Category: Yazılı Masallar

Küçük Prens
Küçük Prens

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber, develer tellal iken, çok uzak diyarlarda küçük prens adından  gerçekten de prens olan biri yaşarmış. Küçük prens şaşırtılacak şekilde küçük boydaymış. Küçük prens bir evden biraz daha büyük bir gezegende yaşıyormuş. Küçük prensin gezegeninde yanardağlar, çiçekler ve otlar varmış. Bu otlar zararlı otlarmış ve küçük prens her gün gezegenini dolaşıp bu zararlı otları temizlemekle uğraşıyormuş. Her ne kadar her gün temizlese de ertesi gün zararlı otlar tekrar çıkıyorlarmış. Küçük prens gezegeniyle ilgilenmeyi çok severmiş. Her sabah kalkıp yanardağlarını temizler, çiçeklerini sular, zararlı otlarını temizlermiş. Zararlı otlara özellikle de baobap ağaçlarına çok dikkat edermiş. Baobap ağaçları zamanında temizlenmezse köklerini çok uzaklara salar, eğer gezegen de küçük ise gezegeni paramparça ederlermiş.

Bir gün küçük prens baobap fidanlarının arasında gezerken orada bir gül olduğunu fark etmiş. Küçük prens duyduğu hayranlığı saklayamamış;

-‘’Öyle güzelsiniz ki! ‘’ demiş güle.

Bunu duyan gül de cevap vermiş;

-‘’Ben güneş ile beraber doğdum’’ demiş.

Gül çok nazlı bir gülmüş. Hiçbir şeyden memnun olmuyor, hiçbir şekilde mutlu olamıyormuş. Küçük prense şöyle demiş;

-‘’Akşam olunca üzerimi bir cam fanus ile kapatırsanız iyi olur. Gezegeniniz çok soğuk. Gezegeninizin bu kadar soğuk olması benim için hiç iyi değil. ‘’

Küçük prens gülün sürekli mızmızlanması küçük prensin canını sıkıyormuş. Küçük prens kendini çok yalnız hissediyormuş. Hep bir arkadaşı olsun istermiş. Arkadaş bulabilmek için uzaklara gitmeye karar vermiş. Gitmeden önce de gülünü son bir defa sulamış ve ondan ayrılma zamanı geldiğinde Küçük prensin içini çok büyük bir hüzün kaplamış.

Küçük prens yolculuğu sırasında bir çok gezegen gezmiş. Bu gezegenlerden birinde hiçbir uyruğu olmayan bir kral ile, başka bir gezegende daha kendi gezegenini tanımayan bir coğrafyacı ile karşılaşmış. Bir başka gezegende ise bir fenerciyle karşılaşmış. Fenercinin gezegeni öylesine küçükmüş ki, fenerci gece olduğunda fenerini yakıyor, fener yanar yanmaz hemen gün doğuyormuş. Feneri söndürmek zorunda kalıyormuş. Feneri söndürdüğünde gece oluyor, yaktığında ise gün doğuyormuş.

Küçük prens en sonunda dünyaya ayak basmış. Önce çok şaşırmış. Çölde tek başına yürürken bir tilkiyle karşılaşmış. Tilkiyi görünce;

-‘’Gel biraz oyun oynayalım. Çok yalnızım.’’ Diyivermiş. Ne var ki tilki ;

-‘’Ben seninle oyun oynayamam. Çünkü ben evcil değilim.’’ Demiş.

Küçük prens;

-‘’Evcil ne demek? ‘’ diye sormuş.

Tilki cevap vermiş;

-‘’Bağlanmak demektir. Eğer sen beni evcilleştirirsen ben senin dünyada biricik olurum, sen de benim için dünyada biricik olursun. Ne olur evcilleştir beni ! ‘’ demiş.

Küçük prense kendisini nasıl evcilleştirebileceğini anlatmış. Küçük prens de tilkiyi evcilleştirmiş. Ne var ki Küçük Prens gezegenini ve gülünü çok özlüyormuş. Bu yüzden geri dönmeye karar vermiş ve tilkiye veda etmiş. Ama Küçük Prens arkadaşını bırakacağı için çok üzülüyormuş. Tilki ona ;

-‘’Senin altın sarısı saçların var. Buğdaylar da altın sarısı. Buğdayları gördüğüm zaman aklıma sen geleceksin. Oradan esen rüzgarlar bana senin sesini hatırlatacak.’’ Demiş.

Küçük prens bunun üzerine çok uzaklara gitse de tilkiyi hep kalbinde taşıyacağını fark etmiş. Küçük prens gezegenine dönmüş. Gülüne ve yanardağlarına kavuşmuş. Gülüne ve gezegenine kavuştuğu için çok mutluymuş. Her gece mutlu bir şekilde yıldızları izlemiş. Siz de küçük prens gibi her gece yıldızları bakarken küçük prensi göremeseniz de onları dinleyip onlardan gelen sesleri duyabilirsiniz.

MERAKLI KAPLUMBAĞA TOSPİŞ
MERAKLI KAPLUMBAĞA TOSPİŞ

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, buradan çok uzaklarda bir yerlerde Tospiş adında bir kaplumbağa varmış. Tospiş çok meraklı bir kaplumbağaymış. Farklı bir hayvan farklı bir böcek gördüğünde onları takip eder, farklı farklı yerlere gidermiş. Tospiş bir gün ailesiyle ormanda gezerken bir solucana rastlamış. Bu solucan yavaş yavaş ormanın derinliklerine doğru ilerliyormuş. Bizim tospiş de merak etmiş ve solucana şöyle seslenmiş:

-Solucan kardeş nereye gidiyorsun?

Solucan da cevap vermiş:

-‘’ Ormanın ötesinde parlayan bir köy var. Orada birçok solucan arkadaşım var. Onların yanına gidiyorum. ‘’ demiş.

Tospiş cevap vermiş:

-‘’ İyi yolculuklar solucan kardeş. Soruma cevap verdiğin için teşekkür ederim. ‘’

Tospiş ailesiyle yoluna devam ederken aklı sürekli solucandaymış. Acaba gitti mi diye merak etmiş. En sonunda dayanamamış ve merakına yenik düşerek ailesinin yanından ayrılarak solucanın gittiği yola sapmış. Tospiş solucana yetişmek istiyormuş ama bir türlü yetişemiyormuş. Ailesinden de gittikçe uzaklaşıyormuş.

Tospiş solucanın peşinde giderken yolda başka bir solucana daha rastlamış. Hemen ona seslenmiş.

-‘’ Solucan kardeş merhaba. Ormanın ötesinde parlayan bir köy varmış. Başka bir solucan arkadaşım bana bu yoldan gidildiğini söyledi. Ama ben 1 saattir gidiyorum hala köye varamadım. Sen de o köye mi gidiyorsun? Eğer sen de o köye gidiyorsan ben de seninle gelebilir miyim? ‘’

Solucan cevap vermiş:

-‘’ Merhaba kaplumbağa kardeş. Evet, ben de o köye gidiyorum. İstersen benimle gelebilirsin. Ama o köy biraz uzakta. Eğer benimle şimdi yola çıkarsan iki günde varabiliriz.’’

Tospiş parlayan köyün çok uzakta olduğunu öğrenince çok korkmuş. Çünkü ailesinin yanından ayrılırken izin almadığını ve eğer o köye giderse ailesinin çok korkacağını, tospişin kaybolduğunu düşünüp çok üzüleceklerini ve tospişi günlerce arayacaklarını düşünmüş ve solucana şöyle demiş:

-‘’ Yardımın için çok teşekkür ederim solucan kardeş. Ama ben seninle gelemem. Çünkü ailemden izin almadım. Eğer seninle gelirsem ailem beni çok merak eder. Beni bulamazlarsa çok üzülürler. O yüzden ben buradan geri dönmeliyim. Sana iyi yolculuklar diliyorum. Kendine iyi bak solucan kardeş.’’

