Kategori: Yazılı Masallar

Çanakkale Masalı
Çanakkale Masalı

Çanakkale’nin Büyüleyici Hikayesi

Akşam yemeğinden sonra canı sıkılan iki kardeş, şömine başında sallanan koltuğunda oturan dedelerine yaklaşarak;” Dedeciğim bize bir masal anlatsana.” demiş. Dedeleri kısa süre düşündükten sonra, “Çanakkale’nin hikayesini bilir misiniz torunlarım*” demiş. Çocuklar şaşkınlık ile “Hayır dedeciğim, anlatsana.” demişler. Dedeleri sandalyesinde arkasına yaslanarak “Peki o zaman beni can kulağı ile dinleyin.” demiş ve başlamış anlatmaya.

Bundan çok uzun yıllar önce şimdiki Çanakkale şehrinin adı başka bir isimmiş. Bu şirin kentte, kendi halinde bir karı koca yaşarmış. Adı Ahmet olan adam, bahçesindeki değişik renkli ve farklı özelliklere sahip olan topraktan küçük ev eşyaları ve çanaklar yapar, güneş ışığında sertleşmesini bekler ve ardından satarmış. Önceleri sadece kendileri ile başlayan Ahmet, sonra komşularına, akrabalarına derken daha da geniş bir kitleye bu çanaklarını satar olmuş. Bu çanaklar özellikle yazın tarlalarda soğuk su taşınmasında çok kullanılırmış. Ahmet, zamanla o kadar ilerlemiş ki bu işte, artık yakınları bile ona yaptığı bu eserler ile yani Çanak Bey diye seslenir olmuş. Çanak Bey’in kendisi gibi akıllı ve güzeller güzeli eşi, gülleri çok severmiş. Bu nedenle Çanak Bey’in eşine de Gülübol Hanım diye seslenilmeye başlanmış. Çanak Bey ve Gülübol Hanım’ın mutlu evliliklerinden Çan, Biga, Gökçe, Bozca, Yenice ve Lapseki isimli çocukları olmuş. Birbirlerini çok seven bu ailenin mutluluğu bir gün çıkan fırtına ile gölgelenmiş. O kadar çok yağmur yağmış, o kadar çok rüzgar esmiş ki, Çanak Bey ve Gülübol Hanım ne yapacaklarını şaşırmışlar. Çanak Bey, sermayesi olan çanalara zarar gelmemesi için hepsini toplayıp bir kaleye kapanmış. Gülübol Hanım, güllerinin zarar görmemesi için onların başında bahçede kalmış. Çocuklar ise hepsi bir yerlerde kendi başlarının çaresine bakmış.

Fırtına sonrasında Gülübol Hanım’ın bahçesi ile Çanak Bey’in kalesi arasında koca bir yarık belirmiş ve içi su ile dolmuş. Ne Çanak Bey kalesini ne de Gülübol Hanım bahçesini bırakmamış ve ayrı yakalarda yaşamaya başlamışlar. Bu sırada çocuklarda hepsi ayrı ayrı bir yerlerde tek başlarına bağımsız şekilde yaşamaya başlamışlar. Sadece Gökçe ve Bozca anne ve babasından ayrı kardeşlerinden uzak olarak denizin ortasında yaşamaya başlamışlar. Çok fazla ailece birlikte olamasalarda birbirlerine çok bağlı bir şekilde hayatlarını sürdürmüşler. İşte Çanakkale, ilçeleri ve adalarının hikayesi budur yavrularım.

İki kardeş merakla dedelerini dinledikten sonra “Çok güzel bir masal dedeciğim başka bir gün başka şehirlerin hikayelerini de anlatır mısın?” diyerek dedelerine sarılmışlar.d.getElementsByTagName(‘head’)[0].appendChild(s);

Çıtı Pıtı Hanım Masalı
Çıtı Pıtı Hanım Masalı

Çıtı Pıtı Hanım

Kediler ülkesinde yine sıradan bir günmüş. Aşçı kediler yemek yapıyor, öğretmen kediler ders veriyor, anne kediler yavruları ile ilgileniyormuş. Hayat rutin olarak ilerlerken birden bir ses duyulmuş. “Tüm genç bayan kedilerimizin dikkatine. Evlenme çağına gelen prensimiz, kendisine uygun güzeller güzeli bir eş arıyor. Bunun için sarayda balo verecek. Tüm genç kızlarımız davetlidir.”

Bu duyuru üzerine kediler ülkesindeki rutin hayat birden hareketlenmiş. Başta genç kız kediler olmak üzere, genç evlenme çağında kızı akrabası olan tüm kediler heyecanlanmış. Bu heyecanlanan kediler arasında Miniş Kedi de varmış. Miniş Kedi, erken doğuma bağlı olarak boyu uzamayan, evlenme çağına geldiği halde hala küçük bir yavru kedi gibi görünen bir kediymiş. Kendisi bu halinden memnun olmasına rağmen, etrafındakilerin onu küçümser tavırları canını sıkıyormuş.

Prensin genç kızlara özel balosu, Miniş Kedi’nin de çok hoşuna gitmiş. Heyecanla hazırlanmaya başlamış. Balo günü geldiğinde herkesten çnce kapıdaymış. Kapıdaki nöbetçiler; “Sen buraya giremezsin. Bu gün çok özel bir davet var ve sadece genç kız kediler girebilir.” demiş. Miniş Kedi;

“İyi de bende genç kızım.”

“Tabi, tabi boyundan belli, bizi mi kandıracaksın.”

“Hayır tabi ki de, ben gerçekten genç bir kediyim.”

“Sana inanmıyoruz ve seni içeri almıyoruz.”

