Tag: masalcı

SİHİRLİ ŞAPKA
SİHİRLİ ŞAPKA

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellallığı pireler berber iken, ben anamın beşiği de tandır mıngır sallanır iken, buradan çok uzaklarda bir yerde kimsenin bilmediği bir şapka varmış. Bu şapka zamanla bir cadının şapkasıymış. Cadı bu şapkayı kullanarak görünmez olur, Görmek istediği yerlere gizlice girermiş. Ama bu şapkayı bir kere takan artık ölünceye kadar o şapkanın sahibi haline gelirmiş. Bir gün şapkanın sahibi cadı ölmüş. Şapka da sahipsiz bir şekilde cadının evinde duruyormuş. Günlerden bir gün o kadar çok yağmur yağmış, o kadar çok rüzgar çıkmış ki, cadının evinin pencereleri açılıvermiş. Evin içine rüzgar dolmuş. Ama bir rüzgar öyle sert esmiş ki, şapka olduğu masanın üstünden uçuvermiş, pencereden aşağıya düşüvermiş. Dışarıdaki yoldaki rüzgar da şapkayı almış ve sürüklemiş. Şapka birden kendini bir ormanda buluvermiş. Ormanın hemen yanında da bir köy varmış. Bu köyde son zamanlarda çok fazla hırsızlık olmaya başlamış. Köylünün yediği içtiği ne varsa çalıyormuş hırsızlar. Köylüler perişan haldelermiş.

Şapka aylar geçmiş, hala ormanda yeni sahibini bekliyormuş.

Bizim köyde de yaşayan bir genç çocuk varmış. Bu genç çocuk hangi işe girse ikinci gün onu kovarlarmış. Zavallı annesi oğluna çok üzülürmüş. Bu oğlanın da elinden hiç bir iş gelmezmiş. Tek bildiği ve en iyi yaptığı şey gezmekmiş. Koca gün gezse hiç sıkılmazmış. Annesi de bir işe girmediği için hem üzülür hem de oğluna kızarmış. İşte bu oğlanın adı Zeki imiş. İsmi her ne kadar Zeki olsa da kendisinin zeki olduğu söylenemezmiş.

Günlerden bir gün Zeki yine işten kovulmuş ve ormana doğru gezintiye çıkmış. Önüne gelen her şeyi bakmadan tekmeliyormuş. Bir şapka görmüş. Yine tekmelemiş. Ama o da ne ? Şapka yerinden oynamamış. Şaşırmış ve şapkaya doğru eğilmiş. Şapka birden konuşmaya başlamış. Zeki korkmuş ve şapkayı elinden fırlatmış. Bunun üzerine şapka ;

-‘’ Korkma benden. Sen benim yeni sahibimsin. Her kim beni eline alırsa o benim sahibim olur. Her kim beni kafasına takarsa görünmez olur. ‘’ Zeki çok şaşırmış. Orada bir ağacın altında oturup şapkayla uzun uzun konuşmuşlar. Zeki köyünde olanları anlatmış, iş bulamadığını anlatmış. Bunun üzerine şapka;

-‘’Seninle bir anlaşma yapalım. Sen beni geceleri tak. Ben seni görünmez yapayım. Sen de geceleri köyünde olan bitenleri izle. Hem belki bu sayede köyündeki hırsızları da yakalayabilirsin. Hem de bir işin olmuş olur.’’

Zeki bu fikre baştan sıcak bakmasa da sonradan kabul etmiş. Ve başlamışlar geceyi beklemeye. Gece olmuş. Zeki şapkayı başına taktığı anda bir de bakmış ki görünmez olmuş. Yani şapka doğru söylüyor, yalan atmıyormuş. Zeki başlamış köyün içinde dolaşmaya. Bir de ne görsün. Hırsızlar köydeki bakkalı soyuyorlarmış. Ne yapsam diye düşünürken yerde bir sopa görmüş. Hemen sopa almış ve hırsızlara vurmaya başlamış. Hırsızlar şaşkına dönmüşler. Bir sopa kendi kendine bunlara vuruyormuş. Zeki hırsızları yakalarından tutmuş ve hemen köyün bekçi polisine götürmüş. Tam götürürken de şapkayı çıkarmış, görünür olmuş. Bekçi elinde hırsızlarla Zeki’yi görünce çok şaşırmış. Nasıl bulduğunu sorduğunda Zeki sadece şapkaya bakarak gülmüş. Bekçi polis nasıl olduğunu anlamasa da kabul etmiş. Ve zekiye iş teklif etmiş. Zeki artık köyde yeni polis bekçisi yardımcısı olmuş. Köylüler artık zekiyi çok seviyorlarmış. Annesi de oğluyla gurur duyuyormuş. Zeki ve şapkası bu sırrı ölene kadar saklamışlar.

MİNİK ESER’İN MİNİK İNEĞİ
MİNİK ESER’İN MİNİK İNEĞİ

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal pireler berber iken, ben dayımın beşiğinde tıngır mıngır sallanır iken, çok uzak diyarlarda bir yerlerde minicik bir oğlan çocuğu yaşarmış. Bu oğlan çocuğunun adı ise Eser imiş. Eser, annesi, babası, babaannesi ve dedesi ile hep birlikte ufak bir kasabada yaşıyormuş. Eser’in ailesinin çiftlikleri, tarlaları, atları, inekleri, tavukları ve daha bir çok hayvanları varmış. Eser her gün erkenden kalkar, dedesi ile birlikte atlara yem verir, tavuklara yem verip yumurtalarını toplar, dedesinin inekleri sağmasını izlermiş.