Tospiş geldiği yoldan geri gitmeye başlamış. Çiçeklere böceklere baka baka giderken birden havanın karardığını fark etmiş. Akşam olmaya başlamış. Tospiş korkmuş.

-‘’ Eyvah! Akşam oldu. Ben şimdi ailemin yanına nasıl geri döneceğim? ‘’

Tospiş böyle devam düşünüp yoluna devam ederken tospişin ailesi de tospiş kayboldu zannedip bütün arkadaşlarıyla tospişi aramaya başlamışlar. Saatler geçtikçe üzülüp merak etmişler. Tüm ailesi arkadaşları ile birlikte tospişi arıyorlarmış.

Tospiş korkarak yoluna devam etmiş ve ailesinden son ayrıldığı yere gelmiş. Tospişin ailesi tospişin geldiğini görünce hemen onun yanına gitmişler.

-‘’ Tospiş nerelerdeydin seni çok merak ettik sana bir şey oldu diye çok korktuk saatlerdir seni arıyorduk nereye gittin? ‘’

Tospiş cevap vermiş:

-‘’ Çok özür dilerim. Ben yolda bir solucanla karşılaştım. Ormanın ötesinde parlayan bir köy varmış. Merak ettim ve oraya gitmek istedim ama çok uzakmış gidemedim geri döndüm. Size haber vermediğim için çok özür dilerim bir daha yapmayacağım. ‘’

Ailesi tospişin özrünü kabul etmiş bir daha bu şekilde habersiz bir yere gitmemesi için uyarmışlar ve yollarına devam etmişler. Tospiş de ailesinden uzaklaştığında çok korktuğunu bir daha uzaklaşmaması gerektiğini uzaklaşırsa onların merak edeceklerinin farkına varmış ve bir daha ailesine haber vermeden ve onlardan izin almadan hiçbir yere gitmemiş.

İYİ YÜREKLİ NAYA VE PAPAĞAN
İYİ YÜREKLİ NAYA VE PAPAĞAN

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, çok ama çok uzak diyarların birinde büyük bir masal diyarı varmış… Masal diyarında masallar hiç bitmez, uslu duran ve yaramazlık yapmayan tüm çocuklar bu masalları dinlermiş. İşte o masallardan birisi senin gibi uslu duran çocuklara gelsin…

Bir varmış bir yokmuş. Uzak mı uzak diyarların birinde güzeller güzeli, şekerler şekeri bir kız yaşarmış. Bu kızın adı Naya imiş. Naya hayvanları çok seven, bahçede koşup oynayan doğa dostu bir kızmış.

Günlerden bir gün Naya’ya babası güzeller güzeli bir papağan hediye etmiş. Bu papağan o kadar güzel o kadar büyükmüş ki Naya bu papağanı çok sevmiş. Renkli tüyleri her baktığından onu büyülüyormuş. Bu papağan bir de o kadar güzel konuşuyormuş ki… Hatta Naya ile karşılıklı olarak konuşan bu papağan, Naya’ya güzel bir arkadaşlık da yapıyormuş. Ancak papağanın aklı fikri her zaman esas yurdunda yani koskocaman ormanlardaymış.

Papağan eskiden büyük mü büyük, güzel mi güzel bir ormanda yaşıyormuş. Ailesi ve arkadaşları ile birlikte bu ormanda hayatını devam ettirirken bir gün avcılardan birisi papağanı esir almış. Onu uzun bir süre kafeste tutan bu acımasız avcı, gün geldiğinde de papağanı en çok para veren müşteriye satmış. Papağan o gün bu gündür ormanın özlemi ile yanar tutuşur, ne arkadaşlarını ne de ailesini bir türlü unutmazmış.

Papağan bir gün dayanamamış ve içinden geçenleri bu güzel yürekli minik kıza anlatmaya karar vermiş. Naya’yı karşısına alan papağan, başlamış tüm hayatını anlatmaya:

Papağan: ‘Naya, benim güzel yürekli arkadaşım. Ben sana hayat hikâyemi anlatayım mı? Ben eskiden büyük ve güzel bir ormanda yaşayan mutlu bir papağandım. Ancak bir gün acımasız avcının teki geldi ve beni esir alarak hem arkadaşlarımdan hem de ailemden ayırdı. Üstelik bu da yetmezmiş gibi beni uzun bir süre kafeste esir tuttu. Sonra da en çok para veren müşterisine sattı. Benim burnumda hala o ormanların kokusu var. Hem yaşadığım o ormanı hem de arkadaşlarımı inan çok özledim’ demiş.

Naya haftalardır kendisine arkadaşlık eden bu güzel papağanın hikâyesini duyunca o kadar üzülmüş ki… Kendisini evinden ve ailesinden uzakta düşünmüş ve hemen gözünden birkaç damla yaş süzülmeye başlamış. Naya bu düşünceyi kendisi için bile düşünemezken, nasıl olur bu papağana yapabilirmiş! Bu acımasızlığı kendisine yakıştıramamış.

Naya: ‘Papağan kardeş, inan ben bunların hiçbirini bilmiyordum. Seni babam aldı ve bana getirdi. Ben seni evinden yurdundan arkadaşlarından ayırdıklarını bilsem hiç kabul eder miydim’ demiş.

Papağan bu güzel minik kızın kalbinin güzelliğini zaten biliyormuş. Sorun onda değil acımasız avcıdaymış. Ancak Naya’nın pes etmeye hiç ama hiç niyeti yokmuş. Aklına şahane bir fikir gelmiş.

Naya hızlıca kalkmış yerinden. Papağan ne olduğunu bile anlamadan kendisini eski demir bir kafesin içerisinde bulmuş. Şaşkınlık içerisinde sormuş Naya’ya:

Papağan: ‘Naya, arkadaşım, ne yapacaksın bana? Neden beni kafes içerisine koydun?’

Naya papağana hiçbir şey söylemeden almış kafesi eline. Evin dışarısına çıkmış önce. Etrafa bakınmış ve var gücüyle koşmaya başlamış. Evlerinin hemen yakınında bulunan ormana doğru koşmuş. Annesi ve babası görmeden bu işi bitirmeliymiş.

Ormanın içerisine girdiklerinde Naya kafesi yere koymuş ve ne olduğunu anlamayan papağana dönmüş:

Naya: ‘Sevgili papağanım. Ben senin başına gelenlere razı olamam. Seni şimdi salacağım ve sen de gidip hem arkadaşlarına hem de ormanına kavuşacaksın. Ancak bir daha dikkatli ol ve hiçbir avcıya yakalanma’ demiş.

Papağan bu güzel yürekli kıza ne kadar teşekkür etse azmış. Gözünden iki damla yaş akarken Naya kafesin kapısını açmış ve papağan özgürlüğüne doğru uçmuş.

Naya papağanın arkadaşlığına o kadar alışmış ki bir an yaptığının doğru mu olduğunu sorgulamış kendi kendine. Ama onun evine ve arkadaşlarına kavuşması Naya için her şeyden önemliymiş.

Naya ertesi sabah uyandığında bir de ne görsün! Dün salıverdiği papağan odasının penceresinin kenarında onun uyanmasını beklemesin mi? Naya hemen kalkmış yatağından, penceresini açmış:

Naya: ‘Güzel papağanım, senin ne işin var burada?’

