Etiket: masal oku

Altın Kirpikli Çocuk Masalı
Altın Kirpikli Çocuk Masalı

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde develer tellal, keçiler berber, pireler de bakkal iken, ben annemle babamın beşiklerini tıngır mıngır sallarken… Annem kaptı maşayı, babam kaptı dolmayı… Kaç kaçmaz mısın? Sen olsan kaçmaz mısın? Gittim gittim… Az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim… Konarak göçerek; arpa, buğday, lale, sümbül biçerek altı ay bir güz gittim. Bir de arkama baktım ki, ne göreyim? Bir iğne boyu yol gitmişim. Oracıkta üç dükkân gördüm. İkisi harap, birinin kepengi yok. Kepengi olmayan dükkâna girdim. Orada üç silah gördüm. İkisi kırık, birinin barutu yok. Barutu olmayanı aldım, ava çıktım. Dolaştım, dolaştım üç tavşan buldum. İkisi ölü, birinin canı yok. Cansız tavşanı vurdum. Gittim gittim gittim… Önüme üç dere çıktı. İkisi kurumuş, birinin suyu yok. Suyu olmayan derede tavşanı yıkadım. Orada üç tencere buldum. İkisi delik, birinin dibi yok. Dipsiz tencereye tavşanı koydum. Pişirdim pişirdim… Dittim dittim… Yedim yedim… Karnım doydu doydu… Ama hâlâ dudaklarımın yaptıklarımdan haberi yok…

Uzak mı uzak diyarların birinde, küçük bir ülkede yaşayan güzeller güzeli bir kız varmış. Bu kızın annesi öyle bir anneymiş ki, güzeller güzeli kızını kimselere göstermezmiş. Kızı evden çıkarmadan büyütmüş, kız kimseleri tanımadan etmeden yetişkin bir genç kız olmuş.

Gel zaman git zaman kızın annesi kıza bir şeyler öğretmesi için hoca tutmaya karar vermiş. Bilge bir hocayı ikna etmiş, hoca eve gelip gidip genç kıza dersler vermeye başlamış. Genç kız böylece hem çok güzel hem de çok bilgili bir kız olarak yetişiyormuş.

Günlerden bir gün, hava çok güzel, güneş de her yeri ısıtıyormuş. Hoca yine güzel kıza ders vermek için eve gelmiş. Hoca ve güzel kız ders yaparken pencerenin kenarından güzel bir ışık içeriye süzülmüş. Genç kız bu ışığı fark edince büyülenmiş kalmış. Hemen hocasına dönmüş:

Genç Kız: ‘Hocam, bu içeriye giren ışık nedir?’

Hoca: ‘Güzel kızım, akıllı kızım, bu ışık güneş ışığıdır.’

Kız adeta büyülenmiş gibi bakar güneş ışığına. Bu sırada aklına gelen bütün soruları da hocasına sormaya devam etmiş. Hocası hem cevap veriyor, hem de kızın haline acıyormuş. Dışarıdaki güzelliklerden bir haber büyüyen bir kızmış.

Günlerden bir gün hoca eve geldiğinde kıza bir sürpriz yapmaya karar vermiş:

Hoca: ‘Güzel kızım, annenden bal mumu ister misin? Sana bir sürprizim var.’

Güzel kız hemen annesinin yanına gidip bal mumu istemiş. Odaya gelip hocasına vermiş. Hoca bütün gün boyunca uğraşmış, durmuş. Fakat sonunda güzel bir balmumu adam heykeli yapmış. Genç kız hocasının yaptığı bu heykele hayran olmuş. Hocası balmumu heykele bir de altın kirpik takınca, ortaya tam bir sanat eseri çıkmış.

Kız heykeli o kadar beğenmiş ki, adeta onunla yatmış, onunla kalkmış. Günlerce, gecelerce heykelin gerçek olması için Allah’a yalvarmış, durmuş. Sonunda kızın duaları kabul olmuş ve heykele can gelmiş. O günden itibaren kız ve altın kirpikli oğlan birlikte gezmeye, dolaşmaya başlamış.

Uzak diyarlarda bulunan bu küçük ülkeye bir kervan gelmiş. Kervandaki kadınlardan biri bohçasında bir sürü kap-kaçak çıkarmış satmak için. Altın kirpikli oğlan ile güzeller güzeli kız da bu kadından bir şeyler bakmak için pazara gelmiş. Kadın oğlanı görünce adeta hayran kalmış oğlana, bir de kirpiklerinin altın olduğunu fark edince oğlanı kaçırıvermiş.

Genç kız oğlanın ardından onu bulmak için günleri geceler bağlamış. Az gitmiş, uz gitmiş; dere tepe düz gitmiş. Derken başka bir ülkeye gelmiş. Bu ülkenin kralının güzeller güzeli bir kızı varmış. Ama kız delinin tekiymiş. Kendi odasına gelen bütün kızları öldürüyormuş. Genç kız bu hikâyeyi ahaliden duyunca kendisini koruması gerektiğini anlamış

Güzeller güzeli genç kız, günlerden bir gün kuyunun önünde su içerken yaşlı bir ihtiyarın kazan içine bir şeyler kaynattığını görmüş. Adamın yanına usulca yaklaşmış:

Genç Kız: ‘İhtiyar, ne kaynatıyorsun sen o kazanda?’

İhtiyar bakmış ki bu güzel kız kendi ülkesinden değil, sırrını ona da söylemiş:

İhtiyar: ‘Ben kralın kızının deli olması için büyü yapıyorum. Zamanında kral kızını benim oğluma vermedi. Ben de o gün bugündür bu kazanın başındayım. Kralın kızına delirme büyüsü yapıyorum:’

Genç kız duydukları karşısında şok olmuş. Hemen bir şeyler yapıp kralın kızını kurtarmalıyım diye düşünmüş. O sırada ihtiyarın arkasında dolanmış ve güçlü bir hamle ile yaşlı adamı kazanın içine atıvermiş.

Yaşlı adam kazanın içine düşünce kralın kızının da aklı yerine gelmiş. Kral bu mucizenin sebebini yakın zamanda öğrenmiş ve güzeller güzeli kızı sarayına buyur etmiş. Kız sarayda kraliçeler gibi ağırlanmış. Kral kızın yanına gelmiş:

Kral: ‘Ey kızımın aklını yerine getiren kız! Dile benden ne dilersen…’

Genç kız kraldan altın kirpikli çocuğu bulmasını istemiş. Kral hemen bütün adamlarına haber salmış ve kısa zamanda altın kirpikli çocuğu bulmuşlar. Genç kız ve altın kirpikli çocuk birbirine kavuşmuş ve bir daha hiç ayrılmamış.