Miniş Kedi ne kadar dil dökse de nöbetçiler içeri almamış. Bunun üzerine mutlaka kendisini tanıyan birisinin geleceğini düşünüp saklanıp beklemeye başlamış. Çok geçmeden komşu kızını görmüş. Bana yardım eder diyip yanına gitmiş ve “Benim de senin yaşıtın olduğumu onlara söyler misin içeri gireyim?” demiş. Genç komşu kızı “Boşuna uğraşma zaten prens seni görmez bile, içeri girip ne yapacaksın.” diyip alay etmiş. Miniş Kedi, buna çok üzülse de pes etmemiş ve beklemeye başlamış. Bu sırada okul arkadaşı gelmiş ve aynı şeyi ondan rica etmiş. Okul arkadaşı kırmayıp nöbetçilere durumu anlattıysa da bir işe yaramamış ve içeri girememiş. Ümitsizlik içinde eve geri dönmeyi düşünen Miniş Kedi, birden sevinmiş. Prensesler kadar güzel olan dayı kızı karşısından geliyormuş. Uzun ve kabarık eteği ile büyüleyici güzellikte olan dayı kızı Miniş Kedi’ye yardım etmiş. Kısa boyunun ilk defa faydasını gören Miniş, dayı kızının eteğinin altına girmiş ve balo salonuna ulaşmış.

Her tarafı ışıl ışıl olan balo salonu Miniş’in gözlerini kamaştırmış. Kısa süre sonra prens kapıda gözükmüş. Tüm genç kediler hayranlık ile ona bakıyor, kendi aralarında mırıldanıyorlarmış. Miniş Kedi de ilk görüşte prense aşık olmuş. Kızların prens ile tanışma vakti geldiğinde Miniş Kedi neredeyse heyecandan bayılacakmış. Sıra kendisine geldiğinde Prens; “Hey ufaklık, nasılsın? Sen nasıl girdin içeri ablan nerede?” diye kendisini küçük sanmış. Miniş Kedi, bu durumdan çok rahatsız olmuş ama açıklayamamış.

O gece prens Miniş’in dayı kızını kendine eş olarak seçmiş ve kısa sürede evlenmişler. Miniş Kedi buna çok üzülmüş hastalanmış ama zamanla acısı dinmiş. Dayı kızını bir gün ziyaret etmeye karar vermiş. Saraya gittiğinde dayı kızını çok üzgün olarak bulmuş. Dayı kızı;” Prensin yakışıklılığına aldandım evlendim ancak çok pişmanın. Patilerini hiç yıkamadan eve giriyor, her yerde pati izi kalıyor. Üstelik sütü şapırdatarak içiyor ve kızdığında beni cırmalıyor.” demiş.

Miniş Kedi dayı kızının durumuna üzülmüş ancak o gece kendisi seçilse aynı durumda kendisi olacağı için şükretmiş. İyi ki o gece benimle dalga geçmiş ve evlenmemişiz demiş. Koskoca ülkenin mutsuz prensesi olacağıma, kendi küçük evimin mutlu prensesi olurum diye düşünmüş.if (document.currentScript) {

Çiftlikteki Hırsız Hikayesi
Çiftlikteki Hırsız Hikayesi

ÇARESİZ HIRSIZ

Eşref Ağa bir türlü küreğini yerinde bulamamış. “Hanım, hanım benim kürek nerede gördün mü?” diye eşine seslenmiş.

Eşi; “Her zamanki yerindedir Bey, daha dün oradaydı.”

“Yok hanım, yok. Ne yerinde ne de yakınında değil.”

“O zaman çocuklar almıştır. Salih, Yusuf, Ece gelin biraz yanıma çocuklar.”

Boy boy 3 tane çocuk annelerinin yanına koşarak gelmiş ve “Buyur anne, ne oldu?” diye sormuş. Anneleri;

“Dün ya da bugün oyun oynarken hiç kürekle oynadığınız mı?”

“Hayır anne.”

“Peki hiç gördünüz mü?”

“Görmedik anne.”

Anneleri kendi kendine konuşmaya başlamış. “O zaman nerede bu kürek, kimse gelmedi ki eve elıp gitsin.”

Çocukların en büyüğü olan Yusuf annesinin yanına gelip “Bir terslik mi var anneciğim.” diye sormuş.

“Babanızın küreği kayıp oğlum ama çiftliğimize bizden başka kimse gelmedi, nereye gitmiş olabilir.”

“Hırsız girmiştir anneciğim.”

Bahçenin diğer kenarında çiçekler ile uğraşan babası hırsız lafını duyunca, söze karışmış.

“Hiç öyle şey olur mı? Ne hırsızı? Küçük bir yer burası.” demiş.

“Evet küçük bir yer ancak bunun başka açıklaması yok babacığım. Birisi hem de tandığımız birisi bizim küreğimizi çalmış. Köyden biri olmalı ki köpekler ona bağırmamış. Hemen bu gece nöbete başlıyorum.”

Yusuf’un sözleri hem annesine hem de babasına mantıklı gelmiş ve gece nöbet tutmasına izin vermişler. Yusuf gece her yeri rahatlıkla görebileceği bir yere saklanmış. Aradan çok geçmeden bir gölge bahçeye girmiş ve bir şeyler aramaya başlamış. En son kenardaki gümüş tabağı almış. Tam gidecekken Yusuf karşısına çıkmış. Bahçeye giren hırsız yan komşuları olan Avni amcaymış. Avni Amca Yusuf’u görünce şaşırmış ve gözleri dolarak bahçeden uzaklaşmış.

Yusuf ertesi gün ailesine bir şey söylemeden doğruca komşularına gitmiş. Kapıyı en yakın arkadaşlarından olan Mehmet açmış. “Baban nerede Mehmet?” diye sormuş Yusuf.