Papağan: ‘Sen beni özgürlüğüme kavuşturdun. Ailem ve arkadaşlarım ile yeniden buluşmamı sağladın. Ama ben de bu iyiliğini unutmam güzel yürekli arkadaşım. Her gün seninle sohbet etmek için geleceğim yanına. Tamam, evime ve arkadaşlarıma kavuşmuş olabilirim ama senin arkadaşlığın benim için her şeyden önemli’ demiş.

Naya anlamış ki iyilik eden her zaman iyilik görür. Ve yapılan iyilik her zaman karşılığını bulur. O gün bu gün papağan her gün Naya’yı ziyaret etmiş, onunla uzun saatler sohbet etmiş. Onların dostluğu hiç ama hiç bitmemiş. Gökten üç elma düşmüş…

EN BÜYÜK ZENGİNLİK İYİLİKTİR
EN BÜYÜK ZENGİNLİK İYİLİKTİR

Siz hiç katı yürekli zenginin hikâyesini dinlediniz mi? Haydi bakalım masal saatine, masallar diyarından sizin için seçilen masalı dinlemeye…

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde; çok ama çok uzak yerlerin birinde büyük bir köy varmış.  İlkbaharın, tüm güzelliğini sergilediği ve ağaçların açan çiçekleri ile rengârenk süslediği bu köyde herkes güler yüzlü, merhametli ve iyi kalpliymiş. Zaten bu kadar güzel bir köyde kötü kalpli insanlar yaşayamazmış ki! Bu köyde yaşayanlar bir karıncayı bile incitmekten korkarlarmış.

Fakat bu köyde bir tane de kötü bir adam yaşarmış. Bu kötü adamın kese kese altınları, elmasları, gümüşleri, sandık sandık incileri de varmış. Yani bu kötü adam aynı zamanda köyün en zengin adamıymış. Altınları, gümüşleri olsa ne olacak, bu adamın bir kez olsun güldüğünü gören henüz olmamış. Çaresizlikten kapısını kim çalsa onu en ağır sözlerle kovarmış elinden. Ne o kimseden ne de köylüler ondan hiç ama hiç hoşlanmazmış.

Günlerden bir gün elbiseleri yıpranmış, açlıktan beti benzi solmuş bir adam bu kötü zengin adamın evinin önüne gelmiş. Tüm cesaretini toplayarak kapısını da çalmış. Kapıyı açan hizmetçi, karşısında dilenci kılıklı bu adamı görünce hemen paniklemiş:

Hizmetçi: ‘Hey, sen bu evin sahibini tanır mısın? Bu evin sahibi çok kötü ve katı yürekli bir adamdır. Ondan yardım geleceğini düşünme sakın, sana hiçbir şey vermez. Üstelik üzerine bir sürü de laf söyler. Bence ondan ağır bir söz işitmeden gitsen iyi olur’ demiş.

Hizmetçi zavallı yoksul adam ile konuşurken evin sahibi gelmesin mi! Kapısında duran yardıma muhtaç adamı görünce gür sesiyle evi inletmiş adeta:

Katı yürekli zengin adam: ‘Kimsin sen be cüretsiz! Senin beni rahatsız etmeye ne hakkın var?’

Yardıma muhtaç adam çekinerek uzatmış elini;

Fakir adam: ‘ Efendim, mazur görünüz ancak ben çok açım. Bir parça ekmek verin sizden başka hiçbir şey istemem. Siz de bir ekmek ile iyilikte bulunmak istemez misiniz’ demiş.

Katı yürekli zengin adam öfkeden ne yapacağını şaşırmış:

Katı yürekli zengin adam: ‘Sen benim kim olduğumu ve bu evden bir dilenciye, bir lokma ekmek çıkmadığını bilmiyorsun herhalde! Var git yoluna. Ekmeğini başka kapılarda ara’ demiş.

Bu sözleri işiten fakir adam çok ama çok üzülmüş. Usulca çekmiş elini, hiçbir şey demeden dönmüş arkasını gitmiş. Fakir adam bir yandan yürürken bir yandan da o kadar zenginlik içerisinde hiç mutlu olmayan ‘sözde zengin’ adamı düşünerek onun haline acımış. İçinden şu cümlelerigeçirmiş:
‘Ben fakirim, herkes benim bu halime acıyor. Ancak asıl acınması gereken bu adam. Ne kadar zengin olursa olsun, mutluluğun formülünü bulamaz.’

Günler geceleri, haftalar yılları kovalamış. Belki on yıl, belki on-beş geçmiş. Bu güzel köy olduğu gibi kalmış, ölen ölmüş, kalan kalmış. Kimi zor günler yaşamış, kimi ise hiç ummadığı anda mutlu haberler almış. Peki, katı yürekli o zengin adama ne mi olmuş?  Zengin adamın başına bir felaket gelmiş. Övündüğü, kimse ile paylaşmadığı o serveti sanki toz olmuş uçmuş. Paraları, altınları, gümüşleri en sonunda da evi gitmiş elinden. O da artık sokaklarda yaşayan fakir bir adam olmuş çıkmış.

Bir gün açlıktan beti benzi solmuş bir şekilde köyün sokaklarında dolaşırken, büyük ve ihtişamlı bir evin önünde durmuş. Bu evden belki kendisine yardım eden çıkabilirmiş. Hiç düşünmeden hemen evin kapısını çalmış. O anda bir zamanlar kendisinin de ne kadar zengin olduğunu hatırlayan bu adam, yaptığı her şeyden kapısından çevirdiği her fakir adamdan utanmış.

Kapıyı açan hizmetçi karşısındaki dilenciyi görünce konuşmasına fırsat bile vermeden evin sahibine seslenmiş. Dilenci tam bir şey söyleyecekken karşısına evin sahibi gelince korkmuş ve susmuş. Evin sahibi gülümseyerek bakmış bu fakir adama:

Evin sahibi: ‘Hoş geldiniz, aç mısınız açıkta mısınız? Geçin içeri lütfen karnınızı doyuralım’ demiş.

Bir zamanların katı yürekli zengin adamı şimdinin fakir adamı evin sahibinin bu tavrına çok şaşırmış. Zengin bir adam nasıl bu kadar iyi yürekli olabilirmiş? Bir zamanlar burnundan kıl aldırmayan o zengin adam karşısındaki zengin adamın bu iyi yürekli hali karşısında çok sevinmiş ama eski yaptıkları için de bir o kadar üzülmüş ve utanmış.

Güzel çocuklar şunu sakın unutmayın: bu dünyada en büyük zenginlik iyiliktir.

 

 

DERTLİ FARE MOKU
DERTLİ FARE MOKU

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber, develer tellal iken, çok uzak bir yerlerde Moku adında küçük beyaz bir fare yavrusu varmış. Moku etraftaki hayvanlarla oynamayı çok severmiş. Diğer hayvanlar da Moku’yu severler ve onunla oynarlarmış. Bir de Çiki adında sarı bir kedi yavrusu varmış. Ama onun Moku kadar arkadaşı yokmuş. Moku ne zaman Çiki’nin yanına gitse Çiki korkup kaçıyormuş. Moku Çiki’nin ondan korktuğunu fark etmiş ve bu duruma çok üzülmüş. Moku bir köşeye çekilmiş ve düşünmeye başlamış.