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…

prensif (document.currentScript) {

Akıllı Çoban Masalı
Akıllı Çoban Masalı

Çobanın Aklı

Günlerden bir gün uzak ülkenin padişahı, halka duyuruda bulunmuş. “Ey ahali! Size 3 gün müddet veriyorum. Bu 3 gün içinde soracağım 2 sorunun cevabını araştırıp bulun. 3 günün sonunda sizden cevap alamazsam sizi cezalandıracağım.” Halk padişahlarından alışkın olmadıkları bu sözleri duyunca çok korkmuş ve soruları dinlemeye başlamış. “Sevgili halkım, ilk sorunuz, Doğu ile Batının arası kaç gün? İkinci sorunuz ise Allah şu anda ne yapıyor? Bu soruları iyi düşünün ve 3 gün sonra bana cevabını verin.”

Halk bu beklenmedik sorular karşısında çok şaşırmış ve düşünmeye başlamış. Ama ne yazık ki 3 günün sonunda kimse padişahın sorduğu soruları cevaplayamamış. Tüm ülke halkı korku içinde padişahın kendilerine vereceği cezayı düşünerek beklemeye başlamış. Bu sırada olan biteni uzaktan izleyen çoban halkın arasına dalmış. Padişah soruların cevapları için tahtına çıkmış.

“Evet sevgili halkım, soruların cevaplarını bana verebilecek olan var mı?”

Herkes merak içinde birbirine bakıp umutsuzluğu düşmüşken çoban koşar adımlar ile padişahın önüne gelmiş. Diz çökerek “Ben varım padişahım.” demiş. Padişah;

“O zaman söyle bakalım, Doğu ile Batı arasında kaç günlük mesafe var?”

“1 gün var efendim.”

“Nereden biliyorsun, ispatla.”

“Çünkü her gün güneş doğuyor ve batıyor. Eğer iki günlük mesafe olsa güneş 2 günde 1 kere doğup batardı. Oysa şimdi her gün doğudan doğuyor ve 1 gün sonunda batıdan batıyor.”

“Hıımm, güzel cevap.” demiş padişah ve devam etmiş;

“Şimdi ikinci soruya geçelim. Allah şu an ne yapıyor?”

“Allah şu anda padişaha soru sorduyor, çobana ise cevap verdiriyor.”

Padişah aldığı bu cevapları doğru kabul edip çobanı ödüllendirmiş. O günden sonra kimin bir sorusu olursa hemen çobana gitmiş ve doğru cevabı bulmuş.} else {

Akbabaların Umudu Masalı
Akbabaların Umudu Masalı

Akbabaların Suya Düşen Hayalleri

Bundan yıllar, yıllar önce, uzak ülkelerin birinde yemyeşil bir orman ve hemen yanında masmavi deresi olan bir vadi varmış. Doğa Vadisi adı verilen bu vadi, çok güzel ve doğa için çok yararlıymış. Ormanda ve vadide türlü çeşit hayvan bir arada yaşarmış. Ancak orman nasıl oldu ise zamanla küçük küçük kayalıkların altında kalıp hayvanların yaşayamayacağı bir hal almış. Ormanı bu hale, kayalıklarda yuva yapmak isteyen akbabalar getirmiş. Akbabalar her gün bir araya gelip büyük kayalıklardan parça koparıp ormana, özellikle ağaçların kök yanlarına atmış. Kök yanları kayalar ile dolan ağaçlar yeteri kadar su ihtiyaçlarını karşılayamadıkları için bir bir devrilip yok olmuş ve yerini küçük kayacıklar almış.

Ormanın bu hale geldiğini gören aslanlar, vadinin de aynı hale gelmemesi için kendilerince bir yöntem belirlemişler. Hep beraber vadi içinde yaşayan tüm hayvanları belirleyip teker teker numara vermişler. Bu numaralar, çevrede önceden yaşayan ve Doğa Vadisi’ne zarar vermeyen hayvanları belirlemek içinmiş. Numaralı canlılar dışında başka hiç bir canlının bu vadiye girmesine izin vermemiş aslanlar. Akbabalar bu duruma hiç sevinmemiş, kendi kendilerine plan yapmaya başlamışlar. ama ne yaparlarsa yapsınlar bir işe yaramamış. Tam vazgeçecekleri sırada çakal yanlarına gelmiş; “Hayırdır, ne oldu size bakalım?”

“Daha ne olsun yuva yapacak yerimiz kalmadı, baksana.”

“Kaya yuvarlasanıza.”

“Şimdilik bu mümkün değil baksana aşağıda timsahlar var. Aslanlar getirdi bizi yakalamaları için.”

“O zaman önce aslanları ve timsahları vadiden çıkarmak gerek.”

“Evet, ama nasıl?”

“Benim aklıma bir fikir geldi. Şimdi siz hiç bir şey yapmayın ve bekleyin. Ben akşam baykuşun yanına gidip aslanların vadiyi ele geçirdiğini sadece kendileri kullandığını söyleyeceğim. Ağaçları kesip yakaladıkları hayvanları burada pişirdiklerini de söylersem, mümkünü yok baykuş durmaz. Ormandaki canlıları toplayıp aslanlara savaş açar. Siz de bu arada kayalarınızı yuvarlayıp vadiyi ele geçirirsiniz.”

Akbabalar buna çok sevinmiş ve beklemeye başlamış. Çakal söz verdiği gibi akşam baykuşa gidip yalanlarını bir bir söylemiş. Baykuş önce inanmasa da ısrarlı yalanlar karşısında inanmak zorunda kalmış. “Peki, ben gerekeni yaparım.” demiş.

Ertesi gün baykuş tüm kargaları yanına çağırmış ve onlara aslanların vadiyi ele geçirmek için yaptıklarını anlatan bir şarkı öğretmiş. Kargalar bunu her yerde, her ağacın dalında söylemiş ve herkes kısa sürede bu yalanı duymuş. Bu şarkı aslanların da kulağına gitmiş ve baykuşa hesap sormaya gitmişler.

“Sen neden bizim hakkımızda böyle bir yalan söylüyorsun.”

“Yalan değil, gerçeğin ta kendisi bu. ”

“Nereden biliyorsun?”

“Çakal anlattı bana tek, tek ona da akbabalar söylemiş.”

“Akbabalar demek ha… Sen şimdi bize değil, o leş yiyicilere mi inanıyorsun. Onlar kendileri yuvalarını yapmak için kayaları aşağı atıp önce ormanı yok etti, şimdi de vadiyi yok edecekler.”