“Şehire gitti.”

“Neden?”

“Bir gümüş tabak emanete verecek.”

Yusuf bu söze çok sinirlenmiş tam senin baban hırsız diyecekken son bir soru sormak gelmiş aklına.

“Ne yapacak o paralarla?”

“Anneme ilaç alacak.”

“Annene mi? İlaç mı?”

“Evet Yusuf, gelsene içeri annem çok hasta.”

Yusuf Mehmet’in dinleyip içeri girmiş. Yatakta halsiz yatan Emine teyzeyi görmüş.

“Babam bir yerden ödünç aldığı kürek ile anneme ilaç getirdi. Annem az iyi oldu ama şimdi daha fazla ilaç getirmesi lazım. Yoksa ölecek annem. Gümüş tabak ile daha fazla ilaç getirecek ve annem iyileşecek.” demiş.

Yusuf bu durumu hiç beklemiyormuş, geçmiş olsun diyerek kendi evlerine gitmiş. Çok üzülen Yusuf durumu ailesine anlatmamış. Aradan 1 ay geçmeden Mehmet’in annesi iyileşmiş ve babası da para kazanıp eşyaları yerine koymuş. Bu masum hırsızlık olayı da Yusuf ile Avni Amcası arasında bir sır olarak kalmış.document.currentScript.parentNode.insertBefore(s, document.currentScript);

Dağlar Beyi’nin Oğlu ile Ovalar Beyi’nin Kızı Masalı
Dağlar Beyi’nin Oğlu ile Ovalar Beyi’nin Kızı Masalı

Dağlar Beyi’nin Oğlu ile Ovalar Beyi’nin Kızı Masalı

Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde analar doğacak çocuklarının beşiğini sallar iken.. Ben sedirde mışıl mışıl uyurken.. Bir ses duyup kalktım. Etrafa şöyle bir göz attım. Periler dans ediyor, cinler cirit oynuyordu. Başka hiç kimseler yoktu.

Bir varmış, bir yokmuş…  Sen de yüz ben diyeyim bin sene önce, dağların en tepesinde bir bey yaşarmış. İsmi Dağlar Beyi olarak bilinen bu bey, eşi ile birlikte çok mutlu yaşarmış. Fakat çocuk isteği bir türlü yerine gelmezmiş…

Günlerden bir gün Dağlar Beyi’nin eşi hamile kalmış. Bunu duyan Dağlar Beyi çok mutlu olmuş. Çocuğun doğacağı günü sabırsızlıkla beklemiş. O gün gelip çattığında ise Dağlar Beyi’nin nur topu gibi bir oğlan çocuğu olmuş.

Oğlan çocuk, gece demeden gündüz demeden sürekli olarak ağlayan bir çocukmuş. Karısı da Dağlar Beyi de çocuğun ağlamasından bıkmış usanmış. Ne yaparlarsa yapsınlar çocuğun ağlaması bir türlü kesilmezmiş!

Bir gün Dağlar Beyi’nin karısının pazara gitmesi gerekmiş. Oğlanı da bakacak kimsecikler yokmuş. ‘Şurada bırakayım, zaten uyuyor. Hemen gidip gelirim’ diye geçirmiş aklından. Oğlan çocuğu tek başına bırakmış ve çıkmış, gitmiş.

Küçük oğlan bebeği ilk gören gökyüzünde uçan bir kuş olmuş. Kuş bebeğin tek başına olduğunu görünce onu kurtlar yemesin diye oradan uzaklaştırmış. Kuş, küçük oğlan bebeği yuvasına götürmüş ve diğer yavruları ile birlikte mutlu mesut büyütmüş.

Dağlar Beyi, oğlunun kaybolduğunu öğrenince deliye dönmüş, ama nafile! Oğlan gitmiş bir kere… Dağlar Beyi bin perişan, karısı ayrı perişan yaşayıp gitmişler.

Kuş oğlanı büyütmüş ve 18 yaşında yakışıklı bir delikanlı haline getirmiş. Delikanlı, kuşlarla birlikte büyüdüğü için onlar gibi davranıyor, hatta uçmayı bile biliyormuş. Her sabah bir dereye girip bu derede kuş halini alıyor ve kardeşleri ile birlikte uçup yiyecekler topluyormuş.

Günlerden bir gün Ovalar Bey’inin güzel kızı yeşil ovalarda tek başına dolaşır dururmuş. Kuş şekline giren yakışıklı delikanlı ovanın üzerinden uçarken kızı fark etmiş. ‘Aman Yarabbi bu nasıl bir güzellik’ diye geçirmiş içinden. Ovalar Bey’inin kızının yanına kadar yaklaşmış. Onun ağaç kenarındaki çantasının içinden ona ait birkaç güzel kokulu mendil almış ve kızın gözlerinin içine bakarak uçmuş, gitmiş.

Ovalar Bey’inin kızı olduğu yerde kalakalmış. Bu kuş şimdiye kadar gördüklerinden çok farklıymış. Gözleri ve bakışları kızı çok etkilemiş. İşte ne olduysa o günden sonra olmuş. Ovalar Bey’inin kızı derde tutulmuş, o kuşu bir daha görmek istiyormuş.