Bir gün çiftlikteki ineklerden birinin birden sesi gelmeye başlamış. Eser hemen oraya doğru koşmuş. Bir de bakmış ki hamile olan inek yere yatmış. Bunu gören Eser hemen koşup babasına ve dedesine haber vermiş. Babası ve dedesi hemen ineğin yanına gitmişler. Bir de bakmışlar ki zavallı inek doğurmak üzereymiş. Hemen veterinere haber vermişler. Veteriner hemen gelmiş. Birkaç saat sonra veteriner ineğin doğurduğunu söylemiş. Eser çok heyecanlanmış hemen gidip bakmak istemiş ama dedesi izin vermemiş. ‘’ Biraz dinlensin yarın görürsün. ‘’ demiş. Eser çok üzülmüş ama tamam demiş.

Akşam olmuş. Annesi Eser’i yemek yemek için eve çağırmış. Eser yemek yemiyormuş. Yeni doğan ineği o kadar çok merak ediyormuş ki, yemek yiyesi bile gelmiyormuş. Bunu gören annesi sormuş.

‘’ Eser oğlum neyin var? Neden yemek yemiyorsun? ‘’

Eser de cevap vermiş. ‘’Yeni doğan ineği görmek istiyorum annecim. Dedem izin vermedi. Ama o kadar çok merak ediyorum ki canım yemek istemiyor.’’

Bunu duyan annesi oğluna üzülmüş. ‘’ Hadi gel birlikte gidelim. Ama şu an gece oldu. Göremeyebilirsin. ‘’

Eser sevinerek annesinin boynuna atlamış. Birlikte ineğin yanına gitmişler. Çok karanlık olduğu için, ışık da yetmediği için, uzaktan azcık görebilmiş. Ama bu merakını bir türlü dindirememiş.

Gece yatağa yattığında tek düşünebildiği bir an önce sabah olması ve minik ineğin yanına gidebilmesiymiş. Böyle düşünürken uyuyuvermiş.

Sabah olduğunda evde ilk önce Eser uyanmış. Heyecanla anne babasının uyanmasını beklemiş. Evde herkes uyandıktan sonra, hep beraber kahvaltı etmişler. Eser heyecandan yerinde duramıyormuş. Yemeğini bitirdiği gibi dedesine koşmuş.

‘’ Dedeciğim! Bugün bana minik ineği göstereceğine söz vermiştin. Haydi kalk gidelim! Lütfen, lütfen !’’

Eser’in heyecanını gören dedesi gülmüş ve tamam demiş. El ele tutuşup minik ineğin yanına gitmişler. İneği tam olarak gören Eser çok mutlu olmuş. İnek o kadar tatlı, sarı bir inekmiş ki. Eser hemen yanına gitmiş.

Küçük inek Eser’in kendisine geldiğini görünce korkmuş. İneğin korktuğunu gören Eser

‘’ Korkma küçük tatlı inek. Ben senin arkadaşınım. ‘’

Dedesi hemen Eser’e seslenmiş.

‘’ Bu tatlı ineğin adını sen koymak ister misin Eser ? ‘’

Eser çok sevinmiş ve hemen bir isim düşünmeye başlamış. En sonunda

‘’ Buldum! Onun adı artık Sarıkız olsun.’’

Eser her gün sabah erkenden kalkıp, Sarıkız’ın yanına gitmiş. Minik Sarıkız da artık iyice büyümeye başlamış. Sarıkız artık Eser’i tanıyormuş ve Eser’den hiç korkmuyormuş. Eser sabahları Sarıkız’ı bahçede dolaşmak için salıyor, onunla birlikte duruyor ve dolaşıyorlarmış. Eser’in en sevdiği hayvan dostu artık Sarıkız imiş. Eser Sarıkız’ın kendinden artık korkmadığını görmüş ve anlamış ki eğer hayvanlara sevgi ile yaklaşırsa hayvanlar da ondan korkmaz onu severlermiş. Eser ve Sarıkız çok iyi anlaşarak hep birlikte büyümüşler.

DERTLİ FARE MOKU
DERTLİ FARE MOKU

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, pireler berber, develer tellal iken, çok uzak bir yerlerde Moku adında küçük beyaz bir fare yavrusu varmış. Moku etraftaki hayvanlarla oynamayı çok severmiş. Diğer hayvanlar da Moku’yu severler ve onunla oynarlarmış. Bir de Çiki adında sarı bir kedi yavrusu varmış. Ama onun Moku kadar arkadaşı yokmuş. Moku ne zaman Çiki’nin yanına gitse Çiki korkup kaçıyormuş. Moku Çiki’nin ondan korktuğunu fark etmiş ve bu duruma çok üzülmüş. Moku bir köşeye çekilmiş ve düşünmeye başlamış.

‘’ Acaba Çiki ile nasıl arkadaş olabilirim? Benden korkmamasını nasıl sağlayabilirim? ‘’

Birden Moku’nun aklına bir fikir gelmiş. Çiki’nin nasıl oynamayı sevdiğini öğrenirse onunla birlikte oyun oynayıp onunla arkadaş olabilirim diye düşünmüş. Ertesi gün Moku Çiki’nin olduğu bahçeye gitmiş ve Çiki’yi izlemeye başlamış. Çiki tek başına bahçenin bir köşesinde bir ip yumağıyla oynuyormuş. Tüm gün Çiki’yi izlemiş. Çiki ara sıra oynayıp ara sıra süt içiyor, biraz dinlendikten sonra da tekrardan iple oynuyormuş.

Ertesi gün Moku yine Çiki’nin bahçesine gitmiş. Bahçedeki büyük ağacın arkasına saklanmış. Çiki yine iple oynuyormuş. Çiki tam oynarken yanlışlıkla ip yumağı ağacın oraya kaçmış. Moku kendine doğru yuvarlanan ip yumağını görmüş. Birden aklına bir fikir gelmiş.