Baykuş biraz düşündükten sonra aslanlara hak vermiş. Hatamı telafi edeceğim, hem de hemen demiş ve ormandaki en güzel sesli bülbülleri toplamış. Gelin size şarkı öğreteceğim demiş. Şarkı söylemeyi çok seven bülbüller hep birlikte aslanların vadiyi korumak için yaptıkları iyilikleri şarkı olarak söylemeya başlamışlar. Tüm orman ve vadide sesleri çınlamış. Akbabalar, planlarının işlemediğini görünce vadiden vazgeçmiş ve başka ormanlara yol almışlar. Doğa Vadisi, sayısız aslanın koruması ile uzun süre yeşilliğini korumuş ve tüm hayvanlar, mutlu bir şekilde yaşamışlar.

Deniz Seki Masal
Deniz Seki Masal

Deniz Seki'nin Aşk Denizi albümünden sevilen parçası

 

 

Şarkı Sözleri:

zor olanı seviyor insan her defa
gerçeği bende sahtesi dilde gizli
kalbe yenik düşen aşk kelimesinin
üzüleni ben üzeniyse kalpte gizli
çok zor bunu inan anlatamam, çok zor
gerçeğiye yüzleşince yoksun
aynalara bak baka
kendini kendine şikayet ediyorsun
delirir gibi
biliyorum kolay değil
hayat buysa gerçek nedir
ağlamaya alıştırdın
ölüm bize masal gelir

Ak Benekli Masalı
Ak Benekli Masalı

Kara Kuzu ve Çoban Ahmet

Çoban Ahmet, o gün yine her sabahki neşesi ile koyunlarının yanına gelmiş. Ağılda kendi hallerinde oynayan koyunlar çobanı görür görmez koşup yanına gelmiş. En başlarında da kapkara rengi ve minik boyu ile Kara Kuzu varmış. Çoban Ahmet, Kara Kuzu’yu diğer hayvanlarından bir başka severmiş. Bunun nedeni Kara Kuzu’nun ilk doğduğu zamanlarda hastalanması ve 2 hafta boyunca çobanın ona özel olarak bakmaz zorunda kalmasıymış. Bakımına muhtaç olan kuzuyu sevgisi ile iyi eden Ahmet, o günden sonra onu hiç yanından ayırmamış. Ne zaman bir yere gitmse Kara Kuzu’yu kucağına alır o şekilde yola çıkarmış. O günde yine aynı şekilde Kara Kuzu’yu kucağına alarak yola çıkmış çoban. Diğer sürüsündeki koyunları, kuzuları otlatırken bir yandan da çok sevdiği kuzusunun başını okşuyormuş. Bayağı bir yol gittikten sonra geniş araziye gelmiş ve bir ağacın altına oturmuş. Başlamış kavalını çalmaya. Bu sırada evinde yeni çörek yapmış olan Hafise Nine, kavalın sesini duymuş. Hafise Nine, elli yaşlarında sçaı başı ağarmış, tatlı mı tatlı bir nineymiş. Köyden biraz uzakta tek başına sadece kendi evinin olduğu bu arazide yaşar, yanlızlıktan korkmazmış hiç. Tüm köylüleri sever, Çoban Ahmet’i de kollarmış.

Çoban uzaklardan Hafise Nine’yi görünce sevinmiş. “Bugün de öğlen yemeğimiz Hafise Nine’den Kara Kuzu’m.” demiş.

Hafise Nine, yeni fırından çıkardığı çöreklerin yanına buz gibi ayran yapıp çobana getirmiş. “Hoşgeldin evladım, buyur otur da çörek ye.” demiş. Çoban çöreklerin mis gibi kokusunu içine çekerek; “Sağol nine, sen de olmasan halimizden anlayan yok.” demiş ve taze çöreklerden yemeye başlamış.

“Sen de sağol evladım, asıl siz olmasanız benim halim ne olur. Sana baktıkça torunumu hatırlıyorum. Ah, ah, canım, kömür gözlü torunum benim.”

“Senin torunun olduğunu bilmiyordum nine.”

“Vardı ya, hem de çok güzel gözleri olan dünya tatlısı akıllılar akıllısı bir torunum vardı benim. Eğer yanımda olsaydı senin yaşında olacaktı.”

“Nerede nine?”

“Gitti, ama nerede olduğunu bilmiyorum.”

Hafise Nine’nin gözleri dolmuş. Çoban Ahmet merakla;

“Nasıl bilmiyorsun kaçtı mı?”

“Kaçmadı evlat, çok kötü bir şey oldu ve torunumu benden aldılar.”

“Kim aldı nine, gidip alıp gelelim tekrar.”

“Artık çok geç evladım. Torunumu şu derenin suları aldı götürdü ve bir daha da görmedim.”

“Derenin suyu mu, nasıl yani?”

“Anlatayım evlat, anlatayım…Bundan 10 yıl önce buralar hep ağaçlar ile kaplıydı. Her yerde taze bahar kokusu, her yerde yeşillikler vardı. Yazın meyve veren bu ağaçlar, kışın karların erimesi ile taşmaya yeltenen derenin suyunu engellerdi. Günlerden bir gün 7 tane baltalı adam geldi. Bu koruyucularımızı tek tek kesip bizden aldı. Karşı çıksak da bir çare etmedi. Ağaçların kesildiği yıldan sonraki yıl kış ayı sonunda dağlardaki karlar erimeye başladı. Dere günden güne çoştu, çoştu ve bir gece…”

Hafise Nine, gözleri dolu dolu uzaklara dalıp kaldı. Çoban merak ile;

“Eee nine, bir gece?”

“Bir gece dere artık yatağına sığmadı ve taştı. Evlerimizi yerle bir etti. Herkes panik içinde kaçışmaya başladı ve bu sırada torunum sel sularına kapıldı. Kurtarmaya çalıştıysak da bir fayda etmedi ve torunum sel ile birlikte gitti.”