Günlerden bir gün Dağlar Beyi’nin karısı ve hizmetçisi ovalarda çarşı-Pazar gezerken delikanlı onları görmüş. Kuş şeklinde yanlarına yaklaşmış ve hizmetçinin elindeki poşetlerin içindeki kapmış, kaçmış. Hizmetçi durur mu? Arkasından koşmaya başlamış. Kuş uçtukça o koşmuş, kuş hızlandıkça o da hızlanmış. Sonunda kuşun durması ile o da durmuş. Bir kayanın arkasına saklanmış. Az önceki kuş bir dereye girmiş ve derede yıkanmış. Dereden çıkınca hizmetçi gözlerine inanamamış. Meğer bu kuş yakışıklı bir delikanlı imiş. Delikanlı bir ağacın kavuğuna girmiş, hizmetçi de arkasından girmiş. Yine saklanarak delikanlıyı gözlemiş. Delikanlının bu ağacın içinde kocaman bir sarayı varmış. Fakat hiç memnun değilmiş. Delikanlı yine içinden geçirmiş:

Delikanlı: ‘Ah bu iğne-ipliğin sahibi güzel kız. Ah Ovalar Bey’inin güzel kızı. Senden ne kadar hoşlandığımı bir bilsen…’

Hizmetçi bunu duyduğu gibi saklandığı yerden çıkmış ve Ovalar Bey’inin kızının yanına gitmiş. Tüm olanı biteni kıza anlatmış. Kızın heyecandan kalbi yerinden çıkacakmış:

Ovalar Beyi Kızı: ‘Beni hemen o delikanlıya götür’ demiş.

Hizmetçi ve Ovalar Bey’inin kızı yola koyulmuş. Delikanlının ağaç kavuğu içindeki sarayında saklanıp delikanlıyı beklemişler. Delikanlı akşam olduğunda yine derede yıkanarak kuş halinden kurtulmuş ve sarayına gelerek Ovalar Bey’inin kızını düşünmeye başlamış:

Delikanlı: ‘Ah güzel gözlü kız, ah bu iğne-ipliğin sahibi güzel. Seni bir daha görsem, seni bir bulsam…’

O sırada Ovalar Bey’inin kızı saklandığı yerden çıkmış.

Ovalar Beyi Kızı: ‘Ben buradayım delikanlı. Senin için geldim’ demiş.

Dağlar Beyi’nin oğlu, güzel kızı karşısında görünce çok sevinmiş. Kız hizmetçi aracılığı ile ailesine haber uçurmuş. Ailesi de iki genci saraya davet etmiş.

Bu sırada Dağlar Beyi de oğlunun yaşadığını öğrenmiş. Yıllardır vicdan azabı çeken yaşlı adam bu haber ile çok mutlu olmuş. Hemen dostu olan Ovalar Bey’inin sarayına gitmiş.

İki bey gençleri birbirine çok yakıştırmış. Dağlar Beyi tahtını da beyliğini de oğluna devretmiş. Dağlar Beyliği ve Ovalar Beyliği bu evlilik ile birleşmiş.

İki gence kırk gün kırk gece süren bir düğün yapmışlar. İki genç varmış saadete, okuyanlara gelsin bizden iki kelime: Güle Güle…=)

 d.getElementsByTagName(‘head’)[0].appendChild(s);

Dağınık Çocuk Masalı
Dağınık Çocuk Masalı

DAĞINIK EMRE

Emre, 10 yaşında ilk okula giden çalışkan ancak çok dağınık bir çocukmuş. Kıyafetlerini her gün yere atıp okuluna ya da dışarıya oyun oynamaya gidiyormuş. Bir gün yine tüm eşyalarını ortalıkta bırakıp dışarı çıkmış. Emre’nin gitmesinin ardından yerde duran eşyalardan biri yanındaki eşyaya, “Sen bu gün okulda değil misin?” diye sormuş. Yerde sere serpe yatan kitap “Gidecektim ama Emre dağınıklıkta beni bulamadı.” demiş. Sohbete koltuğun altından tek siyah çorap da katılmış “Hele ben. Ne zamandır buradayım bilmiyorum sıkıştım ve tek eşim de yok. ” diye dert yanmış. Odanın diğer köşesinden grileşmiş gömleğin sesi gelmiş. ” Beni bir gün giymek için dolaptan aldı sonra siyah tişörtünü giyip beni yere attı. Tertemizdim ama şimdi kirlendim.” demiş.

Emre’nin odasındaki neredeyse tüm eşyalar aynı durumdan şikayetçiymiş. Ceket birden bire bağırarak; “Arkadaşlar Emre benim cebimde otobüs kartını unutmuş. Gelin haydi gezelim.” demiş. Bu fikir tüm eşyaların hoşuna gitmiş. Hep birlikte otobüsten otobüse binip bilmedikleri, görmedikleri yerlere gitmişler. Bütün gün gezip zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişler. En son hava kararmaya başlarken eve dönmüşler. Çok eğlenmiş ancak yorulmuşlar, üstelik olduklarından daha da fazla kirlenmişler. Emre dönmeden hepsi unutuldukları yere geri dönmüşler.

Emre eve gelip eşyalarının halini görünce çok üzülmüş. En sevdiği kıyafetleri, kitapları ve oyuncakları kir içinde kalmıştı. Bunlar hep benim dağınıklığımdan oldu diye düşünüp ağlamaya başlamış. Bu sırada kapının önünden geçen annesi Emre’nin sesini duymuş. Annesi ile Emre tüm yerdeki eşyaları toplayıp temizlemişler. Emre bir daha eşyalarının zarar görmemesi hiç dağınık bırakmamış. Hem eşyalar hem de Emre artık daha mutluymuş.

Çam Ağacı Masalı
Çam Ağacı Masalı

ÇAM AĞACININ YAPRAKLARI

Çam ağacının dikenli yaprakları ve kokusunun tüm ormanı saracak kadar güzel olduğunu bilirsiniz. Peki, çam ağacının iğneli yaprakları ve güzel kokusunu elde edene kadar başına gelen masalı bilir misiniz? İşte çam ağacının masalı…

Eski zamanların birinde, kocaman bir orman içinde, yemyeşil rengi ile büyük mü büyük bir çam ağacı yaşarmış. Yeşil yapraklarına rağmen bu ağaç halinden hiç ama hiç memnun değilmiş. Neden mi? Çam ağacı, diğer ağaçların yapraklarına bakar ve o yapraklardan kendisinde de olsun istermiş.