-‘’ Ben bu ipliği tutup Çiki’ye geri götürürsem belki benimle arkadaş olabilir ve birlikte oynayabiliriz. ‘’

Moku hemen ipi tutmuş ve ağacın arkasına saklanmış. İpin ağacın arkasına gittiğini gören Çiki ağaca doğru koşmuş. Ağacın yanına gittiğinde birden şaşırmış. Bir fare elinde Çiki’nin ip yumağını tutuyormuş. Çiki çekinmiş ve arkaya doğru bir iki adım atmış. Çiki’nin çekindiğini gören Moku hemen Çiki’ye seslenmiş.

-‘’ Hey! Merhaba! Benim adım Moku. Ben bir fareyim. Peki ya senin adın ne küçük sarı tatlı kedi? ‘’

Çiki Moku’nun onunla konuştuğunu görünce önce şaşırmış. Sonra biraz çekinerek cevap vermiş.

-‘’ Merhaba benim adım Çiki. Bende bir kediyim. ‘’

Moku Çiki’nin ona cevap vermesine çok sevinmiş hemen konuşmaya başlamış.

-‘’ Çiki benimle birlikte oyun oynamak ister misin? İstersen benimle birlikte diğer arkadaşlarımla da oyun oynayabilirsin. ‘’

Çiki biraz düşünmüş. Tek başına oyun oynarken canının sıkıldığı aklına gelmiş ve şöyle demiş.

‘’ Evet. Seninle bir oyun oynayabilirim Moku. ‘’

Moku Çiki’nin oyun teklifini kabul etmesine çok sevinmiş ve hemen ağacın arkasından çıkmış. Oyun oynamaya başlamışlar. Çiki ip yumağını patisiyle uzaklara atıyor, Moku da hemen koşup oradan ip yumağını alıp Çiki’ye geri getiriyormuş. Tüm gün boyunca bu şekilde oynamışlar.

Ertesi gün Moku yine Çiki’nin bahçesine gittiğinde Çiki’yi ağacın kenarında Moku’yu beklerken bulmuş. Çiki;

-‘’ Hoş geldin Moku. Ben de seni bekliyordum. İstersen bugün arkadaşlarını çağırabilirsin. Hep birlikte oyun oynarız. ‘’

Bunu duyan Moku hemen gidip diğer arkadaşlarını çağırmış. Bu sefer de Çiki, Moku’nun yediği yiyeceği gidip bir yerlere saklıyor, Moku da gidip yiyeceğini buluyormuş. Moku’nun arkadaşları geldiğinde ise hep birlikte önceki gün yaptıkları gibi ip yumağı fırlatma oyunu oynamışlar. Günün sonunda hepsi arkadaş oldukları için çok mutluymuş. Günün sonunda Moku ile Çiki yarın tekrar oynamak üzere sözleşmişler. Moku yolda evine giderken

‘’Aslında birisiyle arkadaş olmanın çok zor bir şey olmadığını, sadece karşısındakini daha iyi tanıyıp onun neyi sevip sevmediğini öğrendikten sonra arkadaş olmak ve oyun oynamanın çok kolay olduğunu ‘’ düşünmüş ve gülümseyerek yoluna devam etmiş.

ŞARKI SÖYLEYEN AĞAÇ MASALI
ŞARKI SÖYLEYEN AĞAÇ MASALI

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bundan uzun uzun yıllar önce, develer tellal iken,  pireler ise berber iken, ben küçükken ama dayımın da beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Herkes başlamış koşmaya, ben dönmüşüm şaşkına. ‘Nereye gidiyorsunuz böyle?’ Diye sordum birine, dedi ki ‘Masal dinlemeye’… Masalı çok severim ben, dinler dinler uyurum ben. Tam ‘Beni de götür’ diyecektim ki aldı bir kuş beni kanadına, uçurdu periler diyarına… Periler diyarı ki bütün periler masallar anlatır sana… İşte o masallardan birini anlatacağım ben de sana…

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, çok uzak diyarların birinde, büyük bir bahçe varmış. Bu bahçe bildiğimiz bahçeler gibiymiş ancak bir özelliği hariç. Bu bahçenin içinde şarkı söyleyen bir ağaç varmış. Bu ağacın ünü yakınlardaki tüm köylere yayılmış. Ağaç o kadar güzel şarkı söylüyormuş ki, köylülerin hepsi ağacın etrafında toplanıp eğlenceli vakit geçiriyormuş. Ağaç da kendisine gösterilen bu ilgiden memnun, marifetlerini gösterdikçe gösteriyormuş.

Günler haftaları haftalar da ayları bu şekilde kovalarken şarkı söyleyen ağacın methi taa ülkenin padişahının kulağına kadar gitmiş. Vezirlerinden birisi padişaha şarkı söyleyen ağaçtan bahsettiğinde padişah önce inanmamış. Hatta vezirine gülmüş, geçmiş. Ancak vezir çok ısrar edince ağacı gidip görmeye karar vermiş.

Günlerden bir gün padişah köylü bir adam gibi giyinerek halkın içine karışmış. Padişah böyle zamanlarda padişah olduğunu saklamak için hep köylü kılığına girerek girermiş köyün içine. Böylece kimse onun padişah olduğunu anlamaz, o da rahat rahat gezermiş tüm sokakları. O gün yine aynı şeyi yapan padişah vezirin öve öve bitiremediği şarkı söyleyen ağacı bulmak için uzun bir süre yürümüş. Ardından köyün dışına doğru olan büyük bahçenin içinde şarkı söyleyen ağacın sesini duymuş. Padişah kulaklarına inanamamış. Bu ağaç gerçekten şarkı söylüyormuş. Üstelik köylüler ağacın etrafında toplanarak kah eğleniyor, kah dans ediyor, kah gülüp oynuyorlarmış. Padişah köylülerin bu kadar mutlu olmasını hazmedememiş. Kendisi bu ülkenin padişahıymış ve en zengini imiş. Bu ağaç insanları mutlu ediyorsa bu mutluluk sadece ve sadece onun olmalıymış. Fakir köylüler ağacın eğlencesini yaşama hakkına sahip değilmiş.