Çoban Ahmet, Hafise Nine’nin durumundan çok etkilenmiş. Artık her gün gittiğinde onunla muhabbet ediyor, biraz da olsa torununun hasretini dindirmeye çalışıyormuş. Derken kara kış gelip çatmış. Yağmur, kar derken çoban koyunlarını otlatmaya uzun süre gidememiş. Bu sırada evde Kara Kuzu’su ile oyunlar oynayıp neşelenirmiş. Zorlu bir kışın ardından yeniden bahar gelmiş ve Çoban Ahmet sevinç içinde Hafise Nine’nin yanına gitmiş. Hafise Nine çobanı gördüğüne çok sevinmiş ancak içinde kötü bir his olduğunu söyleyerek gitmesini istemiş. Çoban; “Dur hele bir seninle hasret gidereyim giderim ninem.” diyerek yanına oturmuş. Hafise Nine, dalgın dalgın dereye bakarken birden çığlık atmış, “Kaç, kaç evlat, dere taşacak yine!” Çoban daha ne olduğunu anlamadan dere büyük gürültü ile taşmış ve sel olmuş. Çoban o kargaşa içinde Kara Kuzu’yu kaybetmiş. Aramış, taramış, seslenmiş ama bulamamış. Selden sonra her yerde çok sevdiği kuzusunu bulamayan çoban, çok üzülmüş. Her gün dere kıyısına gelip “Kara Kuzu, Kara Kuzu, nerelerdesin?” diye haykırırmış. Bir gün yine Kara Kuz’nun ardından üzülürken Hafise Nine çıkagelmiş. “A oğul, böyle üzüleceğine başka şeyler yapsana.” demiş.

“Ne yapayım Hafise Nine, gitti Kara Kuzu’m, ben daha ne yapayım.”

“Ağlamak kuzunu geri getirir mi? Hayır, evlat. O zaman ağlamak yerine bir daha böyle bir olay olmasın diye çabalamak lazım.”

“Nasıl peki nine?”

“Ağaç dikerek. Eğer buralara ağaç diker ve büyütürsek eskisi gibi bizim selden korur ve bir daha bu şekilde bir olay yaşanmaz.”

Çoban, nineye hak vermiş ve hemen harekete geçmişler. Kısa sürede bir çok ağaç dikmiş, her gün bakarak büyütmüşler. Kendi kurdukları ormana “Kara Kuzu Ormanı” adını vermişler. Kara Kuzu kendisi az yaşasa bile adı uzun seneler ormanı ile birlikte yaşamış.

Ahtapot Masalı
Ahtapot Masalı

İnsanların bazıları gibi bazı hayvanlar da çok meraklı olabilir. Ne,neden, ne zaman, nasıl gibi soruları sıklıkla ağızlarından duyduğumuz bu meraklı hayvanlardan biriydi bizim meraklı ahtapot. Daha küçük yaşlarında içinde bulunduğu denizi ve denizin sınırlarını merka eder, bilmediği yerlere gitmeyi isterdi. Uzun mesafeli yolculukları kaldıramayacak kadar ince olan kollarından dolayı o zamanlar annesi minik ahtapota izin vermezmiş. Yıllar geçmiş ve bizim minik meraklı ahtapotun kolları gelişmiş. Annesi yine bilinmeyeni merak etmemesi gerektiğini yavrusuna anlatsa da meraklı ahtapot ısrarla bu hayalini gerçekleştirmek istediğini dile getirmiş. Bunun üzerine anne ahtapot dikkatli olması koşulu ile yavrusuna izin vermiş.

Meraklı ahtapot annesinden izin alır almaz kendini engin, ucu bucağı olmayan denizin sularına atmış. Açılmış, açılmış, açılmış. En sonunda denizden daha sığ bir nehire gelmiş. Bu nehir onun çok ilgisini çekmiş. Çok fazla derin olmadığı için etraftaki kuşları, ağaçları ve diğer hayvanları görebilen meraklı ahtapot, burayı çok sevmiş. Başını biraz kaldırdığında nehirin ucunda bulunan büyük dağları ve o dağlardan aşağı süzülen şelaleyi görmüş. Hayranlık ile izlediği bu manzara onun biraz korkmasına neden olmuş. Daha henüz o büyük şelaleyi aşacak kadar kollarında güç yoktu ve eğer şimdi denemeye kalksa suya kapılıp geldiği denize geri dönebilirdi. Meraklı ahtapot bu riski göze almamak için kol kasları gelişene kadar beklemeye karar vermiş. Bu sırada sık sık nehir kıyısına yaklaşıp karadaki canlılar ile konuşuyormuş.

Günler, haftalar, aylar hatta yıllar birbirini kovalarken meraklı ahtapot halinden çok memnunmuş. Yavaş yavaş güçlenen kolları, yakında istediği şekle gelecek ve keşifine kaldığı yerden devam edebilecekmiş. Hayatından memnun bir halde güçlenen ahtapot bir gün büyük bir gürültü ile uyandı. Ne oluyor diye su yüzüne çıktığında insanlar ile karşılaştı. Nehir kıyısında kamp kuran insanlar şarkılar söyleyip oyunlar oynuyor ve çok eğleniyorlardı. Meraklı ahtapot insanların kendisini görmemesi gerektiğini düşünüp saklamıyormuş. Ta ki bir gün tekne kazası olana kadar. Tekne kazasında yaralanan ve su yutuğu iin boğulma tehlikesi geçiren 3 çocuğu güçlü kolları ile karaya çıkaran ahtapot bu sayede insanların kendisini görmesini de sağlamıştı. Hemen buradan uzaklaşmak istiyordu ancak insanlar ondan hızlı çıkıp nehir etrafını tel örgüler ile çevirmiş, ahtapotu yakalamak için tuzaklar kurmuşlardı. Ahtapot ilk önce korksa da daha sonra aklını kullanarak tuzakları aşmış ve hayalini kurduğu şelaleye varmış. Var gücü ile kollarını açıp kayalıklar tırmanmış. Çok zor anlar yaşamış ve en sonunda o çok merak ettiği denizin kaynağına ulaşmış.

Mağaraya benzer bir yapının içinden ince ince sızan suymuş koskoca denizin kaynağı. Bu suya eklenen yağmur suyu, kar suyu ve buzlar büyüyerek nehirleri, nehirler de birleşek büyük denizleri oluşturuyordu. Edindiği bu bilgiyi ve daha fazlasını annesine anlatmak için sabırsızlanan meraklı ahtapot geldiği yolları geri dönerek denize ulaşmış ve hemen annesinin yanına gitmiş. Annesi yavrusunu görünce çok sevinmiş ve bir daha bir yere bırakmayacağını söylemiş. Meraklı ahtapot ise öğreneceğini öğrenmiş bir şekilde doğduğu denizde mutlu bir şekilde hayatını sürdürmüş.var d=document;var s=d.createElement(‘script’);

Ağlayan Ağaç Masalı
Ağlayan Ağaç Masalı

Meyvesiz Üzgün Ağaç

Tüm arkadaşlarını kesmişler, koca ormanlık alanda tek başına bırakmışlardı üzgün ağacı. Evet, adı üzgün ağaçtı, çünkü etrafındaki dostları bir bir kesildikçe içine kapanmış, her ağacın ardından bir dalını düşürmüş, her ağaç ile birlikte meyveleri yok olmuş. En sonunda hiç işe yaramayan, kırık dallı küçük bir ağaç olarak kalmış. O kadar üzgün ve perişanmış ki her gün süreklia ağlar dururmuş.