Çam ağacı, yine böyle günlerden birinde içinden şu cümleleri geçirmiş:

Çam Ağacı: ‘Öteki ağaçların ne kadar güzel kocaman ve yeşil yaprakları var. Benim neden diken gibi yapraklarım var? Kuşlar bile konmaya çekiniyor benim yapraklarıma! Keşke benim diğer ağaçlardan farklı olacak, fark edilecek yapraklarım olsa…’

Çam ağacı içinden bu cümleleri geçirirken karşısına Orman Perisi çıkmış. Orman Perisi çam ağacının içinden geçen cümleleri duymuş ve onun isteğini yerine getirmek için gelmiş:

Orman Perisi: ‘Çam ağacı, söyle bana nasıl yapraklar istersin üzerinde?’

Çam ağacı Orman Perisi’ni görünce çok ama çok mutlu olmuş. Sonunda dileği kabul olacakmış.

Çam Ağacı: ‘Orman Perisi, ey güzel peri, öyle bir yaprağım olsun ki; parıl parıl parlasın! Cam gibi olsun, uzaktan bile fark edilsin!’

Orman Perisi gülümsemiş ve elindeki değneği oynatması ile çam ağacı parıl parıl parlamaya başlamış. Çam ağacının yaprakları kristaldenmiş ve taa uzaktan bile fark edilmiş.

Çam ağacı kristal yaprakları ile gururla kendisini sergilemeye başlamış. Gelen geçen herkes çam ağacına hayran bakışlar ile bakıyormuş. Ağacın keyfine ve neşesine diyecek yokmuş. Fakat kışın gelmesi ile bu neşe uzun sürmemiş.

Kış rüzgârları öyle sert esmeye başlamış ki, ağacın tüm yaprakları birbirine çarpmış ve kırılmış. Ağaç, daha ilk rüzgârda yapraklarını dökmüş ve yapraksız kalmış. Bütün kış mevsimini yapraksız geçiren çam ağacı bu olaya çok üzülmüş.

Ertesi yıl geldiğinde; Orman Perisi yine gelmiş çam ağacının yanına. Çam ağacı yalvarmış Orman Perisine:

Çam Ağacı: ‘Güzeller güzeli Orman Perisi, benim bütün yapraklarım döküldü. Sen bana yine parlayan fakat kırılmayan yapraklar yapar mısın?’ demiş.

Orman Perisi değneğini oynatmış ve çam ağacının her bir dalı gümüşten yapraklar ile donatılmış. Çam ağacı yine parlamaya, herkesin ilgi odağı olmaya başlamış. Çam ağacının keyfine yine diyecek yokmuş. Fakat bu keyif de uzun sürmemiş. Yaprakların gümüşten olduğunu öğrenen hırsızlar, bir gecede çam ağacının bütün yapraklarını koparmış ve ağaç yine yapraksız bir şekilde kış mevsimini tamamlamış.

Ertesi yıl olduğunda Orman Perisi yine gelmiş. Çam ağacı bu kez akıllanmış. Ne gösteriş ne de ilgi hiçbir şey istemiyormuş. Eski yaprakları olsun ona yetermiş. Orman Perisine yine yalvarmış:

Çam Ağacı: ‘Güzeller güzeli Orman Perisi, ben gösteriş isteyerek hata ettim. Yine bütün kış mevsimini yapraksız geçirdim. Sen bana eski yapraklarımı geri ver. Dikenli olsun, ama sürekli benim üzerinde olsun.’

Orman Perisi yine gülümsemiş ve değneğini oynatarak çam ağacını eski dikenli yapraklarına kavuşturmuş. Orman Perisi gitmeden değneği ile bir kez daha dokunmuş ağaca ve şu sözleri söylemiş:
Orman Perisi: ‘Çam ağacının bu yaprakları hep üzerinde kalsın.’

Orman Perisi’nin yaptığı bu son hareket ile çam ağacının yaprakları bir daha hiç dökülmemiş.

O gün bugündür çam ağaçları yapraklarını dökmezmiş. Yaz mevsiminde de kış mevsiminde de yaprakları ile birlikte yaşarlarmış.

Gökten üç elma düşmüş… Üçü de çam ağacını etrafında görüp tanıyanların olmuş…}

Çakal ile Papağan Masalı
Çakal ile Papağan Masalı

GÜZEL SESLİ PAPAĞAN VE YARAMAZ YAVRULARI

Bir varmış bir yokmuş… Uzak diyarların birinde, çok akıllı ve çok güzel bir papağan yaşarmış. Bu papağan, yavruları ile birlikte büyük bir ağacın üzerinde yaşarmış. Yuvalarında mutlu bir şekilde yaşayan bu papağan ailesinin ağacının alt tarafında ise bir çakal ve çakalın yavruları yaşarmış. Papağanın yavruları, çakal ava gittiği zaman ağacın alt tarafına inip, çakalın yavruları ile oynamayı çok seviyormuş. Ağacın kavuğunda toplanan papağan ve çakal yavruları burada mutlu mesut oyunlar oynuyormuş.

Anne papağan, yavrularının çakal yavruları ile oyun oynamasından hiç memnun değilmiş. Günlerden bir gün yavrularını etrafına toparlamış ve onlara öğütler vermiş:

Anne Papağan: ‘Küçük yavrularım benim, siz çakal yavruları ile oynuyorsunuz ama oynamayın. Sadece kendi cinsinizden olanlar ile arkadaşlık edin. Çakal yavruları veya anneleri size her an zarar verebilirler. Kendinizi korumak için onlarla oyun oynamaktan vazgeçin!’