‘’ Acaba Çiki ile nasıl arkadaş olabilirim? Benden korkmamasını nasıl sağlayabilirim? ‘’

Birden Moku’nun aklına bir fikir gelmiş. Çiki’nin nasıl oynamayı sevdiğini öğrenirse onunla birlikte oyun oynayıp onunla arkadaş olabilirim diye düşünmüş. Ertesi gün Moku Çiki’nin olduğu bahçeye gitmiş ve Çiki’yi izlemeye başlamış. Çiki tek başına bahçenin bir köşesinde bir ip yumağıyla oynuyormuş. Tüm gün Çiki’yi izlemiş. Çiki ara sıra oynayıp ara sıra süt içiyor, biraz dinlendikten sonra da tekrardan iple oynuyormuş.

Ertesi gün Moku yine Çiki’nin bahçesine gitmiş. Bahçedeki büyük ağacın arkasına saklanmış. Çiki yine iple oynuyormuş. Çiki tam oynarken yanlışlıkla ip yumağı ağacın oraya kaçmış. Moku kendine doğru yuvarlanan ip yumağını görmüş. Birden aklına bir fikir gelmiş.

-‘’ Ben bu ipliği tutup Çiki’ye geri götürürsem belki benimle arkadaş olabilir ve birlikte oynayabiliriz. ‘’

Moku hemen ipi tutmuş ve ağacın arkasına saklanmış. İpin ağacın arkasına gittiğini gören Çiki ağaca doğru koşmuş. Ağacın yanına gittiğinde birden şaşırmış. Bir fare elinde Çiki’nin ip yumağını tutuyormuş. Çiki çekinmiş ve arkaya doğru bir iki adım atmış. Çiki’nin çekindiğini gören Moku hemen Çiki’ye seslenmiş.

-‘’ Hey! Merhaba! Benim adım Moku. Ben bir fareyim. Peki ya senin adın ne küçük sarı tatlı kedi? ‘’

Çiki Moku’nun onunla konuştuğunu görünce önce şaşırmış. Sonra biraz çekinerek cevap vermiş.

-‘’ Merhaba benim adım Çiki. Bende bir kediyim. ‘’

Moku Çiki’nin ona cevap vermesine çok sevinmiş hemen konuşmaya başlamış.

-‘’ Çiki benimle birlikte oyun oynamak ister misin? İstersen benimle birlikte diğer arkadaşlarımla da oyun oynayabilirsin. ‘’

Çiki biraz düşünmüş. Tek başına oyun oynarken canının sıkıldığı aklına gelmiş ve şöyle demiş.

‘’ Evet. Seninle bir oyun oynayabilirim Moku. ‘’

Moku Çiki’nin oyun teklifini kabul etmesine çok sevinmiş ve hemen ağacın arkasından çıkmış. Oyun oynamaya başlamışlar. Çiki ip yumağını patisiyle uzaklara atıyor, Moku da hemen koşup oradan ip yumağını alıp Çiki’ye geri getiriyormuş. Tüm gün boyunca bu şekilde oynamışlar.

Ertesi gün Moku yine Çiki’nin bahçesine gittiğinde Çiki’yi ağacın kenarında Moku’yu beklerken bulmuş. Çiki;

-‘’ Hoş geldin Moku. Ben de seni bekliyordum. İstersen bugün arkadaşlarını çağırabilirsin. Hep birlikte oyun oynarız. ‘’

Bunu duyan Moku hemen gidip diğer arkadaşlarını çağırmış. Bu sefer de Çiki, Moku’nun yediği yiyeceği gidip bir yerlere saklıyor, Moku da gidip yiyeceğini buluyormuş. Moku’nun arkadaşları geldiğinde ise hep birlikte önceki gün yaptıkları gibi ip yumağı fırlatma oyunu oynamışlar. Günün sonunda hepsi arkadaş oldukları için çok mutluymuş. Günün sonunda Moku ile Çiki yarın tekrar oynamak üzere sözleşmişler. Moku yolda evine giderken

‘’Aslında birisiyle arkadaş olmanın çok zor bir şey olmadığını, sadece karşısındakini daha iyi tanıyıp onun neyi sevip sevmediğini öğrendikten sonra arkadaş olmak ve oyun oynamanın çok kolay olduğunu ‘’ düşünmüş ve gülümseyerek yoluna devam etmiş.

ALYA VE BEYAZ TAVŞAN
ALYA VE BEYAZ TAVŞAN

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber,  develer tellal iken uzak diyarların birinde ufacık bir köylü kızı yaşarmış. Bu köylü kızının ismi Alya imiş. Alya tıpkı prensesler kadar güzelmiş. Ailesi Alya’yı çok seviyormuş ve Alya’nın her istediğini yapıyorlarmış.

Alya bir gün bahçelerinde oyun oynarken bir tavşan görmüş. Tavşan bembeyaz ve çok güzel bir tavşanmış. Alya tavşanı sevmek için ona doğru koştukça tavşan kaçıyormuş. Alya tavşanı yakalamaya çalışırken bir de bakmış ki tavşan ormanda parlayan bir ışığın içine doğru girmiş. Alya baştan o ışıktan korkmuş ama sonra cesaret edip ışığa doğru ilerlemiş. Işık kocaman altın sarısı bir kapıdan geliyormuş. Alya kapının arkasında ne olduğunu çok merak etmiş ama girmeye korkmuş hemen ailesinin yanına dönüp ailesine haber vermek istemiş. Eve doğru koşmuş. Eve gittiğinde ailesine anlatmış;

-‘’Ben bugün bir tavşan gördüm onu takip ettim. Tavşan ormana doğru koşunca onun peşinden gittim. Tavşan çok büyük bir kapıdan içeri girdi kayboldu. Kapı parlıyordu! Hep birlikte gidelim o kapıyı bulalım arkasında ne olduğunu çok merak ediyorum.’’ demiş.

Ailesi de Alya’ya artık gece olduğunu yarın sabah uyandıklarında hep birlikte gidip o kapıyı bulacaklarına dair söz vermişler. Alya da sözü alınca hemen uyumuş ki sabah olsun. Sabah uyandığında Alya çok heyecanlıymış. Kapının arkasında ne olduğunu çok merak ediyormuş. Alya’nın ailesi uyandığında hep birlikte kahvaltı edip, yanlarına yemek için bir sepet hazırlayıp ormana doğru yol almışlar. Tam ormana girecekleri sırada Alya yine dün gördüğü tavşanı görmüş.

-‘’ İşte orada! Dün gördüğüm tavşan orada! ‘’ diye seslenip tavşana doğru koşmuş.

Tavşan yine Alya’dan kaçmış ve dün girdiği kapıya doğru gitmiş. Alya ve ailesi tavşanı takip etmişler. Kapıya vardıklarında kapı aynı şekilde parlamaya devam ediyormuş. Hep birlikte kapıdan içeri girmişler. Kapıdan girdiklerinde çok şaşırmışlar. Kapı kocaman bir şatoya açılıyormuş. Şatonun her yeri parıl parıl parıldıyormuş. Çok güzel giyimli uşaklar, aşçılar, askerler, insanlar şatonun bahçesinde dolaşıyormuş. Şatonun etrafındaki çiçekler Alya’nın ve ailesinin ilk defa gördükleri çiçeklermiş ve mis gibi kokuyorlarmış. Alya sonra tavşanı görmüş. Tavşan bir ağacın kenarında duruyormuş ama o ağaçtan ileri gitmiyormuş. Alya ve ailesi ona doğru yaklaştıklarında tavşanın yanındaki ağaçta tavşanın resmini görmüşler. Alya’nın gördüğü beyaz tavşan şatonun sahibi prensesinmiş ve tavşanı kaybolduğu için çok üzülüyormuş. Alya ve ailesi hemen tavşanı alıp şatoya doğru ilerlemişler. Ailesinin elinde tavşanı gören uşaklar hemen krala haber vermişler. Kral hemen onları görmek istemiş. Alya ve ailesi kocaman bir salona doğru yol almışlar. Salonun sonunda kralın tahtı varmış. Salona girdiklerinde kral ayağa kalkıp:

-‘’Kızımın tavşanını bulup getirdiğiniz için size çok teşekkür ederim. Tavşanı kaybolduğu için günlerdir ağlıyordu. Çok üzülmüştü. Size karşı borcumu nasıl ödeyebilirim? ‘’ diye sormuş. Alya da cevap vermiş:

-‘’ Ben o beyaz tavşanı çok sevdim. Onunla birlikte kalmak istiyorum.’’ Demiş.