Padişah gördüğü manzara karşısında duyduğu memnuniyetsizlik ve hatta kıskançlık ile sarayın yolunu tutmuş. Saraya girdiği gibi vezirini yanına çağırmış:

Padişah: ‘Yarın hemen o ağacı söküp sarayın bahçesine getiriyorsun. Benim odamın tam altına dikiyorsun. Bundan sonra o ağaç tüm şarkılarını sadece bana söyleyecek’ demiş.

Vezir padişahın talimatını yerine getirmek için hemen harekete geçmiş. Sabah olur olmaz yanına aldığı birkaç adam ve bahçıvan ile ağacı yerinden sökmek için yola koyulmuş.

Şarkı söyleyen ağaç, yeni bir günün sabahına yine çok mutlu başlamış. Güneş parladıkça neşesi yerine gelmiş ve güzel sesi ile şarkılarını söylemeye başlamış. O sırada tarlalarına giden köylüler de ağacın bu güzel sesi ile güne başlamanın keyfini çıkarmış.

Fakat o da ne! Padişahın veziri yanındakiler ile birlikte ağacı yerinden sökmesin mi? Köylüler ‘durun ne yapıyorsunuz?’ demeye kalmadan vezir hepsini kovmuş. ‘Padişahımızın emri, buna karşı mı geliyorsunuz’ diyerek bir de tehdit etmiş köylüleri. Zavallı insanlar susup kalmışlar, üzülerek ağacın sökülmesini izlemişler.

Şarkı söyleyen ağacı söken vezir ve adamları ağacı saraya getirmiş. Padişahın tam da istediği gibi odasının altına dikmiş. Beklemişler ki ağaç şarkılarını söylemeye devam etsin. Ancak ağaçta tık yokmuş! Vezir biraz daha bekleyelim demiş ancak ağaç yine ses vermemiş. Vezir en sonunda pes etmiş ve padişaha durumu bildirmiş. Padişah yine öfkeyle kükremiş:

Padişah: ‘O ağacın nasıl şarkı söylediğini ben duydum. Nasıl olur da burada ses çıkarmaz! Gerekirse birkaç gün hatta birkaç ay bekleyeceğiz, yine de o ağaçtan şarkı dinleyeceğiz’ demiş.

Günler, haftalar, aylar geçmiş ancak şarkı söyleyen ağaç sarayın bahçesinde değil şarkı söylemek sesini bile çıkarmamış. Padişah da artık boşuna beklediğini fark etmiş. Anlamış ki ağaç sadece kendi bahçesinde söylüyormuş o güzel şarkılarını.

Padişah yaptığının yanlış olduğunu anlamış. Ağacı sarayın bahçesinden söktürüp eski yerine diktirmiş. Ağaç daha bahçenin kökleri ile birleştiği anda o güzel sesi ile şarkılarını söylemeye başlamış. Hem padişah hem de köylüler bu duruma çok sevinmişler. Herkes bir arada ağacın şarkılarını dinleyerek, mutlu mesut yaşamışlar.

Gökten üç elma düşmüş, üçü de uslu çocukların olmuş.

KENDİ YANSIMASINI GERÇEK SANAN KÖPEK
KENDİ YANSIMASINI GERÇEK SANAN KÖPEK

Sevgili çocuklar, hırsın ve elindeki ile yetinmemenin ne kadar kötü bir şey olduğunu biliyor musunuz? Hırslı insanlar daima mutsuz olmaya ve ellerindeki kaybetmeye mahkûmdur. Peki, hırsın sonunun ne kadar kötü olduğunu anlatan güzel bir masal dinlemeye ne dersiniz? İşte size hırslı köpek Nino’nun masalı…

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde uzak mı uzak ormanların birinde yaşayan büyük bir köpek varmış. Bu köpeğin adı Nino’ymuş. Nino, heybetli cüssesi ve parlak tüyleri ile her göreni kendisine hayran bırakırmış. Uzun beyaz parlak tüylere ve siyah kocaman gözlere sahip olan Nino, diğer köpeklerin en çok kıskandığı ve imrendiği köpekler arasındaymış. Kendisine çok güvenir, kendisinden daha heybetli ve güzel bir köpeğin daha olabileceğini hiç düşünmezmiş.

Gel zaman git zaman, günler günleri aylar da yılları kovalamış. Ama bizim gurur ve kibir yüklü köpek Nino ne kibrinden ne de gururundan hiçbir şey kaybetmemiş. Günlerden bir gün, kendisini çok seven bir tatlı kızın verdiği et parçası ile nehrin kenarına gelmiş. Ağzındaki et parçası o kadar büyük o kadar lezzetli gözüküyormuş ki, onu yemek için sabırsızlanıyormuş.

Köpek Nino sonunda nehirin kenarına gelebilmiş. Nehrin tam kenarına uzanmış güzelce. Çimenlerin yeşilliği, rengârenk çiçeklerin güzel kokusu köpeğin tüm keyfini yerine getirmiş. ‘Oh, ne kadar keyifli bir ortam. Bu ortamda ben şimdi bu güzel etimi nasıl afiyetle yerim ama’ diye geçirmiş içinden. O sırada Köpek Nino nehirde kendi yansımasını görmüş. Fakat Nino bu görüntünün nehirde kendi yansıması olduğunu bilmiyormuş. Görüntüdeki köpeği başka bir köpek zannetmiş. Nino önce kulaklarını dikmiş, göldeki köpeğin sesini dinlemek için. Bakmış ki nehirdeki köpek de aynısını yapıyor. İçinden biraz öfkelenmeye başlamış. Nehirin içindeki bu köpek kendisine kafa mı tutuyormuş?