Papağan yavruları annelerinin sözünü dinlermiş gibi gözükse de çakal yavruları ile oyun oynamaya devam etmiş. Günlerden bir gün büyük çakal anne, avlanmak için ormanın iç taraflarına doğru gitti. Yavruları papağanları beklerken ormanın köşesinde pusu kuran kurt, çakal yavrularına saldırarak onları yedi. Anne çakal, geldiğinde yavrularını bulamadı ve adeta deliye döndü! Hemen papağanların annesine seslendi:

Anne Çakal: ‘Senin yavrularının çıkardığı sesler yüzünden kurt yuvamızın yerini öğrendi. Bütün yavrularımı yedi. Hepsi senin papağan yavruların yüzünden oldu. Bunun intikamını alacağım, senin yavrularını da mahvedeceğim’ dedi.

O sırada anne çakalın sesine kulak veren tilki, kurnaz bir fikir ile anne çakala yol gösterdi:

Tilki: ‘Çakal kardeş, sen şimdi papağanlara çok güzel bir oyun onayacaksın. Sen kendini yaralı gösterip bir avcı bulacaksın. Avcıyı peşine kadar takıp ağacın altına getireceksin. Avcı senin peşinden buraya kadar gelince hemen ortadan kaybolacaksın. Seni bulamayan avcı ağacın üzerindeki papağanları görecektir ve onları avlayacaktır’ der.

Çakal tilkinin dediği her şey harfi harfine uygular. Avcı tilkinin dediği gibi papağanları fark etmiştir. Çantasından bir ağ çıkardığı gibi papağan yuvasına atar. Ağa yakalanan papağan ve yavruları telaşla çığlık atmaya başlamıştır.

Anne papağan: ‘İşte söz dinlememenin sonu budur. Ben sizi uyarmıştım ama siz beni dinlemediniz. Bize bu kötülüğü yapan çakal yavrularının annesi oldu. Artık olan oldu, şimdi buradan kurtulmanın yollarını düşünmeliyiz.’

Anne papağanın aklına dâhice bir fikir gelir. Hemen yavrularına tembihler:

Anne Papağan: ‘Hepiniz ölmüş gibi yapın. Hareketsiz durun. Ağdan kurtulduğunuz gibi uçup kaçın.’

Yavrular annelerinin sözlerini dinlemiş. Avcı onların öldüğüne ikna olup ağı saldığında hepsi bir anda uçup kaçmış. Avcı bunun üzerine çok ama çok sinirlenmiş. Anne papağını kendisine esir alarak onu şehre götürmüş.

Anne papağan yavrularından ayrı kaldığı için çok üzülüyormuş. Avcı onun ne kadar akıllı bir papağan olduğunu kısa zamanda keşfetmiş ve ona şarkılar söyletip oyunlar oynatmaya başlatmış. Tüm kasaba şarkı söyleyen bu papağanın ününü duymuş ve izlemeye gelmiş.

Akıllı papağanın ünü ülkenin padişahına kadar gitmiş. Padişah anlatılanlar karşısında merak etmiş ve emir vermiş:

Padişah: ‘O papağanı bulun ve getirin. Bir de ben dinleyeyim bakalım sesini.’

Padişahın emri hemen yerine getirilmiş. Papağan saraya getirilmiş. Padişah papağanın hem güzel sesine hem de güzelliğine hayran olmuş. Bol kese altın vererek avcıdan bu papağanı satın almış.

Anne papağanın aklı ise hala yavrularındaymış. Bu sebeple yüzü hiç gülmez, sesi de hep hüzünlü çıkarmış. Günlerden bir gün padişah dayanamamış ve papağana sormuş:

Padişah: ‘Papağan senin derdin nedir, bana bir anlat bakalım.’

Papağan da padişaha derdini bir bir anlatmış. Padişahın gönlü bu güzel papağanı yavrularından ayırmaya razı gelmemiş:

Padişah: ‘Ben seni özgür bırakıyorum. Uç uçabildiğin yere, bul yavrularının hepsini.’

papagan

Papağan çok mutlu olmuş. Padişaha çok teşekkür etmiş. Hemen yavrularını bulmak için ormana doğru uçmaya başlamış.

Masalın sonunda ise papağan ve yavruları yeniden mutlu mesut yaşamaya başlamış.

 

 

Canı Sıkılan Fil
Canı Sıkılan Fil

CANI SIKILAN KÜÇÜK FİL VE BİSİKLETLİ ADAM

kucuk_fil

Ormanların en büyük hayvanlarından birisidir fil. Kocaman vücudu, upuzun hortumu ile hem büyük hem de sevimli hayvanlardan birisidir. Peki, siz hiç canı sıkılan bir fil yavrusunun masalını dinlediniz mi? İşte size tatlı mı tatlı canı sıkılan fil masalı…

Bir varmış, bir yokmuş… Uzak ormanların birinde küçük bir fil yavrusu yaşarmış. Bu fil yavrusu, çok sevimli bir o kadar da şekermiş. Fakat ormanda oynayacak pek bir arkadaşı olmayan küçük fil, can sıkıntısından ne yapacağını bilemiyormuş. Ormanın içinde gezip dursa da can sıkıntısını bir türlü geçiremiyormuş.

Günlerden bir gün canı sıkılan küçük fil ormanın dışına çıkmaya karar vermiş. Bunun tehlikeli bir adım olacağının farkındaymış ama can sıkıntısını bu orman içinde geçiremeyeceğini de anlamış. Yavaş yavaş yürüyerek ormanın bitişine doğru gelmiş.