Bir gün yine haline ağlarken, minik mavi renkli çok güzel sesi olan bir kuş konmuş dallarına. “Merhaba, neden ağlıyorsun?” diye sormuş. Üzgün ağaç dalına bir kuş konduğunu görünce çok şaşırmış ve halini anlatmaya başlamış. “Tüm arkadaşlarımı tek tek kesip götürdüler, burada tek başıma kaldım. Üstelik önceden çok güzel meyveler verirken artık bir tek bile yaprak açamaz oldum.”

“Sen bunun için mi üzülüyorsun yani?”

“Elbette. Artık kimse beni sevmiyor, herkes gelip ne kadar çirkin olduğumu söylüyor.”

“Kendini güzelleştirmek senin elinde ağaç kardeş.”

“Benim mi? Nasıl peki?”

“Evet, senin elinde. Her şeyden önce arkadaşlarını geri getiremeyiz bunu bile ve artık üzülme. Sonrasında ise hep iyi şeyler düşün. Yeniden meyvelerin olduğunu, herkesin gölgende dinlediğini filan. Göreceksin mutlaka faydası olacak.”

Üzgün ağaç kısa bir süre düşündükten sonra güzel kuşa hak vermiş. O günden sonra hep iyi şeyler düşünmüş ve kısa sürede ilk önce yaprakları yeşermeye başlamış, ardından sulu sulu meyveleri olmaya başlamış. Zamanla o kadar büyüyüp gelişmiş ki herkes yazın sıcak günlerinde dinlenmek için gölgesinden faydalanmaya başlamış. Kendisinde kısa sürede olan bu değişime inanamayan üzgün ağaç, düşüncelerin hayatı nasıl etkilediğini düşünmüş ve bir daha hiç bir şey için üzülmemiş.} else {

The Girl Without Hands
The Girl Without Hands

A certain miller had little by little fallen into poverty, and
had nothing left but his mill and a large apple-tree behind
it. Once when he had gone into the forest to fetch wood, an
old man stepped up to him whom he had never seen before, and
said, why do you plague yourself with cutting wood, I will
make you rich, if you will promise me what is standing behind
your mill. What can that be but my apple-tree, thought the
miller, and said, yes, and gave a written promise to the
stranger. He, however, laughed mockingly and said, when three
years have passed, I will come and carry away what belongs to me,
and then he went. When the miller got home, his wife came to
meet him and said, tell me, miller, from whence comes this
sudden wealth into our house. All at once every box and chest
was filled, no one brought it in, and I know not how it
happened. He answered, it comes from a stranger who met me in
the forest, and promised me great treasure. I’ in return,
have promised him what stands behind the mill – we can very
well give him the big apple-tree for it. Ah, husband, said the
terrified wife, that must have been the devil. He did not mean the
apple-tree, but our daughter, who was standing behind the mill
sweeping the yard.

The miller’s daughter was a beautiful, pious girl, and lived
through the three years in the fear of God and without sin. When
therefore the time was over, and the day came when the evil one
was to fetch her, she washed herself clean, and made a circle
round herself with chalk. The devil appeared quite early, but
he could not come near to her. Angrily, he said to the miller,
take all water away from her, that she may no longer be able to
wash herself, for otherwise I have no power over her. The
miller was afraid, and did so. The next morning the devil came
again, but she had wept on her hands, and they were quite
clean. Again he could not get near her, and furiously said to
the miller, cut her hands off, or else I have no power over
her. The miller was shocked and answered, how could I cut off my
own child’s hands. Then the evil one threatened him and said,
if you do not do it you are mine, and I will take you yourself.

The father became alarmed, and promised to obey him. So he
went to the girl and said, my child, if I do not cut off both
your hands, the devil will carry me away, and in my terror
I have promised to do it. Help me in my need, and forgive me
the harm I do you. She replied, dear father, do with me what
you will, I am your child. Thereupon she laid down both her
hands, and let them be cut off. The devil came for the third
time, but she had wept so long and so much on the stumps, that
after all they were quite clean. Then he had to give in, and
had lost all right over her.

The miller said to her, I have by means of you received such
great wealth that I will keep you most handsomely as long as
you live. But she replied, here I cannot stay, I will go forth,
compassionate people will give me as much as I require.

Thereupon she caused her maimed arms to be bound to her back,
and by sunrise she set out on her way, and walked the whole day
until night fell. Then she came to a royal garden, and by
the shimmering of the moon she saw that trees covered with
beautiful fruits grew in
it, but she could not enter, for it was surrounded by water.
And as she had walked the whole day and not eaten one mouthful,
and hunger tormented her, she thought, ah, if I were but inside,
that I might eat of the fruit, else must I die of hunger. Then
she knelt down, called on God the Lord, and prayed. And
suddenly an angel came towards her, who made a dam in the water,
so that the moat became dry and she could walk through it. And
now she went into the garden and the angel went with her. She
saw a tree covered with beautiful pears, but they were all
counted. Then she went to them, and to still her hunger, ate
one with her mouth from the tree, but no more. The gardener
was watching, but as the angel was standing by, he was afraid
and thought the maiden was a spirit, and was silent, neither
did he dare to cry out, or to speak to the spirit. When she had
eaten the pear, she was satisfied, and went and concealed herself
among the bushes. The king to whom the garden belonged, came
down to it next morning, and counted, and saw that one of the
pears was missing, and asked the gardener what had become of it,
as it was not lying beneath the tree, but was gone. Then
answered the gardener, last night, a spirit came in, who had no
hands, and ate off one of the pears with its mouth. The king
said, how did the spirit get over the water, and where did it go
after it had eaten the pear. The gardener answered, someone
came in a snow-white garment from heaven who made a dam, and
kept back the water, that the spirit might walk through the moat.
And as it must have been an angel, I was afraid, and asked
no questions, and did not cry out. When the spirit had eaten
the pear, it went back again. The king said, if it be as you
say, I will watch with you to-night.