Kral da şöyle demiş:

-‘’ Madem o tavşanı bu kadar çok sevdin, benim kızımla birlikte burada kalıp tavşanı birlikte büyütebilirsiniz. Ama bir şartla ailen de buraya taşınacak bundan sonra burada hep birlikte yaşayacağız.’’

Alya bunu duyunca çok sevinmiş, ailesi de Alya’nın ve kralın bu isteğini geri çevirmemişler ve oraya, kralın sarayına yardımcı olarak taşınmışlar.

Alya ve Prenses tavşana birlikte bakmışlar. Onunla birlikte büyümüşler. Alya başka birinin tavşanını kendisi almayıp geri götürmenin çok güzel bir şey olduğunu, paylaşmanın da mutluluk verdiğini anlamış. Tavşan da Alya’ya kısa sürede alışmış ve mutlu mesut yaşamışlar.

ŞARKI SÖYLEYEN AĞAÇ MASALI
ŞARKI SÖYLEYEN AĞAÇ MASALI

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bundan uzun uzun yıllar önce, develer tellal iken,  pireler ise berber iken, ben küçükken ama dayımın da beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Herkes başlamış koşmaya, ben dönmüşüm şaşkına. ‘Nereye gidiyorsunuz böyle?’ Diye sordum birine, dedi ki ‘Masal dinlemeye’… Masalı çok severim ben, dinler dinler uyurum ben. Tam ‘Beni de götür’ diyecektim ki aldı bir kuş beni kanadına, uçurdu periler diyarına… Periler diyarı ki bütün periler masallar anlatır sana… İşte o masallardan birini anlatacağım ben de sana…

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, çok uzak diyarların birinde, büyük bir bahçe varmış. Bu bahçe bildiğimiz bahçeler gibiymiş ancak bir özelliği hariç. Bu bahçenin içinde şarkı söyleyen bir ağaç varmış. Bu ağacın ünü yakınlardaki tüm köylere yayılmış. Ağaç o kadar güzel şarkı söylüyormuş ki, köylülerin hepsi ağacın etrafında toplanıp eğlenceli vakit geçiriyormuş. Ağaç da kendisine gösterilen bu ilgiden memnun, marifetlerini gösterdikçe gösteriyormuş.

Günler haftaları haftalar da ayları bu şekilde kovalarken şarkı söyleyen ağacın methi taa ülkenin padişahının kulağına kadar gitmiş. Vezirlerinden birisi padişaha şarkı söyleyen ağaçtan bahsettiğinde padişah önce inanmamış. Hatta vezirine gülmüş, geçmiş. Ancak vezir çok ısrar edince ağacı gidip görmeye karar vermiş.

Günlerden bir gün padişah köylü bir adam gibi giyinerek halkın içine karışmış. Padişah böyle zamanlarda padişah olduğunu saklamak için hep köylü kılığına girerek girermiş köyün içine. Böylece kimse onun padişah olduğunu anlamaz, o da rahat rahat gezermiş tüm sokakları. O gün yine aynı şeyi yapan padişah vezirin öve öve bitiremediği şarkı söyleyen ağacı bulmak için uzun bir süre yürümüş. Ardından köyün dışına doğru olan büyük bahçenin içinde şarkı söyleyen ağacın sesini duymuş. Padişah kulaklarına inanamamış. Bu ağaç gerçekten şarkı söylüyormuş. Üstelik köylüler ağacın etrafında toplanarak kah eğleniyor, kah dans ediyor, kah gülüp oynuyorlarmış. Padişah köylülerin bu kadar mutlu olmasını hazmedememiş. Kendisi bu ülkenin padişahıymış ve en zengini imiş. Bu ağaç insanları mutlu ediyorsa bu mutluluk sadece ve sadece onun olmalıymış. Fakir köylüler ağacın eğlencesini yaşama hakkına sahip değilmiş.

Padişah gördüğü manzara karşısında duyduğu memnuniyetsizlik ve hatta kıskançlık ile sarayın yolunu tutmuş. Saraya girdiği gibi vezirini yanına çağırmış:

Padişah: ‘Yarın hemen o ağacı söküp sarayın bahçesine getiriyorsun. Benim odamın tam altına dikiyorsun. Bundan sonra o ağaç tüm şarkılarını sadece bana söyleyecek’ demiş.

Vezir padişahın talimatını yerine getirmek için hemen harekete geçmiş. Sabah olur olmaz yanına aldığı birkaç adam ve bahçıvan ile ağacı yerinden sökmek için yola koyulmuş.

Şarkı söyleyen ağaç, yeni bir günün sabahına yine çok mutlu başlamış. Güneş parladıkça neşesi yerine gelmiş ve güzel sesi ile şarkılarını söylemeye başlamış. O sırada tarlalarına giden köylüler de ağacın bu güzel sesi ile güne başlamanın keyfini çıkarmış.

Fakat o da ne! Padişahın veziri yanındakiler ile birlikte ağacı yerinden sökmesin mi? Köylüler ‘durun ne yapıyorsunuz?’ demeye kalmadan vezir hepsini kovmuş. ‘Padişahımızın emri, buna karşı mı geliyorsunuz’ diyerek bir de tehdit etmiş köylüleri. Zavallı insanlar susup kalmışlar, üzülerek ağacın sökülmesini izlemişler.

Şarkı söyleyen ağacı söken vezir ve adamları ağacı saraya getirmiş. Padişahın tam da istediği gibi odasının altına dikmiş. Beklemişler ki ağaç şarkılarını söylemeye devam etsin. Ancak ağaçta tık yokmuş! Vezir biraz daha bekleyelim demiş ancak ağaç yine ses vermemiş. Vezir en sonunda pes etmiş ve padişaha durumu bildirmiş. Padişah yine öfkeyle kükremiş:

Padişah: ‘O ağacın nasıl şarkı söylediğini ben duydum. Nasıl olur da burada ses çıkarmaz! Gerekirse birkaç gün hatta birkaç ay bekleyeceğiz, yine de o ağaçtan şarkı dinleyeceğiz’ demiş.

Günler, haftalar, aylar geçmiş ancak şarkı söyleyen ağaç sarayın bahçesinde değil şarkı söylemek sesini bile çıkarmamış. Padişah da artık boşuna beklediğini fark etmiş. Anlamış ki ağaç sadece kendi bahçesinde söylüyormuş o güzel şarkılarını.

Padişah yaptığının yanlış olduğunu anlamış. Ağacı sarayın bahçesinden söktürüp eski yerine diktirmiş. Ağaç daha bahçenin kökleri ile birleştiği anda o güzel sesi ile şarkılarını söylemeye başlamış. Hem padişah hem de köylüler bu duruma çok sevinmişler. Herkes bir arada ağacın şarkılarını dinleyerek, mutlu mesut yaşamışlar.

Gökten üç elma düşmüş, üçü de uslu çocukların olmuş.