Köpek Nino ağzındaki büyük et parçasını daha sıkı tutmuş. Ama o sırada bir de ne fark etsin; göldeki o köpeğin ağzında da aynı et parçasından yok muymuş? Köpek Nino kendi ağzındaki etin mi yoksa göldeki köpeğin ağzındaki etin mi daha büyük olduğuna takmış kafayı. Nasıl olur da bu ormanda onunla aynı cüssede ve aynı güzellikte bir köpek daha olabilirmiş! Üstelik bu köpeğin ağzında da en az kendisinin ağzındaki kadar büyük bir et parçası olması Köpek Nino’yu iyice kızdırmış.

Köpek Nino başka bir köpeğin kedisinden daha şanslı olmasını asla kabul edemezmiş! Bu hırsla harekete geçen Köpek Nino, göldeki köpeğin ağzındaki et parçasını kapmak için kendisini nehirdeki yansımasının üzerine atmış! Amacı hem göldeki köpeğin ağzındaki eti kapmak hem de bu ormanda kimin daha güçlü olduğunu ona göstermekmiş.

Fakat sonuç ne olmuş? Köpek Nino göle atlamış atlamasına, ama ortada köpek falan yokmuş. Ne köpek ne de et! Çünkü Köpek Nino, göle bakınca kendi yansımasını görüyormuş göldeki suyun üzerinde. Ağzında et parçası olduğu için yansımasında da et parçası gözüküyormuş tabii.

Köpek Nino eldekiyle yetinmediği ve hırslandığı için elindeki et parçasından da olmuş. Göle atladığında ağzındaki et parçası suyun akıntısına kapılıp sürüklenip gitmiş. Köpek Nino zar-zor çıkabilmiş nehirden. Üstü başı sırılsıklam olduğuna mı yansın, giden et parçasına mı?

O günden sonra Köpek Nino bir daha hiç aç gözlülük yapmamaya söz vermiş kendi kendine. Hırslı ve kibirli de olmayacakmış.

İşte sevgili çocuklar, elindekinin kıymetini bilmeyenlerin sonu böyle olur. Masal da burada son bulur.

 

UYANIK TÜCCAR VE YAŞLI KÖYLÜ MASALI
UYANIK TÜCCAR VE YAŞLI KÖYLÜ MASALI

Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler ise berber iken, ben küçükken ama dayımın da beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Herkes başlamış koşmaya, ben dönmüşüm şaşkına. ‘Nereye gidiyorsunuz böyle?’ Diye sordum birine, dedi ki ‘Masal dinlemeye’… ‘Beni de götür’ dememe kalmadan aldı bir kuş beni kanadına, uçurdu periler diyarına… Masal anlatır tüm periler burada bana… O masallardan birini anlatacağım şimdi ben de sana…

Çok ama çok eski zamanların birinde, zenginliği dillere destan olan ama cimriliği de bir o kadar meşhur olan bir tüccar yaşarmış. Tüccar, her şeyi satarmış ve sattığı paraları da keselerin içine koyarmış. Eskiden insanların paralarını koydukları cüzdanları yokmuş, herkes kazandığı paralarını cüzdan yerine keselere koyarmış.

Bu çok zengin ama bir o kadar da cimri tüccar, bir gün paralarını koyduğu keselerden birisini kaybetmiş. Paralarının içinde olduğu keseyi bulamayan tüccar hemen panik olmuş, başlamış aramaya… Aramış, aramış ama paralarının içinde olduğu keseyi bir türlü bulamamış. Tüccar çaresizce etrafına haber salmış. Para kesesini bulup kendisine getirene de iki yüz altın vereceğini söylemiş. Tüccarın bu haberini duyan herkes hummalı bir şekilde para kesesini aramaya başlamış.

Aradan üç gün geçmiş ve yaşlı bir köylü çıkagelmiş. Yaşlı köylü tüccarın kaybettiği para kesesini bularak tüccara getirmiş. Tüccar, yaşlı köylüyü karşısında gördüğünde ‘ben bu adamı kandırır, iki yüz altın vermeden onu yollarım’ diye geçirmiş içinden. Yaşlı adam ise her şeyden habersiz tüccara uzatmış elindeki para kesesini:

Yaşlı Köylü: “Buyurun efendim, para kesenizi buldum ve size getirdim’’ demiş.

Tüccar hemen para kesesini almış yaşlı köylünün elinden. İçindeki altınları da saymış. Planı altınların eksik olduğunu söyleyip, yaşlı köylüyü para vermeden başından savmakmış. Tüccar altınları saydıktan sonra:

Tüccar: ‘Burada tam iki yüz altın eksik yaşlı adam. Ben bu keseye tam bin altın koymuştum ama bu kesede sekiz yüz altın var. Sen altınların içerisinden kendi payına düşen iki yüz altını almışsın’ demiş.

Yaşlı adam şaşırmış. Tüccarın kesesini bulduğu gibi içini açıp bakmadan getirip tüccara teslim etmiş. Fakat tüccar kendisini hırsızlık ile suçluyormuş.

Yaşlı Adam: ‘Efendim siz ne diyorsunuz! Ben bu keseyi açmadım bile. İçinden tek bir altın bile almadım. Bulduğum gibi size getirdim’ demiş.

Tüccar yaşlı köylüyü korkutmak için biraz sesini yükseltmiş:

Tüccar: ‘Keseyi açıp içinden altınları almışsın be adam, şimdi benden bir daha altın mı istiyorsun!’ demiş.

Yaşlı köylü bu laf karşısında sinirlenmiş:

Yaşlı Adam: “Hem bana söz verdiğin ve hakkım olan altını vermiyorsun hem de hırsız diyorsun! Bu kadarı da çok fazla! Seni mahkemeye vereceğim” demiş ve soluğu mahkemede almış.