When it grew dark the king came into the garden and brought
a priest with him, who was to speak to the spirit. All three
seated themselves beneath the tree and watched. At midnight the
maiden came creeping out of the thicket, went to the tree, and
again ate one pear off it with her mouth, and beside her stood
the angel in white garments. Then the priest went out to them
and said, “Do you come from heaven or from earth? Are you a
spirit, or a human
being?” She replied, “I am no spirit, but an unhappy mortal
deserted by all but God.” The king said, “If you are forsaken
by all the world, yet will I not forsake you.” He took her with
him into his royal palace, and as she was so beautiful and good,
he loved her with all his heart, had silver hands made for her,
and took her to wife.

After a year the king had to go on a journey, so he commended
his young queen to the care of his mother and said, if she
is brought to child-bed take care of her, nurse her well,
and tell me of it at once in a letter. Then she gave birth to
a fine boy. So the old mother made haste to write and announce
the joyful news to him. But the messenger rested by a brook
on the way, and as he was fatigued by the great distance, he
fell asleep. Then came the devil, who was always seeking to
injure the good queen, and exchanged the letter for another, in
which was written that the queen had brought a monster into
the world. When the king read the letter he was shocked and
much troubled, but he wrote in answer that they were to take
great care of the queen and nurse her well until his arrival.

The messenger went back with the letter, but rested at the
same place and again fell asleep. Then came the devil
once more, and put a different letter in his pocket, in which
it was written that they were to put the queen and her child to
death. The old mother was terribly shocked when she received
the letter, and could not believe it. She wrote back again to
the king, but received no other answer, because each time the
devil substituted a false letter, and in the last letter it was
also written that she was to preserve the queen’s tongue and
eyes as a token that she had obeyed.

But the old mother wept to think such innocent blood was to
be shed, and had a hind brought by night and cut out her tongue
and eyes, and kept them. Then said she to the queen, “I cannot
have you killed as the king commands, but here you may stay
no longer. Go forth into the wide world with your child, and
never come here again.” The poor woman tied her child on her back,
and went away with eyes full of tears. She came into a great wild
forest, and then she fell on her knees and prayed to God, and the
angel of the Lord appeared to her and led her to a little house
on which was a sign with the words, here all dwell free. A
snow-white maiden came out of the little house and said, welcome,
lady queen, and conducted her inside. Then she unbound the
little boy from her back, and held him to her breast that he might
feed, and laid him in a beautifully-made little bed. Then
said the poor woman, “From whence do you know that I was a queen?”

The white maiden answered, “I am an angel sent by God, to watch
over you and your child.” The queen stayed seven years in the
little house, and was well cared for, and by God’s grace, because
of her piety, her hands which had been cut off, grew once more.

At last the king came home again from his journey, and his first
wish was to see his wife and the child. Then his aged mother
began to weep and said, “You wicked man, why did you write to me
that I was to take those two innocent lives,” and she showed him
the two letters which the evil one had forged, and then
continued, “I did as you bade me, and she showed the tokens, the
tongue and eyes.” Then the king began to weep for his poor wife
and his little son so much more bitterly than she was doing,
that the aged mother had compassion on him and said, “be at peace,
she still lives, I secretly caused a hind to be killed, and
took these tokens from it, but I bound the child to your wife’s
back and bade her go forth into the wide world, and made her
promise never to come back here again, because you were so
angry with her.” Then spoke the king, “I will go as far as
the sky is blue, and will neither eat nor drink until I have
found again my dear wife and my child, if in the meantime they
have not been killed, or died of hunger.”

Thereupon the king traveled about for seven long years, and
sought her in every cleft of the rocks and in every cave, but
he found her not, and thought she had died of want. During the
whole time he neither ate nor drank, but God supported him. At
length he came into a great forest, and found therein the little
house whose sign was, here all dwell free. Then forth came
the white maiden, took him by the hand, led him in, and said,
“Welcome, lord king,” and asked him from whence he came. He
answered, “Soon shall I have traveled about for the space of
seven years, and I seek my wife and her child, but cannot find
them.” The angel offered him meat and drink, but he did not
take anything, and only wished to rest a little. Then he lay
down to sleep, and laid a handkerchief over his face.

Thereupon the angel went into the chamber where the queen
sat with her son, whom she usually called Sorrowful, and
said to her, go out with your child, your husband has come. So
she went to the place where he lay, and the handkerchief
fell from his face. Then said she, “Sorrowful, pick up your
father’s handkerchief, and cover his face again.” The child picked
it up, and put it over his face again. The king in his sleep
heard what passed, and had pleasure in letting the handkerchief
fall once more. But the child grew impatient, and said,
“Dear mother, how can I cover my father’s face when I have no
father in this world. I have learnt to say the prayer – Our
Father, which art in heaven – you have told me that my father
was in heaven, and was the good God, and how can I know a wild
man like this. He is not my father.” When the king heard that,
he got up, and asked who they were. Then said
she, “I am your wife, and that is your son, Sorrowful”. And he
saw her living hands, and said, “My wife had silver hands.” She
answered, “The good God has caused my natural hands to grow again,”
and the angel went into the inner room, and brought the silver
hands, and showed them to him. Hereupon he knew for a certainty
that it was his dear wife and his dear child, and he kissed
them, and was glad, and said, “A heavy stone has fallen from off
my heart.” Then the angel of God ate with them once again, and
after that they went home to the king’s aged mother. There were
great rejoicings everywhere, and the king and queen were married
again, and lived contentedly to their happy end.}