OBUR PRENSES VE PERİ KIZI MASALI
OBUR PRENSES VE PERİ KIZI MASALI

Sabır çok önemlidir çocuklar. Sabreden kişi er ya da geç sabrının karşılığını alır. Sabredemeyen, acele davranan kişiler hiçbir şeyi başaramazlar. Bunun bir de masalı vardır, bilir misiniz? İşte size sabrın önemini anlatan güzel mi güzel bir masal… Gözlerinizi kapatın ve masallar diyarından gelen bu masalın keyfini çıkarın…

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak mı uzak diyarların birinde büyük bir ülke varmış. Bu ülkenin akıllı bir kralı ve kralın da obur mu obur bir oğlu varmış. Prens o kadar şişman o kadar oburmuş ki ülkede herkes onu Obur Prens olarak bilirmiş. Bu prens günün her vaktinde her anında yemek yemek istiyormuş. Aşçılar bu prensi neredeyse doyuramamaktan korkuyormuş. Kral da oğlunun bu haline çok üzülüyormuş ama ne yapsa oğlunun iştahını kesemiyormuş.

Gel zaman git zaman kral bu işin böyle gitmeyeceğine karar vermiş. Bütün yardımcılarını toplamış ve oğlunun bu durumuna çare bulunması için emir vermiş. Kralın yardımcıları düşünmüş, taşınmış, prensin bu iştahına nasıl bir çözüm bulacaklarını tartışmış. En sonunda güzel bir fikir bulmuşlar ve kralın karşısına çıkmışlar:

Yardımcılar: ‘Kralım! Sizin oğlunuz için güzel bir fikir bulduk. Sarayın dışında oğlunuz için büyük bir kule inşa edebilirsiniz. Başına bir nöbetçi koyabilir ve oğlunuzun günlük belirli miktarda yemek yemesini sağlayabilirsiniz. Nöbetçi ne olursa olsun oğlunuza miktarın dışında yemek vermez ve böylece Obur Prens zayıflar.’

Kral bu fikri çok sevmiş. Hemen sarayın dışında bir kule yaptırmış ve en inatçı nöbetçilerden birisini kulenin başına dikmiş. Nöbetçi, Obur Prens’e günlük ne kadar yemek verilmesi gerekiyor ise o kadar yemek veriyor, Obur Prens ne kadar isterse istesin daha fazlasını vermiyormuş.

Günler ayları kovalamış. Obur Prens yediği yemeklerden hiç memnun değilmiş. Ne yaparsa yapsın nöbetçi Obur Prens’e daha fazla yemek vermiyormuş. Prens, açlıktan artık hayaller görmeye başlamış. Gözünün önünden en sevdiği yemekler bir bir geçerken, rüyalarında ziyafet sofraları görüyormuş.

Obur Prens bir gece rüyasında güzeller güzeli bir peri kızı görmüş. Peri kızı Prens’in yanına yaklaşmış ve elindeki iksiri Prens’e uzatmış:

Peri Kızı: ‘Sevgili Prens, bu iksir senindir. Ancak bu iksirin sadece üç damlasını içeceksin. İksirin geri kalanını ise bir ömür saklayacaksın. Sakın unutma, kalan iksiri ne olursa olsun sakın içmeyeceksin. Bu şartı kabul edersen sana iksiri verebilirim.’

Prens, peri kızının söyledikleri karşısında çok şaşırmış ancak ayağına gelen bu fırsatı kaçırmak istememiş. Peri kızının teklifini kabul etmiş. Sabah olup rüyasından uyandığında ise masanın üzerinde iksir şişesini görünce rüyasının gerçek olduğunu anlamış. Prens iksirden peri kızının dediği gibi sadece üç damla olacak şekilde içmiş. O da ne! Prens iksiri içtiği gibi güzel bir uykuya dalmasın mı?

Günler geçmiş ancak Prens uyanmamış. En sonunda bir hafta geçince uyanan Prens ne olduğunu anlamaya çalışırken aynaya bir bakmış ki ne görsün! Öyle bir zayıflamış öyle bir zayıflamış ki kendisi bile gözlerine inanamamış! Prens peri kızının iksirinin etkisini gösterdiğini anlamış ve mutluluktan dünyalar onun olmuş.

Obur Prens’i karşısında zayıf bir şekilde gören Kral, çok sevinmiş. Bütün ülke Prens’in bu durumunu sevinçle karşılamış ve Prens ülkenin en güzel kızı ile evlenmiş.

Günler ayları, aylar ise yılları kovalamış. Prens evlendiği kız ile çok mutlu olmuş. Herşey yoluna girdi diye düşünürken birdenbire kral çok hastalanmış. Bütün ülke kralın hastalığı karşısında yasa bürünmüş. Doktorlar, uzmanlar, işin ehli insanlar da kralın bu derdine çare bulamamış. Prens babasının gözlerinin karşısında erimesine daha fazla dayanamamış ve aklına gelen ilk fikri uygulamaya koymuş.

Yıllar önce peri kızının kendisine verdiği ve sakladığı iksiri babası için ortaya çıkarmış. Peri kızının söyledikleri aklına gelmiş. Bu iksiri Prens’e sadece birkaç damla içmesi için vermiş ancak Prens şimdi o iksiri babasına da içirecekmiş. Çünkü başka çaresi yokmuş.

Prens iksiri babasına içirmiş. İksiri içen Kral, oracıkta ölmüş. Prens, ne yapacağını şaşırmış, üzüntüsünden, vicdan azabından günlerce uyuyamamış. İksirin neden etki etmediğini kendi kendine sormuş durmuş.

Bir gece Prens rüyasında kendisine iksiri veren peri kızını görmüş yeniden. Hemen sormuş:

Prens: ‘Peri kızı, neden iksir babama etki etmedi’ demiş.

Peri kızı: ‘Sevgili prens, o iksiri sana bir daha kullanmamanı söylemiştim’ demiş.

Prens: ‘Ben bilemedim peri kızı. Babam çok kötü durumdaydı. Ona da iyi gelir diye düşündüm. Keşke içirmeseydim… Ancak merak ediyorum neden bir daha kullanmamalıydım o iksiri’ diye sormuş.

Peri Kızı: ‘Çünkü o iksir bir zehirdi Prensim’ demiş.

Prens iyice şaşırmış.

Prens: ‘Peki neden beni zehirlemedi?’

Peri Kızı: ‘Prensim, siz bana güvenip içtiniz o iksiri. Sırf güvendiğiniz için ben onu büyülü hale getirdim ve size şifa yaptım’ demiş.

Prens o an sabretmenin, beklemenin ne kadar önemli olduğunu öğrenmiş. O peri kızına güvendiği için ve sabrettiği için iksirin zehirinden kurtulmuş.

Gökten üç elma düşmüş, üçü de sabırlı çocukların olmuş.

 

KELOĞLAN VE SİHİRLİ ŞAPKASI
KELOĞLAN VE SİHİRLİ ŞAPKASI

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer tellal iken; uzak mı uzak diyarların birinde büyük mü büyük, güzel mi güzel bir köy varmış. Bu köy içinde bir de Keloğlan diye bir oğlan varmış. Keloğlanın kafasında hiç saç olmadığı için herkes ona ‘Keloğlan’ demiş ve adı gel zaman git zaman ‘Keloğlan’ olarak kalmış. Keloğlan köyün içerisinde annesi ile birlikte yaşar, kimseye bulaşmadan günlerini geçirirmiş.