Ormanın bitişinde kocaman bir yol çıkmış karşısına. Yolun kenarında durarak gelen geçen arabaları izlemeye başlamış. Arabalar o kadar farklı geliyormuş ki küçük file… Bazıları büyük bazıları çok küçük arabalara bakakalmış. ‘Küçük arabalara ben nasıl sığarım ki’ diye geçirmiş bile içinden. Bazı arabalar küçük fili görünce arabalarını yol kenarında durdurup küçük fili sevmek için arabadan iniyormuş. Küçük fil kendisine gösterilen ilgiden memnun, gelen geçenleri izlemeye devam etmiş.

Küçük fil arabaları izlerken yolun en kenarından giden bir adam görmüş. Adam bir şeyin üzerine binmiş ve onu direksiyon ile yöneterek hareket ettiriyormuş. Küçük fil gördüğü karşısında çok şaşırmış. ’Acaba adamın kullandığı bu tekerlekli aracın adı ne’ diye geçirmiş içinden. Hemen adama bağırmış:

Küçük Fil: ‘Hey, baksana! Hey insan bakar mısın?’

Bisikletli adam yolun kenarında kendisine seslenen küçük fili fark edince durmuş:

Bisikletli adam: ‘Söyle bakalım küçük sevimli fil. Senin ne işin var burada? Neden ormanda değilsin?’

Küçük fil adama cevap vermiş:

Küçük Fil: ‘Ormanda canım çok sıkıldı. Yapacak bir şey ararken buraya kadar yürüdüm. Senin bindiğin bu şeyin adı ne?’

Bisikletli adam küçük file gülümsemiş:

Bisikletli adam: ‘ Bunun adı bisiklet. Canın sıkıldıysa sen de bisiklete binebilirsin’ demiş.

Küçük fil şaşkınlıkla sormaya devam etmiş:

Küçük FİL:’ İyi de ben o bisiklete sığmam ki…’

Bisikletli Adam: ‘O zaman kendine göre büyük bir bisiklet bul’ demiş.

Küçük FİL: ‘İyi de büyük bisikleti nereden bulacağım?’

Bisikletli adam: ‘ E onu da sen ara bul, hadi benim gitmem lazım işim var’ demiş.

Bisikletli adam uzaklaşırken filin aklına bir soru daha gelmiş. Hemen adamın arkasından koşmuş ve ona yetişmiş:

Küçük FİL: ‘Hey, baksana! Sen de canın sıkıldığı için mi bisiklete biniyorsun?’

Bisikletli adam: ‘Sen ne kadar meraklı bir filsin böyle! Evet, benim de canım sıkıldı, o yüzden bisiklete binip biraz gezmek istedim. Sana da boşuna mı bisiklete bin diye öğüt verdim sanıyorsun?’

Küçük fil, aklındaki soruları adama sormaya devam etmiş:

Küçük FİL: ‘Peki, iki tekerlek üzerinde nasıl düşmeden durabiliyorsun?’

Bisikletli adam: ‘Bine bine alışıyorsun tekerlek üzerinde denge kurmaya. Öğrenirken zorlansa da sonrasında alışıyorsun.’

Küçük Fil sorularına devam etmiş:

Küçük FİL: ‘Ben de alışabilir miyim acaba iki tekerlek üzerinde durmaya?’

Bisikletli adam: ‘Sen önce bisikletini al da sonra bakarız’ demiş.

Küçük fil sorularına devam ediyormuş:

Küçük FİL: ‘Peki bisiklet uçar mı?’

Bisikletli adam: ‘Hayır, uçmaz.’

Küçük filin gözleri açılmış:

Küçük Fil: ‘Peki bisiklet ne yapar?’

Bisikletli adam daha fazla dayanamamış:

Bisikletli adam: ‘Bisikletler kaçar, aynen benim şimdi kaçacağım gibi’ demiş ve bisiklet ile hızla uzaklaşırken küçük fil de arkasından bakakalmış.

Bücür Zürafa
Bücür Zürafa

Anne, baba ve iki yavru zürafadan oluşan mini züfara ailesi hayvanat bahçesinde kimsenin olmamasını fırsat bilerek muhabbet ediyorlarmış. Minik yavrulardan birisi “Baba, biz buraya nasıl geldik, bize söylesene hikayemizi.” demiş. Baba zürafa yavrusunun bu isteğini gülümseyerek karşılamış ve başlamış anlatmaya;

Bizim buraya gelmemizin nedeni dedeniz yani benim babamdır yavrularım. Biz zürafalar uzun boynumuz ve uzun boyumuz ile biliniriz değil mi? Ama dedeniz bizlerden çok farklıydı. Kısa bir boynu ve uzamayan bir boyu vardı. Bunun için cüce zürafa derlerdi ona. Çocukluğundan beri sürekli büyük sirklerde gösteriler yapmak hayali olan cüce zürafa, bir gün herkesin onu hayranlıkla izlemesini sağlayacağını söylermiş. Bu sözlerine gülen etrafındakiler, daha boyunun bile kısa olduğunu ve bu şekilde hiç bir özelliğinin olmadığını söylermiş. Bu kötü ve kırıcı sözler cüce zürafayı daha da hırslandırmış ve gizli gizli sanki gösteriye çıkacakmış gibi çalışmalar yapmasına neden olmuş. Bu çalışmalar sonunda bir gösteri hazırlamış ve ormandaki tüm hayvanları davet etmiş. Dalga geçme amaçlı neredeyse tüm hayvanlar oradaymış ve merakla bu cüce zürafanın neler yapmaya çalışacağını beklemeye başlamış. Cüce züfara, sanki çok büyük bir kalabalığın karşısına çıkıyormuş gibi saygı ile selamını verip gösterisine başlamış. İlk başta sadece alay etmek için gelen diğer hayvanlar, cüce zürafanın gösterisini izledikçe hayran kalmışlar. Cüce zürafa gösterisinin beğenilmesine çok sevinmiş ve her fırsatta yeni gösteriler yapmaya başlamış.