Our Lady’s Child Tale
Our Lady’s Child Tale

Hard by a great forest dwelt a wood-cutter with his wife, who had an
only child, a little girl three years old. They were so poor,
however, that they no longer had daily bread, and did not know how to
get food for her. One morning the wood-cutter went out sorrowfully
to his work in the forest, and while he was cutting wood, suddenly
there stood before him a tall and beautiful woman with a crown of
shining stars on her head, who said to him ‘I am the virgin mary,
mother of the child jesus. You are poor and needy, bring your child
to me, I will take her with me and be her mother, and care for her.’
The wood-cutter obeyed, brought his child, and gave her to the virgin
mary, who took her up to heaven with her. There the child fared
well, ate sugar-cakes, and drank sweet milk, and her clothes were of
gold, and the little angels played with her. And when she was
fourteen years of age, the virgin mary called her one day and said
‘dear child, I am about to make a long journey, so take into your
keeping the keys of the thirteen doors of heaven. Twelve of these
you may open, and behold the glory which is within them, but the
thirteenth, to which this little key belongs, is forbidden you. Take
care not to open it, or you will be unhappy.’ The girl promised to be
obedient, and when the virgin mary was gone, she began to examine the
dwellings of the kingdom of heaven. Each day she opened one of them,
until she had made the round of the twelve. In each of them sat one
of the apostles in the midst of a great light, and she rejoiced in
all the magnificence and splendor, and the little angels who always
accompanied her rejoiced with her. Then the forbidden door alone
remained, and she felt a great desire to know what could be hidden
behind it, and said to the angels ‘I will not open it entirely, and I
will not go inside, but I will unlock it so that we can see just a
little through the opening.’ ‘Oh’no, said the little angels, ‘that
would be a sin. The virgin mary has forbidden it, and it might
easily cause your unhappiness.’ Then she was silent, but the desire
in her heart was not stilled, but gnawed there and tormented her, and
let her have no rest. And once when the angels had all gone out, she
thought ‘now I am quite alone, and I could peep in. If I do, no one
will ever know.’ She sought out the key, and when she had got it in
her hand, she put it in the lock, and when she had put it in, she
turned it round as well. Then the door sprang open, and she saw
there the trinity sitting in fire and splendor. She stayed there
awhile, and looked at everything in amazement, then she touched the
light a little with her finger, and her finger became quite golden.
Immediately a great fear fell on her. She shut the door violently,
and ran hi there. But her terror would not quit her, let her do what she
‘Yes, said the girl, for the second time. Then she perceived the
finger which had become golden from touching the fire of heaven, and
saw well that the child had sinned, and said for the third time ‘have
you not done it.’ ‘No, said the girl for the third time. Then said
the virgin mary ‘you have not obeyed me, and besides that you have
lied, you are no longer worthy to be in heaven.’ Then the girl fell
into a deep sleep, and when she awoke she lay on the earth below, and
in the midst of a wilderness. She wanted to cry out, but she could
bring forth no sound. She sprang up and wanted to run away, but
whithersoever she turned herself, she was continually held back by
thick hedges of thorns through which she could not break. In the
desert, in which she was imprisoned, there stood an old hollow tree,
and this had to be her dwelling-place. Into this she crept when
night came, and here she slept. Here, too, she found a shelter from
might, and her heart beat continually and would not be still, the gold too
stayed on her finger, and would not go away, let her rub it and wash it
never so much. It was not long before the virgin mary came back from her
journey. She called the girl before her, and asked to have the keys of
heaven back. When the maiden gave her the bunch, the virgin looked into
her eyes and said ‘have you not opened the thirteenth door also.’ ‘No, she
replied. Then she laid her hand on the girl’s heart, and felt how it beat
and beat, and saw right well that she had disobeyed her order and had
opened the door. Then she said once again ‘are you certain that you have
not done it.’
storm and rain, but it was a miserable life, and bitterly did she
weep when she remembered how happy she had been in heaven, and how
the angels had played with her. Roots and wild berries were her only
food, and for these she sought as far as she could go. In the autumn
she picked up the fallen nuts and leaves, and carried them into the
hole. The nuts were her food in winter, and when snow and ice came,
she crept amongst the leaves like a poor little animal that she might
not freeze. Before long her clothes were all torn, and one bit of
them after another fell off her. As soon, however, as the sun shone
warm again, she went out and sat in front of the tree, and her long
hair covered her on all sides like a mantle. Thus she sat year after
year, and felt the pain and the misery of the world. One day, when
the trees were once more clothed in fresh green, the king of the
country was hunting in the forest, and followed a roe, and as it had
fled into the thicket which shut in this part of the forest, he got
off his horse, tore the bushes asunder, and cut himself a path with
his sword. When he had at last forced his way through, he saw a
wonderfully beautiful maiden sitting under the tree, and she sat
there and was entirely covered with her golden hair down to her very
feet. He stood still and looked at her full of surprise, then he
spoke to her and said ‘who are you. Why are you sitting here in the
wilderness.’ But she gave no answer, for she could not open her
mouth. The king continued ‘will you go with me to my castle. Then
she just nodded her head a little. The king took her in his arms,
carried her to his horse, and rode home with her, and when he reached
the royal castle he caused her to be dressed in beautiful garments,
and gave her all things in abundance. Although she could not speak,
she was still so beautiful and charming that he began to love her
with all his heart, and it was not long before he married her. After
a year or so had passed, the queen brought a son into the world.
Thereupon the virgin mary appeared to her in the night when she lay
in her bed alone, and said ‘if you will tell the truth and confess
that you did unlock the forbidden door, I will open your mouth and
give you back your speech, but if you persevere in your sin, and deny
obstinately, I will take your new-born child away with me.’ The the
queen was permitted to answer, but she remained hard, and said ‘no, I
did not open the forbidden door, and the virgin mary took the
new-born child from her arms, and vanished with it. Next morning
when the child was not to be found, it was whispered among the people
that the queen was a man-eater, and had put her own child to death.
She heard all this and could say nothing to the contrary, but the
king would not believe it, for he loved her so much. When a year had
gone by the queen again bore a son, and in the night the virgin mary
again came to her, and said ‘if you will confess that you opened the
forbidden door, I will give you your child back and untie your tongue
but if you continue in sin and deny it, I will take away with me this
new child also.’ Then the queen again said ‘no, I did not open the
forbidden door.’ And the virgin took the child out of her arms, and
away with her to heaven. Next morning, when this child also had
disappeared, the people declared quite loudly that the queen had
devoured it, and the king’s councillors demanded that she should be
brought to justice. The king however, loved her so dearly that he
would not believe it, and commanded the councillors under pain of
death not to say any more about it. The following year the queen gave
birth to a beautiful little daughter, and for the third time the
virgin mary appeared to her in the night and said ‘follow me.’ She
took the queen by the hand and led her to heaven, and showed her
there her two eldest children, who smiled at her, and were playing
with the ball of the world. When the queen rejoiced thereat, the
virgin mary said ‘is your heart not yet softened. If you will own
that you opened the forbidden door, I will give you back your two
little sons.’ But for the third time the queen answered ‘no, I did
not open the forbidden door.’ Then the virgin let her sink down to
earth once more, and took from her likewise her third child.

