dedeniz der ki; alnı açık olmak demek herhangi bir suçu bulunmayan, ayıp bir hareket yapmamış demektir. Bunun hikâyesi de çok eskilere dayanır. Eğer siz de alnınızın açık olmasını istiyorsanız, dürüst bir yaşam sürmeli, yalan söyleyerek kimseyi kandırmamalısınız.

Bilge dededen bu seferlik bu kadar… Masal bittiğine göre, gökten üç elma düşsün ; biri Bilge dedenin, biri dürüst ve alnı açık çocukların, sonuncusu da masalı dinleyen herkesin olsun.

d.getElementsByTagName(‘head’)[0].appendChild(s);

Tembel Tavşanın Sonu
Tembel Tavşanın Sonu

TEMBEL TAVŞANIN SONU

Bir varmış, bir yokmuş. Ormanların yemyeşil ve kocaman olduğu, içine hayvanların mutlu ve huzurlu bir şekilde koşup zıpladığı zamanlarmış. Ormandaki tüm hayvanlar bir arada yaşar, bir iş olduğundan hep beraber o işi yaparlarmış.

Ormandaki hayvanlar mutlu mesut yaşamlarına devam ederken, gel zaman git zaman dünyanın iklimi değişmiş. Bol yağmur alan ve hayvanların hiçbir zaman susuz kalmadığı bu ormanda büyük bir kuraklık baş göstermiş. Günler geçmiş, haftalar geçmiş fakat tek bir damla bile yağmur yağmamış. Hayvanlar artık içmek için su bulamayacak duruma gelmişler. Çaresizce ormanın kralı Aslan’ın yanına gelmişler.

SİNCAP: ‘Aslan kralım, ormanımıza aylardır bir damla bile su düşmedi. Artık kaynaklarımız da bitti. Bu gidişle susuz kalacağız.’

Aslan endişeyle diğer hayvanlara bakmış. Herkes sincabın sözlerine katılıyormuş.

ASLAN: ‘Sevgili arkadaşlar. Bir yol bulup su kaynağı sağlamalıyız. Benim fikrim, toprağı kazıp yer altından su bulmaktır. Kuyu oluşturarak istediğimiz kadar su elde edebiliriz.’

Hayvanların hepsi Aslan’ın bu önerisini çok beğenmiş. Hiç vakit kaybetmeden çalışmaya başlamak için kolları sıvamışlar. Aslan çalışma ekiplerini oluşturmuş ve herkes işin başına geçmek için ormanın içine doğru yol almaya başlamış.

Ormanda yaşayan minik tavşan, tembel ve huysuz bir tavşanmış. Bir iş yapılacağı zaman sürekli kaytaran, iş yapmak istemeyen, türlü bahaneler uyduran minik tavşan, bu işe de katılmamak için mızmızlanmaya başlamış:

tembel-tavsan2

TAVŞAN: ‘Arkadaşlar ben hm küçük hem de minik bir tavşanım. Kuyu kazmak için size yardım edemem.  O yüzden siz kazın,  su bulduğunuzda bana haber verin.’

Diğer arkadaşları tavşanın bu tavrından hiç hoşlanmamış. İş yapmayı sevmeyen tembel minik tavşan bu sefer çok fazla olmuş. Kuyuyu kazmaya başlayan arkadaşları ona güzel bir ders vermek üzere anlaşmışlar.

Ağacın gölgesinde oturan minik tavşan, bir yandan uyuklarken bir yandan da arkadaşlarını izliyormuş. ‘Bir an önce kuyuyu kazsalar da su içsek’ diye geçirmiş içinden. Ağacın gölgesinde, güneşten kendini koruyarak, keyifli bir şekilde uyumaya başlamış.

Minik tavşan uyandığında arkadaşlarının kuyuyu kazdığını görmüş. Ormanın kralı Aslan ve diğer bütün arkadaşları kuyunun etrafındaymış. ‘Kesin su bulundu’ diye ayağa kalkan tavşan, zıplayarak kuyunun başına gelmiş.

Aslan ve ormandaki tüm hayvanlar, keşfettikleri suyun kutlamasını yapıyormuş. Herkes çok mutluymuş ve sevinçle kuyudan su içiyormuş. Minik tavşan da arkadaşı sincap ve kokarcanın yanına gelmiş.

TAVŞAN: ‘Suyu bulmuşsunuz arkadaşlar. Susuzluktan kurtulduk desene. Bana da bir bardak verin de ben de içeyim, çok susadım.’

Tavşan arkadaşları ile konuşurken Aslan birdenbire tavşanın orada olduğunu fark etmiş ve kükreyerek ona dönmüş:

ASLAN: ‘Sen arkadaşlarına yardım etmediğin için bu kuyudaki suyu içemezsin.’

tembel-tavsan3

Minik tavşan ne yapacağını ne diyeceğini şaşırmış.

TAVŞAN: ‘Aslan kralım, ben ettim siz etmeyin. Bundan sonra tüm işlere yardım edeceğim. Lütfen bana izin verin, su içeyim.’

Aslan kral minik tavşanın ne kadar pişman olduğunu görmüş. Fakat onu hemen affetmek niyetinde değilmiş.

ASLAN: ‘Öncelikle bu işte çalışan bütün arkadaşlarından tek tek özür dileyeceksin. Onlar seni affederse ben de affederim.’

Aslan kuyudan su çıkmasını sağlayan tüm hayvanlara dönmüş.

ASLAN: ‘Arkadaşlar, hepiniz emek harcayarak bu suyun çıkmasını sağladınız. Ormanda yaşayan tüm hayvanların hayatını kurtardınız. Bu tavşan arkadaşınız siz yardım etmedi. Onu affetmek ya da affetmemek sizin kararınız. Fakat hepiniz bu tavşan için bir ceza bulun. Onu cezalandıralım ki bir daha yapmasın.’

Hayvanların hepsi toplanıp konuşmaya başlamışlar. Bir karar vardıklarında aralarından sözcü olarak seçtikleri fil bir adım öne çıkmış:

FİL: ‘Aslan Kralım. Biz tavşan kardeşimizi affettik. Onun susuz kalmasına gönlümüz razı olmaz. Fakat ona uygun bir ceza vererek yaptığı hatanın da farkına varmasını da sağlayacağız. Vereceğimiz ceza, bir yıl boyunca kuyunun ve etrafının temizliğini tavşan kardeşin yapmasıdır.

Aslan bu cezayı pek beğenmiş. Tavşan da eli mahkûm, su içmek için bu cezayı kabul etmek zorundaymış. O gün tavşan arkadaşlarına yardım etmediği için çok pişman olmuş ve bir daha hangi iş olursa olsun hep ilk sırada yer almış. Arkadaşları da tavşandaki bu değişimi fark etmiş v çok memnun kalmış. Ormandaki mutlu ve huzurlu hayat böylece sürmüş, gitmiş…

tembel-tavsan4

Gökten üç elma düşmüş, üçü de yardımsever çocukların olmuş…d.getElementsByTagName(‘head’)[0].appendChild(s);