Keloğlan bu, adından da belli, kafasında hiç saç yok ki! Bu yüzden üşürmüş keloğlanın kel kafası. Günlerden bir gün annesi daha fazla dayanamamış oğlanın bu haline. ‘Gel’ demiş oğluna ‘pazara gidip sana güzel bir şapka alalım.’ Keloğlan sevinmiş, çünkü havalar soğumaya, kafası da üşümeye başlamış.

Keloğlan ve annesi ağır adımlar ile pazara giderken yolda karşılarına aksakallı bir dede çıkmış. Aksakallı dede anne ile keloğlanı görünce yaklaşmış yanlarına:

Ak Sakallı: ‘Keloğlan, keleş oğlan. Ne arıyorsun söyle bakalım aksakallı dedene’ demiş.

Keloğlan zaten tembel biri imiş, buradan pazara kadar yürümek çok zor gelmiş. Hemen aksakallıya cevap vermiş:

Keloğlan: ‘ Merhaba aksakallı dede, ben bir şapka almak için pazara gidiyorum’ demiş.

Aksakallı dede kaftanının altından güzel bir şapka çıkarmış. Keloğlana uzatarak:

Ak Sakallı: ‘Al bu şapkayı kullan. Ancak bilesin ki benim şapkalarım sihirlidir. Eğer bir gün gelir de çok darda kalırsan, “şapkam davran, kurtar beni bu durumdan” de. Şapkan seni o durumun içinden kurtaracak. Eğer paraya sıkışırsan hemen ‘şapkam davran, ver bana altınlarından” de, sana altın verecek. Eğer olur da şapkanı çaldırırsan da hemen ” şapkam davran, bana gel şapkam” de, şapka hemen senin başına gelecek’ demiş.

Keloğlan aksakallı dedenin anlattıklarını can kulağı ile dinlemiş. Aksakallı dede şapkayı ona verdiğinde ise çok mutlu olmuş. ‘Artık benim sihirli bir şapkam var’ diyerek anası ile birlikte mutlu-mesut dönmüş köyüne.

Eve geldiklerinde Keloğlanın anası hemen girmiş söze:

Anne: ‘Ah benim kel oğlum, keleş oğlum. Nereden bilelim o ihtiyarın bize yalan atmadığını? Sen şimdi bir dene bakalım şapka altın verecek mi?’

Keloğlan annesinin dediğini yapmış. ‘Şapkam davran, ver bana altınlarından’ demiş. Bir de ne görsün! Şapkanın içinden altınlar dökülmesin mi odanın içine!  Keloğlan ve annesi altınları görünce sevinç içinde hemen pazara gitmiş ve tüm ihtiyaçlarını almışlar. Herşeyi yüklemek için bir de eşek almışlar. Doldurmuşlar tüm yükleri eşeğe, düşmüşler anası ile Keloğlan yola…

Daha yolun yarısına gelmeden eşkıyalar çevirmesin mi yollarını! Tepesine kadar yük dolu eşeği görünce hiçbir şey sormadan eşeği alan eşkıyalar, iyi bir ganimet bulduk diye sevinmişler. Ancak Keloğlan durur mu? ‘Şapkam davran, kurtar beni bu durumdan’ demiş. Demesi ile birlikte şapkanın içinden bir sürü köpek çıkmasın mı? Köpekler hırsızları kovalamış ve Keloğlan bu durumdan kurtulmuş.

Keloğlan anası ile birlikte sonunda eve varmış. Birlikte satın aldıkları tüm eşyaları indirmişler. Ardından yemek yapıp yemişler, içmişler. Gece olunca da kafasındaki şapkayı çıkarıp uykuya dalmış Keloğlan.

Gece Keloğlan ve anası uyurken eve üç tane hırsız girmesin mi? Evden üç-beş bir şey çaldıktan sonra çıkarken hırsızlardan birisi Keloğlan’ın sihirli şapkasını görmesin mi? Şapkayı da almış eline, takmış kafasına. O sırada kolu çarpmış vazoya, vazonun sesine uyanmış bizim Keloğlan. Bir de ne görsün, üç tane iri-yarı hırsız evin içinde, üstelik birinin kafasında sihirli şapkası var! Keloğlan’ın aklına hemen sihirli sözcükler gelmiş. ‘Şapkam davran, bana gel şapkam” demiş. Şapka hırsızın kafasından çıkarak uça uça gelmiş kendi kafasına koymuş. Hırsızlar uçan şapkayı gördüklerinde çok korkmuşlar. Korkularından ne aldılar ise bırakıp kaçmışlar.

Keloğlan ve anası hırsızların gitmesi ile derin bir nefes almış. Şapkanın ne kadar değerli olduğunu bir kez daha anlayan Keloğlan, bundan sonra şapkasına gözü gibi bakmış.

Aksakallı dedenin verdiği sihirli şapka sayesinde Keloğlan anası ile birlikte huzur içinde uzun yıllar yaşamış. Kimin başı sıkışsa, derdi olsa ona da yardım etmiş. Herkes Keloğlan’dan ‘kahraman’ diye bahsetmiş.

Gökten üç elma düşmüş, üçü de yardımsever çocukların olmuş.

 

 

Ayşecik İle Pembe Sultan’ın Arkadaşlık Masalı
Ayşecik İle Pembe Sultan’ın Arkadaşlık Masalı

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken… Buralardan çok uzak çok da eski zamanların birinde küçük bir köy varmış. Bu köyün zengin mi zengin bir padişahı, bu padişahın da güzeller güzeli bir kızı varmış. Padişah kızını çok sever, bir dediğini iki etmezmiş. Güzeller güzeli kızının başına bir şey gelecek diye çok korkar, onu sarayın bir adım dışarısına bile çıkarmazmış. Padişahın güzel kızı Pembe Sultan, bütün günlerini sarayın içerisinde geçirir, dışarının nasıl bir yer olduğunu bile bilmezmiş. Hep aynı nedimeler ile arkadaşlık yapan Pembe Sultan, bazen dışarısının nasıl bir yer olduğunu merak eder, nedimelerinden masal dinler gibi dışarıdaki hayatı dinlermiş.

Bu köyde yaşayan bir de yaşlı ama tonton bir amca varmış. Bu amca köyün sütçüsüymüş ve her gün büyük süt tenekeleri ile köye süt dağıtırmış. Tonton sütçü amca aynı zamanda sarayın da sütçüsüymüş ve her hafta iki gününü sadece saraya ayırır, hem sütleri saraya taşır hem de mutfağına girip sütlü tatlılar yaparmış. Bu tonton sütçü amcanın güzel mi güzel akıllı mı akıllı bir tanecik de kızı varmış. Kızın adı Ayşecikmiş. Ayşecik küçük yaşından itibaren elinden geldiğince babasına yardımcı olmaya çalışır, babasının yükünü hafifletirmiş.

Ayşecik küçüklüğünden beri sarayı merak eder dururmuş. Bunu babasına söylediğinde ise babası daha küçük olduğunu ve biraz büyümesi gerektiğini söylemiş. Ayşecik o gündür bu gündür babasının onu saraya götüreceği günü bekler, dururmuş.

Ayşecik günlerden bir gün daha fazla dayanamamış ve babasından rica etmiş:

Ayşecik: ‘Babacığım bugün beni saraya götürür müsün?’

Babası Ayşecik’in yaşının daha küçük olduğunu söyleyecekmiş ancak kızına baktığında ne kadar hevesli olduğunu görmüş. Kızının bu hevesini kırmak istememiş:

Baba: ‘Tamam kızım, sen artık on yaşında büyük bir kız oldun. Seni saraya götürebilirim. Ancak orada dikkatli olacaksın, yaramazlık yapmayacaksın ve büyük bir kız gibi benim sözümden çıkmayacaksın. Anlaştık mı?’