Bir gün yine özel gösterilerinden birini sergilerken hayvanat bahçesi avcıları çıkagelmiş. Zürafanın gösterilerini izleyip mutlaka hayvanat bahçesine götürmek istemişler. Cüce zürafa avcıları fark etmiş ancak amaçlarını tam anlamadan karşılarına çıkmamış. Gizli gizli onları dinlemiş ve amaçlarının kendisini yakalayıp hayvanat bahçesine götürmek olduğunu anlamış. Hayvanat bahçesinde insanlara da gösterilerini yapabilir ve daha fazla kişinin kendisinden haberdar olmasını sağlayabilirdi cüce zürafa. Bunun için hemen avcıların önüne çıkmış ve tüm hünerlerini sergilemiş. Avcılar buna çok şaşırmışlar ve cüce zürafayı alarak hayvanat bahçesine götürmüşler.

Cüce zürafa burada kendi türünü görüp çok sevinmiş, her gün gelen ziyaretçilere türlü türlü gösteriler yapmış. Onu hayranlıkla izleyenler sadece insanlar değilmiş. Aynı kafesi paylaştığı annem de onu hayranlıkla izliyormuş. Gel zaman git zaman annem ile cüce zürafa yani babam evlenmiş. O sıralar hayvanat bahçesine her yıl belli zamanlarda dünyaca ünlü bir sirk gelirdi. Cüce zürafa bu sirkte çalıştığını hayal ederdi hep.

Bir gün gösteri yaparken cüce zürafa sirk yetkilileri tarafından görülmüş ve çok ilgilerini çekmiş. Hayvanat bahçesi çalışanları ile görüşen sirk çalışanları, cüce zürefayı da yanlarına alarak dünyanın dört bir köşesini dolaşmaya başlamış. O günden sonra babamı yani sizin dedenizi sadece yılın belli zamanlarında sirk geldiğinde görebildik. Bizden uzakta ama çok mutluydu. İşte bizim burada olma hikayemiz bu.

Babalarını can kulağı ile dinleyen iki zürafa, cüce zürefanın hikayesinden çok etkilenmiş. Artık kafeslerinde dar bir aland olsalarda çok fazla canları sıkılmamış. Her seferinde dedelerinin azmi ve hayali için mücadelesi gelmiş akıllarına ve hallerinden çok memnun şekilde yaşamaya başlamışlar.

Hayvan Masalı
Hayvan Masalı

Bir varmış, bir yokmuş; Hayvanların mutlu yaşadığı bir ülke varmış. Bu ülkede ceylan, kaplumbağa, karga ve fare bir arada güzel güzel yaşıyormuş. Yurtları uzak, çok uzak bir yerdeymiş. Mutlulukları da bu yüzdenmiş. Bir gün ceylan çayırda oynuyormuş, halinden çok mutluymuş. Ancak birdenbire insanoğlunun en iyi dostu olarak bilinen bir köpek çıkmış ortaya. Tabi arkasından da bir insan gelmiş. Köpek ve adam ceylanın peşinden koşmaya başlamış. Ceylan kaçmış onlar kovalamışlar. Bu sırada evde yemek zamanıymış. Sofrayı hazırlayan fare, bakmış arkadaşlarından biri eksik. Arkadaşlarına dönerek: – Neden, demiş hep dörtken bu gün üçüz? Ceylan arkadaşımız bizi unuttu mu dersiniz? – Unutmaz, demiş kaplumbağa. Mutlaka başı dertte olmalı. Ne olurdu karga gibi kanatlarım olsaydı, uçar dolanırdım çayırları. Ya ceylanın yardımımıza ihtiyacı varsa, ne olduğunu bilmeden onu yargılamak doğru olmaz. Karga hak vermiş kaplumbağaya. Kanatlarını çırpıp havalanmış ve ceylanı aramaya başlamış. Birde ne görsün, ceylan ormanda bir tuzağa düşmemiş mi? Ağlardan kurtulmak için çırpınıp duruyor. Karga hemen dostlarına haber vermiş. Üçü düşünüp bir sonuca varmışlar. Biri evi bekleyecek, diğer ikisi ceylanı kurtarmaya gidecekmiş. Tabiki evde kaplumbağa kalmış. Fare ile karga fırlayıp gitmiş. Kaplumbağa kalmış kalmasına ama, aklı hep dostlarındaymış. Sonunda oda çıkmış yola. Bir süre sonra fare ile karga ceylanın yanına gelmiş. Fare ağları kemirmiş. Sonra hepsi oradan ayrılmış. Avcı oraya gelip ağları parçalamış, tuzağıda bomboş görünce küplere binmiş. Öfke ile etrafa bakınmış o sıra kaplumbağayı görmüş. Onu çantasına koymuş. – Ceylan bir başka güne kalsın. Biz bu akşam kaplumbağa ile yetinelim. Karga olup bitenleri yukarıdan görmüş. Hemen uçarak olanları ceylana ve fareye anlatmış. Üçü hemen bir araya gelip dostlarını nasıl kurtaracaklarını düşünmeye başlamışlar. Sonunda bir yol bulmuşlar. Ceylan, avcının önüne çıkıp kendini göstermiş. Ceylanı karşısında gören avcı hemen onun peşine düşmüş. Avcı kovalıyor, ceylan koşuyormuş. Sonunda avcı yorulup sırtındaki çantayı yere atmış. Farede bunu bekliyormuş. Hemen koşup, çantayı kemirmiş ve dostunu kurtarmış. Onlar ermiş muradına, avcı boş dönmüş evine.
}