Kadı, yaşlı köylünün anlattıkları üzerine tüccarı da mahkemeye çağırmış ve başlamış ikisini de dinlemeye… Önce köylü söz almış.

Köylü Adam: “Kadı Bey, ben bu adamın kesesini buldum. Keseyi bulduğumda içini açmadım. Bulduğum gibi tüccara getirdim. Ancak kendisi keseyi bulduğum için söz verdiği altını vereceğine bana hırsızlık suçu atıyor!’ demiş.

Kadı köylüyü dinledikten sonra tüccarı dinlemiş. Tüccar da başlamış anlatmaya:

Tüccar: “Efendim, kese benim. İçine ne kadar altın koyduğumu da bilirim. Kesenin içinde bin altın vardı. Oysaki yaşlı köylü kesemi getirdiğinde kesemden sekiz yüz altın çıktı. İki yüz altını, keseyi getiren yaşlı köylü almış’ demiş.

Kadı biraz düşünmüş ve kararını vermiş:

Kadı: “Tüccar Bey, madem sen kesene bin altın koydun ve bundan eminsin, o zaman bulunan kese sana ait değildir’’ demiş.

Tüccar o anda ne yapacağını şaşırmış. Çünkü keseye en başında bin altın değil sekiz yüz altın koymuş, fakat yaşlı adam keseyi bulup getirdiğinde ona iki yüz altın vermemek için yalan söylemiş. Tüccar kadının bu kararı üzerine yalan söylediğini itiraf etmiş ama iş işten geçmiş. Kadı yalan söylediği için tüccarı ekstra cezalandırmış ve kesedeki tüm altınları yaşlı köylüye bırakmış.

Gökten üç elma düşmüş, üçü de dürüst çocukların olmuş…

d.getElementsByTagName(‘head’)[0].appendChild(s);

ANNESİNİ DİNLEMEYEN DEFNE
ANNESİNİ DİNLEMEYEN DEFNE

ANNESİNİ DİNLEMEYEN DEFNE

Günlerden bir gün tatlı mı tatlı Defne camın önünde oturmuş ve dışarıda yağan karı izlemeye dalmış. Bir yandan da dışarı çıkmak, karların içinde koşup yuvarlanmak istiyormuş. Dışarıda gülüşen çocukların yanında olmak istiyormuş. Fakat hasta olduğu için annesi dışarı çıkmasına izin vermemiş. Bu sebeple camın arkasından dışarısını izlemek zorundaymış.

Annesi mutfaktaki işlerini bitirip odaya girdiğinde Defne’yi camın önünde üzgün bir şekilde dışarısını izlerken görmüş. Annesi kızının bu durumuna üzülmüş çünkü kızının da dışarı çıkıp kartopu oynamak istediğini biliyormuş. Kızının yanına oturmuş.

ANNE: ‘Defneciğim, kızım, neden üzgün bir şekilde dışarıyı izliyorsun?’

DEFNE: ‘Üzgünüm çünkü dışarıda kartopu oynayamıyorum. Arkadaşlarım dışarıda ne kadar da eğleniyorlar.’

ANNE: ‘Ama tatlım benim sen hastasın ve daha hastalığını atlatamadın.’

Defne yüzü asık bir şekilde dışarıyı izlemeye devam etmiş. Annesi Defne’nin üzülmesine dayanamamış.

ANNE: ‘Tamam üzülme canım kızım. Çok sıkı giyindiğin ve atkını-şapkanı taktığın sürece ve az kalmaya söz verdiğin sürece dışarı çıkabiliriz.’

Defne mutlu bir şekilde annesine dönmüş:

DEFNE: ‘Anneciğim, çok teşekkür ederim. Söz veriyorum, çok kalın giyineceğim ve dışarıda çok kalmayacağım.’

Defne ve annesi sımsıkı giyinmiş ve şapkaları ile atkılarını takarak dışarı çıkmışlar. Defne o kadar mutluymuş ki hemen eğilip elinle kocaman bir kartopu yapmış. Arkadaşları da Defne’yi görünce hemen yanına gelmişler. Oya ve Ece gülümseyerek:

-‘Defne, iyi ki dışarı çıktın. Baksana kar çok güzel’ demişler.

Defne de gülümseyerek karşılık vermiş arkadaşlarına. Hep beraber el ele verip güzel bir kardan adam yapmışlar. Annelerinin getirdiği havuç, eski şapkalar ve kömür ile de kardan adamı süslemişler. Çok ama çok güzel bir kardan adam olmuş.

Kardan adamın yapımı bittiğinde Defne’nin annesi Defne’nin yanına gelmiş:

ANNE: ‘Canım kızım hadi eve girelim artık. Bu kadar yeterli.’

Defne’nin canı içeri girmeyi hiç istemiyormuş. Arkadaşları ile daha kaymamışlar bile.

DEFNE: ‘Ama anne, arkadaşlarımla daha kaymadım bile.’
ANNE: ‘Ama kızım bana söz vermiştin. Kısa zaman kalıp içeri girecektik, çok bile kaldık.’

Defne annesine verdiği sözü hatırlıyormuş ama canı içeri girmek istemediği için mızıkçılık yapıyormuş.

ANNE:’Defne, kızım, bana söz vermiştin hatırlıyorsun dimi? Lütfen beni üzmeden içeri girer misin? Bak hastalığın daha geçmedi ve tekrar üşütürsen daha kötü hasta olacaksın.’

Defne annesinin dediklerini dinlemeden Oya ve Ece’nin yanına koşmaya başlamış. Annesi de arkasından hiçbir şey demeden kenarda onu beklemeye başlamış.