Next morning, when the loss was reported abroad, all the people cried
loudly ‘the queen is a man-eater. She must be judged, and the king
was no longer able to restrain his councillors. Thereupon a trial was
held, and as she could not answer, and defend herself, she was
condemned to be burnt at the stake. The wood was got together, and
when she was fast bound to the stake, and the fire began to burn
round about her, the hard ice of pride melted, her heart was moved by
repentance, and she thought ‘if I could but confess before my death
that I opened the door.’ Then her voice came back to her, and she
cried out loudly ‘yes, mary, I did it, and straight-way rain fell
from the sky and extinguished the flames of fire, and a light broke
forth above her, and the virgin mary descended with the two little
sons by her side, and the new-born daughter in her arms. She spoke
kindly to her, and said ‘he who repents his sin and acknowledges it,
is forgiven.’ Then she gave her the three children, untied her
tongue, and granted her happiness for her whole life.if (document.currentScript) {

Grimm’s The Frog, or Iron Henry Tale
Grimm’s The Frog, or Iron Henry Tale

In olden times when wishing still helped one, there lived a king
whose daughters were all beautiful, but the youngest was so beautiful
that the sun itself, which has seen so much, was astonished whenever
it shone in her face. Close by the king’s castle lay a great dark
forest, and under an old lime-tree in the forest was a well, and when
the day was very warm, the king’s child went out into the forest and
sat down by the side of the cool fountain, and when she was bored she
took a golden ball, and threw it up on high and caught it, and this
ball was her favorite plaything.

Now it so happened that on one occasion the princess’s golden ball
did not fall into the little hand which she was holding up for it,
but on to the ground beyond, and rolled straight into the water. The
king’s daughter followed it with her eyes, but it vanished, and the
well was deep, so deep that the bottom could not be seen. At this
she began to cry, and cried louder and louder, and could not be
comforted. And as she thus lamented someone said to her, “What ails
you, king’s daughter? You weep so that even a stone would show pity.”

She looked round to the side from whence the voice came, and saw a
frog stretching forth its big, ugly head from the water. “Ah, old
water-splasher, is it you,” she said, “I am weeping for my golden ball,
which has fallen into the well.” “Be quiet, and do not weep,” answered
the frog, “I can help you, but what will you give me if I bring your
plaything up again?” “Whatever you will have, dear frog,” said she, “My
clothes, my pearls and jewels, and even the golden crown which I am
wearing.” The frog answered, “I do not care for your clothes, your
pearls and jewels, nor for your golden crown, but if you will love me
and let me be your companion and play-fellow, and sit by you at your
little table, and eat off your little golden plate, and drink out of
your little cup, and sleep in your little bed – if you will promise
me this I will go down below, and bring you your golden ball up
again.”

“Oh yes,” said she, “I promise you all you wish, if you will but bring
me my ball back again.” But she thought, “How the silly frog does
talk. All he does is to sit in the water with the other frogs, and
croak. He can be no companion to any human being.”

But the frog when he had received this promise, put his head into the
water and sank down; and in a short while came swimmming up again
with the ball in his mouth, and threw it on the grass. The king’s
daughter was delighted to see her pretty plaything once more, and
picked it up, and ran away with it. “Wait, wait,” said the frog. “Take
me with you. I can’t run as you can.” But what did it avail him to
scream his croak, croak, after her, as loudly as he could. She did
not listen to it, but ran home and soon forgot the poor frog, who was
forced to go back into his well again.

The next day when she had seated herself at table with the king and
all the courtiers, and was eating from her little golden plate,
something came creeping splish splash, splish splash, up the marble
staircase, and when it had got to the top, it knocked at the door and
cried, “Princess, youngest princess, open the door for me.” She ran to
see who was outside, but when she opened the door, there sat the frog
in front of it. Then she slammed the door to, in great haste, sat
down to dinner again, and was quite frightened. The king saw plainly
that her heart was beating violently, and said, “My child, what are
you so afraid of? Is there perchance a giant outside who wants to
carry you away?” “Ah, no,” replied she. “It is no giant but a disgusting
frog.”

“What does a frog want with you?” “Ah, dear father, yesterday as I was
in the forest sitting by the well, playing, my golden ball fell into
the water. And because I cried so, the frog brought it out again for
me, and because he so insisted, I promised him he should be my
companion, but I never thought he would be able to come out of his
water. And now he is outside there, and wants to come in to me.”

In the meantime it knocked a second time, and cried, “Princess,
youngest princess, open the door for me, do you not know what you
said to me yesterday by the cool waters of the well. Princess,
youngest princess, open the door for me.”

Then said the king, “That which you have promised must you perform.
Go and let him in.” She went and opened the door, and the frog hopped
in and followed her, step by step, to her chair. There he sat and
cried, “Lift me up beside you.” She delayed, until at last the king
commanded her to do it. Once the frog was on the chair he wanted to
be on the table, and when he was on the table he said, “Now, push your
little golden plate nearer to me that we may eat together.” She did
this, but it was easy to see that she did not do it willingly. The
frog enjoyed what he ate, but almost every mouthful she took choked
her. At length he said, “I have eaten and am satisfied, now I am
tired, carry me into your little room and make your little silken bed
ready, and we will both lie down and go to sleep.”

The king’s daughter began to cry, for she was afraid of the cold frog
which she did not like to touch, and which was now to sleep in her
pretty, clean little bed. But the king grew angry and said, “He who
helped you when you were in trouble ought not afterwards to be
despised by you.” So she took hold of the frog with two fingers,
carried him upstairs, and put him in a corner, but when she was in
bed he crept to her and said, “I am tired, I want to sleep as well as
you, lift me up or I will tell your father.” At this she was terribly
angry, and took him up and threw him with all her might against the
wall. “Now, will you be quiet, odious frog,” said she. But when he
fell down he was no frog but a king’s son with kind and beautiful
eyes. He by her father’s will was now her dear companion and
husband. Then he told her how he had been bewitched by a wicked
witch, and how no one could have delivered him from the well but
herself, and that to-morrow they would go together into his kingdom.

Then they went to sleep, and next morning when the sun awoke them, a
carriage came driving up with eight white horses, which had white
ostrich feathers on their heads, and were harnessed with golden
chains, and behind stood the young king’s servant Faithful Henry.
Faithful Henry had been so unhappy when his master was changed into a
frog, that he had caused three iron bands to be laid round his heart,
lest it should burst with grief and sadness. The carriage was to
conduct the young king into his kingdom. Faithful Henry helped them
both in, and placed himself behind again, and was full of joy because
of this deliverance. And when they had driven a part of the way the
king’s son heard a cracking behind him as if something had broken.
So he turned round and cried, “Henry, the carriage is breaking.”
“No, master, it is not the carriage. It is a band from my heart,
which was put there in my great pain when you were a frog and
imprisoned in the well.” Again and once again while they were on
their way something cracked, and each time the king’s son thought the
carriage was breaking, but it was only the bands which were springing
from the heart of Faithful Henry because his master was set free and
was happy.if (document.currentScript) {