Ayşecik: ‘Anlaştık babacığım. Çok teşekkür ederim’ demiş.

Ayşecik’in içi içine sığmıyormuş. Küçüklüğünden beri merak ettiği sarayı sonunda görecekmiş. Ayşecik, kahvaltı bittiği gibi süt güğümlerinin at arabasına yüklenmesine yardımcı olmuş. İş bitince de babası ile birlikte arabaya binmiş ve at arabası saraya doğru yola çıkmış.

Aslında çok da uzun olmayan ancak Ayşecik için bir asır gibi geçen bir sürenin ardından babası ve Ayşecik saraya varmış. Ayşecik sarayın kapısını gördüğü gibi içinden ‘ne kadar da kocaman’ diye geçirmiş. At arabası sarayın iç avlusuna girdiğinde mutfaktan birkaç kişi babasına yardım etmek için kapının kenarında bekliyormuş. Babası at arabasını durdurmuş ve Ayşecik’e dönmüş:

Baba: ‘Ayşecik, ben şimdi bu süt güğümlerini içeri taşıyacağım ve mutfakta tatlı yapacağım. Seni de bu sırada Narin Teyze’nin yanına bırakacağım. O sana sarayı gezdirecek. Onu sakın üzme ve lafından çıkma, tamam mı güzel kızım’ demiş.

Ayşecik hemen babasına ‘tamam’ demiş ve kendisini gülümseyerek karşılayan Narin Teyze’nin elinden tutmuş. Narin Teyze sarayın temizliğinde çalışan hizmetlilerden birisiymiş. Uzun yıllar sarayda çalışmış ve saray ahalisi tarafından çok sevilirmiş.

Narin Teyze: ‘Gel bakalım Ayşecik, ben sana sarayı gezdireyim’ demiş.

Ayşecik Narin Teyze ile birlikte koskocaman sarayın odalarını, salonlarını gezmiş, dolaşmış. Sarayın içine dışından daha çok hayran kalan Ayşecik, Narin Teyze’ye merak ettiklerini de sorarak bilgilenmiş. Narin Teyze de bu akıllı ve uslu kız çocuğu ile sarayı gezmekten memnunmuş.

Ayşecik ve Narin Teyze koridorda yürürken karşılarından gelen Pembe Sultan’ı ve nedimelerini görmüşler. Narin Teyze Ayşecik’ e en öndekinin Pembe Sultan olduğunu, bir şey sorarsa cevap vermesini, sözlerine dikkat etmesini söylemiş usulca. Pembe Sultan da kendi yaşındaki bu kızı hemen fark etmiş. Yanlarına yaklaştıklarında Ayşecik’ i bir süre süzdükten sonra Narin Teyze’ye dönerek;

Pembe Sultan: ‘Narin Teyze misafirimiz mi var’ diye sormuş.

Narin Teyze: ‘ Efendim, bu kız sütçünün kızıdır.  Saraya ilk kez geliyormuş. Benden kendisini sarayın içinde gezdirmem istendi’ demiş.

Pembe Sultan kendi yaşında biri ile tanışacak olmanın verdiği heyecan ile hemen Ayşecik’e dönmüş:

Pembe Sultan: ‘ Sarayı beğendiniz mi? Bu arada adınız öğrenebilir miyim?’ demiş.

Ayşecik kendisi ile aynı yaşlarda olan Pembe Sultan’ ın dostça tavırlarından çok memnun olmuş. Hemen ses tonuna dikkat ederek;

Ayşecik: ‘Efendim, adım Ayşecik. Ben küçük yaşımdan itibaren merak ederdim, acaba saray nasıl bir yer diye. Şimdi geldim, sarayı gezdim, gördüm. Gerçekten büyük ve çok güzel bir yermiş. Hayran olmamak elde değil’ demiş.

Pembe Sultan Ayşecik’in konuşmasından da tavırlarından da çok memnun kalmış. İlk defa nedimelerinden başka dışarıdan yabancı biri ile konuştuğu için de çok mutluymuş.

Pembe Sultan: ‘ Ayşecik, istersen odama geçelim, orada konuşmamıza devam edelim’ demiş.

Ayşecik ile Pembe Sultan, iki saate yakın konuşmuşlar. Pembe Sultan ilk kez bir arkadaş edinmenin verdiği mutluluk ile o kadar sevmiş ki Ayşecik’i… Ayşecik de Pembe Sultan’ı çok ama çok sevmiş. Ayşecik babasının kendisini aradığını duyunca onu üzmeden ayrılmak zorunda kalmış Pembe Sultan’ın odasından. Ayşecik ile Pembe Sultan, yarın sabah yeniden buluşmak üzere ayrılmışlar.

Akşam yemeğinden sonra Padişah, Pembe Sultan’ı yanına çağırmış. Bugün sütçünün kızı ile kendi kızının görüştüğünden haberi olan Padişah, bunun yanlış bir davranış biçimi olduğunu kızına anlatmış. Sütçünün kızının alelade bir köylü kızı olduğunu söyleyen Padişah, kendi kızının bu kız ile arkadaş olmasını istemediğini de eklemiş.

Pembe Sultan babasının sözleri karşısında çok ama çok üzülmüş. Tam babasına Ayşecik’in ne kadar hanımefendi ve zarif bir kız olduğunu anlatacakken babası sinirli bir şekilde ayağa kalkmış:

Padişah: ‘Ayşecik mayşecik anlamam ben! Onunla bir daha görüşmeyeceksin! İşte bu kadar!’ demiş.

Pembe Sultan babasının net tavrı karşısında hiçbir şey diyememiş. Odasına gitmiş ve bütün gece ağlamış.

Ertesi sabah Ayşecik Pembe Sultan ile buluşacağı için yine çok heyecanlıymış. Babası ile birlikte saraya giden Ayşecik, babası işini yaparken avlunun içinde Pembe Sultan’ı beklemiş. Ancak ne gelen olmuş ne de giden… Ayşecik uzun süre bekledikten sonra Pembe Sultan’ın gelmeyeceğini anlamış ve babası ile birlikte eve dönmüş. Fakat aklında fikrinde hep tek bir soru varmış: Pembe Sultan neden buluşmaya gelmedi?

Pembe Sultan ise ilk kez biri ile arkadaşlık kurmasını babasının engellemesine çok ama çok üzülmüş ve yemeden içmeden kesilmiş. Birkaç güne kalmamış yataklara düşmüş. Padişah kızının halini gördüğü gibi hemen ülkenin en iyi doktorlarını çağırtmış ancak Pembe Sultan’ın derdine kimse derman bulamamış! Sürekli olarak Ayşecik’in adını sayıklayan Pembe Sultan’ın halini gören Padişah, sonunda pes etmiş ve Ayşecik’ in saraya getirilmesini istemiş.

Pembe Sultan’ın hasta olduğunu duyan Ayşecik hiç vakit kaybetmeden koşmuş arkadaşının yanına. Ayşecik’i yatağının ucunda gören Pembe Sultan ise çok sevinmiş ve onun tatlı sesi ile güzelce uyumuş, dinlenmiş. Pembe Sultan’ın hastalığının en iyi ilacı Ayşecik olmuş.

Kızının sağlığının yeniden yerine geldiğini gören Padişah ise Ayşecik’e teşekkür üzerine teşekkür etmiş. Hakkında düşündükleri yüzünden çok pişman olan Padişah,  Ayşecik’e ‘Sen artık benim ikinci kızımsın’ demiş.

Gökten üç elma düşmüş, üçü de en iyi arkadaşların olmuş…