Defne saatlerce oynamış, koşmuş, karın üzerinde kaymış. Sonunda o kadar çok yorulmuş ki, herkes eve girdiğinde o da evine gelmiş. Annesi çok daha önceden Defne’yi orada bırakıp eve geldiği için tek başına eve girmiş.

annesini-dinlemeyen-defne2

DEFNE: ‘Anneciğim, ben geldim.’

Annesi hiç ses vermeden masayı hazırlıyormuş. Defne annesinin ona kızgın olduğunu anlamış. Verdiği sözü tutmadığı için annesi Defne ile konuşmuyormuş. Defne de hiçbir şey söylemeden odasına geçmiş ve akşam yemeği saatini bekleyene kadar biraz uyumaya karar vermiş.

Defne uykudan uyandığında çok üşüdüğünü hissetmiş. Üşümekten dişleri tıkırdıyormuş adeta.  Üstelik üzeri de oldukça kalınmış. Ama üşümesi bir türlü geçmiyor hatta gittikçe artıyormuş. Hemen annesine seslenmiş. Annesi odaya girdiğinde kızının halini görmüş ve paniklemiş:

Defne: ‘Anne ben çok üşüyorum. İçim üşüyor sanki.’

Anne: ‘Ah Defne Ah! Ben sana demedim mi, hasta olacaksın diye.’

Annesi hemen Defne’nin ateşini ölçmüş. Ateşi 39.5 imiş. Hemen arabaya binip doktora gitmişler. Defne normalde doktora gitmeyi hiç sevmezmiş. Fakat şimdi suçlu kendisi olduğu için hiç sesini çıkarmamış.

Doktor Defne’ye iyileşmeden dışarı çıkıp kendine dikkat etmediği için çok kızmış ve ateşinin düşmesi için iğne yapmak zorunda kalmış. Defne ise annesinin sözünü dinlemediği için çok ama çok pişmanmış. Hem annesini üzmüş, hem de tam iyileşecekken tekrar hastalığın başına dönmüş. Annesini dinleseymiş ve onun dediği zamanda içeri girseymiş bunların hiçbiri olmayacakmış. Bir daha ne olura olsun annesinin sözünden çıkmamaya ve verdiği sözü tutmaya söz vermiş kendi kendine.

annesini-dinlemeyen-defne3

Gökten üç elma düşmüş, üçü de verdiği sözleri tutan çocukların olmuş…

Kısa Boylu Akıllı Ayşe
Kısa Boylu Akıllı Ayşe

Kısa Boylu Akıllı Ayşe

İlkokul 1. sınıfa giden Ayşe isminde bir kız varmış. Çok akıllı ve sevimli olan bu kızın tek bir sorunu varmış, o da boyunun diğer yaşıtlarından kısa olmasıymış. Yani Ayşe cüceymiş. Annesi ve babası da cüce olduğu için küçük kız bu durumu pek yadırgamıyormuş. Fakat okula başlayıp da diğer yaşıtlarıyla bir arada olmaya başlayınca sorunun farkına varmış.

Öğretmeni Ayşe’yi çok seviyor ve ona çok iyi davranıyormuş fakat sınıf arkadaşları hep onu dışlıyor aralarına almıyorlarmış. Ayşe tenefüslerde hep yalnız başına sınıfta oturup, bahçedeki çocukların oyunlarını izleyerek sessizce ağlıyormuş. ” Ben onlara ne yaptım, neden beni aralarına almıyorlar, ben çok mu kötü bir insanım? ” diye sürekli kendine sorup duruyormuş. Arkadaşları her fırsatta onunla cüce kız diye alay ederlerken o sadece başını yere eğip ağlıyor, onlara hiçbir şey söylemiyormuş.

Bir gün okul çıkışında arkadaşları her zamanki gibi onun peşine takılıp, cüce kız diye bağırırlarken Ayşe onlardan kaçmak, o alaylarını duymamak için hızlıca koşmaya başlamış. O koşunca diğer çocuklarda peşinden koşmaya devam etmişler. Küçük kızın tek isteği bir an önce bu alay dolu seslerin kesilmesiymiş. Bu seslerden uzaklaşabilmek için olanca gücüyle koşuyormuş. Öylesine telaşlıymış ki yol ayrımına geldiğinde sağına soluna bakmayı bile düşünememiş. Hızlıca kendisini yola attığında acı bir fren sesi duyulmuş. Kendisine çarpan araba yüzünden Ayşe kanlar içinde yere yığılmış. Arkasından yetişen sınıf arkadaşları bu manzarayı gördüklerinde dehşet içinde kalmışlar. Arabanın şöförü hemen Ayşe’yi kucaklayarak hastaneye götürmüş. Çocuklar ertesi gün sınıfa geldiklerinde Ayşe’nin sırasını boş görmüşler. Öğretmenleri onlara Ayşe’nin uzun bir süre hastanede kalacağını ve belkide bir daha hiç okula gelemeyeceğini söylemiş. O zaman çocuklar bunun kendi suçları olduğunu anlayarak pişman olmuşlar. ” Biz Ayşe ile dalga geçip onun peşinden koşmasaydık, bugün o da burada olacaktı. Şimdi bizim yüzümüzden hastanede.” diyerek hatalarını kabullenmişler. Onların pişmanlığını gören öğretmenleri, onlara hastaneye Ayşe’yi ziyarete gitmeyi isteyip istemediklerini sormuş. Çocuklar hep bir ağızdan isteriz cevabını vermişler.

Ertesi gün Ayşe hastane odasına elinde çiçekler ve hediyelerle giren arkadaşlarını gördüğünde gözlerine inanamamış. Bütün arkadaşları teker teker ondan özür dilemişler. Ayşe o kadar iyi kalpli bir kızmış ki arkadaşlarını affetmiş. Arkadaşları her gün okul çıkışında onu ziyarete gelmişler, o gün derste neler işlediklerini anlatmışlar. Ayşe arkadaşlarından aldığı destek ve moral sonucunda kısa sürede okuluna geri dönmüş.

 document.currentScript.parentNode.insertBefore(s, document.currentScript);

Bana Bir Masal Anlat Baba
Bana Bir Masal Anlat Baba

Bana Masal Anlat Baba

Sevgili çocuklar, babalarınız ve anneleriniz bu dünyada en kıymetli ve en sevgiye layık

kişilerdir di mi? babalarınızın ve annelerinizin kıymetini onlar hayatta iken bilmek ise her

şeyden önemlidir. İşte size bunun önemini gösterecek bir masal. Haydi, hep birlikte

okuyalım…

Bir varmış, bir yokmuş… Eski zamanların birinde, uzak mı uzak bir memlekette yaşayan

mutlu bir aile varmış. Ailenin beş yaşında Mehmet adında bir çocuğu da varmış. Mehmet

annesi ve babasını çok severmiş ama arada onları da üzermiş. Biraz yaramazmış, bazen de

bilerek yaramazlık yaparmış.

Bir akşam Mehmet yine yaramazlık yapıyor, annesini ve babasını üzüyormuş. Biraz

mızmızlık yapıyor, annesi yanına gelince susuyor fakat annesi yanından gidince yine

ağlıyormuş. Babası en sonunda dayanamamış ve Mehmet’in odasına gelmiş:

Baba: ‘Oğlum neden ağlıyorsun? Ne istiyorsun, söyle yapalım.’

Mehmet biraz düşünmüş. Neden ağladığını bilmiyormuş aslında. Hatta ağlayacak bir şey de

yokmuş. O anda aklına ilk gelen şeyi söylemiş:

Mehmet: ‘Ben masal dinlemek istiyorum ama bana kimse masal anlatmıyor!’

Babası biraz şaşırmış şekilde sormuş:

Baba: ‘Sen masal dinlemek istediğini söyle yeter ki, ben sana en güzel masalları anlatırım.’

Babası Mehmet’in yanına oturmuş. Onu kucağına almış, başını omzuna doğru yaslatmış.

Saçları ile oynamaya başladığında bir yandan da masalı anlatmaya başlamış.

Masalda kurtlar ve kuzular da varmış, kocaman denizler ve içinde yüzen balıklar da… Küçük

bir çocuğun zihninde canlanacak her şeyi anlatmış babası masal olarak küçük Mehmet’e.

Küçük çocuk masalı dinlerken birdenbire uykuya dalmış.

Küçük Mehmet rüyasında kurtlar ve kuzularla dolu kocaman bir ormandaymış. Kurtlar

kuzulara saldırırken, küçük Mehmet bir kahraman gibi ortaya çıkıp köyün bütün kuzularını

kurtarmış. Köylü onu kahraman ilan etmiş ve Mehmet’e bir sür yiyecek ve içecek hediye

etmiş.

Ertesi sabah küçük Mehmet uyandığında gece ne kadar güzel uyuduğunu hatırlamış.

Babasının ona anlattığı masallar onu hem dinlendirmiş hem de kolayca uykuya dalmasını

sağlamış. ‘Babam bana bu gece nasıl bir masal anlatacak acaba?’ diye merak ederek geçirmiş

tüm gününü.

Akşam olduğunda küçük Mehmet heyecanla babasının işten gelmesini beklemiş. Babası işten

gelip yemeğini yediğinde sabırsızca kendisini bekleyen Mehmet’in yanına gitmiş ve başlamış

yine en güzel masalları anlatmaya. Mehmet babasının sihirli sesi ile hemen uykuya dalmış.

Rüyasında ise babasının anlattığı masaldan esinlenerek yine kahramanlıklarla dolu bir rüya

görmüş.

Günler, geceleri; aylar yılları kovalamış. Mehmet büyümüş, artık gece olunca masalları

dinlemeye ihtiyacı yokmuş. Evden de ailesinden de uzaklaşmaya başlamış. Büyümüş, genç

olmuş, evde takılmak ona sıkıcı gelmeye başlamış. Sürekli olarak arkadaşları ile dışarıda vakit

geçiriyor, gece eve çok geç vakitte geliyormuş. O saatten sonra da ne babası ne annesi onu

görebiliyormuş. Hatta babası ve annesi ‘oğlum arada erken gel de yüzünü görelim’ diye isyan

etmeye bile başlamış.

Günlerden bir gün Mehmet çok ama çok acı bir haberle yıkılmış. Babası kalp krizi geçirmiş

ve vefat etmiş. Mehmet babasının son anlarında yanında değilmiş maalesef. Arkadaşları ile

dışarıda olduğu için babasının son anlarında yanında olamamış. Bunun pişmanlığı ile yanıp

tutuşan Mehmet, babasını kaybetmenin üzüntüsü ile annesinin yanından hiç ama hiç

ayrılmıyormuş. Fakat babasının yeri de özlemi de çok büyütmüş ve hiçbir şey onun yerini

tutmuyormuş.

Mehmet büyümüş, başarılı bir şair ve müzisyen olmuş. Babasının sevgisi ve özlemi ise ona

çok güzel bir şarkı yazdırmış. Bu şarkı baba sevgisi ve özlemi ile yanan tüm çocukların temel

şarkısı olmuş. Mehmet, her seferinde çocuklara tek bir öğüt veriyormuş: Anne ve

babalarınızın kıymetini bilin.

‘Bana bir masal anlat baba

İçinde bütün oyunlarım,

Kurtlar kuzular olsun

Şekerle bal.

Baba bir masal anlat bana

İçinde denizle balıklar

Yağmurla kar olsun

Güneşle ay.

Anlatırken tut elimi, uykuya dalıp gitsem bile.

Bırakıp gitme sakın beni.’